Mar
06

80’lerden Bir Bilimkurgu Klasiği – They Live…

Yazan YariAydin 1 Yorum / 1.483 Kez Görüntülendi

They-Live-3

Bugün hakkında konuşmak için maziden bir bilimkurgu filmi seçtik sizler için; John Carpenter’ın 1988 yılı yapımı filmi, “They Live / Yaşıyorlar”. Filmin fragmanı ile yazımıza başlayalım.

1980’li yıllarda Latin Amerika başta olmak üzere dünyayı vuran resesyonu arka plan olarak seçen film, kötü adamları marifetiyle bir bilimkurgu filmi olsa da aslında yapım yılından da anlayabileceğimiz gibi tam anlamıyla politik bir eleştiriydi. Bununla birlikte filmi sitemize konuk etmemizin sebebi bahsettiğimiz bu iki özelliği değil, “sihirli gözlüğü” vasıtasıyla bizi içine çektiği rüya sekansları oldu.

Filmin sinopsisi ise kısaca şöyle özetlenebilir; Resesyon döneminde işsiz kalan Nada (Roddy Piper) Los Angeles’ta bir inşaatta işçi olarak çalışmaya başlar, aynı inşaatta çalışan bir diğer işçi olan Frank (Keith David) kalacak yeri olmayan Nada’yı kendisinin de yaşadığı sıradan bir tür toplu yaşama kampına götürür.  Kamp kendi içinde ve küçük bir kilise tarafından idare ve finanse edilen sırdan bir yer olarak görünmekle birlikte kör bir sokak rahibi, kamp yöneticisi Gilbert ve TV’ye sürekli olarak karışan bir sinyalden savaş çağrısı yapan sakallı bir adam marifetiyle ve tıpkı bahsettiğimiz kilise gibi göründüğünden fazlasıdır çünkü kilise de esasen bir tür kimya laboratuvarı ve direniş merkezidir. Cleaveland’daki ailesine bakmakla yükümlü Frank’in gözünü kapattığı bu ilginç yer bağımsız bir göçebe olan Nada’yı çok olmasa da merak içine düşürür. Kampa bir gece yapılan baskın ise işin rengini değiştirir. Nada, ilk başta sadece merak ettiği ama söylediklerini ciddiye almadığı bu insanların haklı olabileceğini dehşetle fark eder. Araştırmasının sonucu onu önce şoka soksa da daha sonra bilgisini paylaşmak istediğinde yaşadığı zorlukların yanında bu şokun esamisi bile okunmaz: Dünya uzaylıların işgali altındadır ve insanlar bilmedikleri bu gerçeği duymaya bile tahammül edememektedirler.  Nada ise tahammül etmekten fazlasını yapmaya kararlıdır…

they_live_3

Sinopsisini paylaştığımız They Live, açıkçası ismindeki vurgunun dehşetini taşımayan, uzaylıların insanda ilk seferde uyandırdıkları şok dışında aslında son derece barışçı ve pragmatist resmedildikleri, kara mizah öğeleri baskın ve “basit” bir film. Basit derken kastettiğimiz şey bir küçümseme değil, tüm kariyeri boyunca bir tür sinema Bukowski’si tavrı güden Carpenter; sorunu, sebebini, çözümünü veya çözümsüzlüğünü sadeleştirmiş ve herkes için hazmedilmesi kolay olsun diye bir hap yaparak izleyenlerin önüne koymuş.

Buna göre;

Sorun; paranın ve gücün diğer insanlara neredeyse hiçbir pay verilmeden uzaylılar ve işbirlikçileri arasında paylaşılması.

Sebep; insanların ruhlarını ve vicdanlarını kaybederek egolarına yenik düşmüş olmaları.

Çözümsüzlük; insanların korkudan daha ziyade konforlarını, egolarını ve eğlencelerini kısaca kendilerini herşeyin üzerinde tutmaları, böylece de dolaylı ya da dolaysız ancak aslında gönüllü olarak uykuya dalmayı yeğlemeleri. Çok büyük bir çoğunluğun durumundan mutlu olması sebebiyle de azınlık korku ve kanla yüzyüze kalabiliyor sessiz sedasız.

Çözüm ise basit; mücadele etmek.

İşte Carpenter her türlü inceliği bırakıp, o dönem bir smackdown güreş yıldızı olan Roddy Piper’ın canlandırdığı Nada’yı bize böyle bir savaşçı konseptinde sunuyor. Nada; direnişçilerin ürettiği ve uzaylıların gerçek görüntülerini saklayan sinyali nötralize eden gözlüğü taktığı anda silahına sarılan, kendisini dinlemeyi ve gözlüğü takmayı reddeden Frank’le 5 dakika ölümüne kavga eden – ki sahnenin uzunluğu ve taraflarına verdiği zarar, sosyal anlamda böyle bir çabanın kişiye getireceklerine dair güzel bir alegoriydi-, karşı tarafın karargahını bulduğunda bir dakika bile düşünmeden saldırıya geçen bir karakter. Ama son derece açık şekilde işbirlikçi olduğu anlaşılan hatta onu öldürmeye bile kast etmiş tv kanalı yöneticisi Holly’ye aşık olup bile bile kendini yakan da bir kahraman aynı zamanda.

TheyLive-Still2

Carpenter filmi boyunca kitle iletişim araçlarına da ciddi şekilde eğilmiş. Yüksek sınıfın altta kalanlara verdiği bütün o dezenformasyonu, sadece konformizm bağlamında bırakmıyor, bilinçaltı tekniklerinden ve hatta bu insanlar içine giren ajanlardan da dem vuruyor. Konudan bağımsız olarak, yönetmenin bugün internet temalı bir film yapmamasını şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.

Yalnız, yönetmen basit alegoriler ve sembolizm yetmiyormuş gibi fikrini açıkça ortaya koyan öyle bir şey yapıyor ki; işte asıl o zaman izleyici, John Carpenter’in neden sıradan bir tenkitçi değil de dünyaca meşhur aeteur bir yönetmen olduğunu anlıyor; izleyiciye dünyayı ve uzaylıları bir gözlük marifetiyle yalın kat gösteriyor. Daha ne kadar açık olunabilir dercesine izleyicinin karşısına çıkan bu konsept, görsel ve işitsel anlamda ise o kadar etkili ki filmi birden başka bir platforma taşıyor. İşte yazımızın başında bahsettiğimiz filmi sitemize konuk etmemize sebep olan faktör de bu.

they-live_111828

Evet; gri safir karışık renkler, zamanı ve mekanı yok eden planlar, bilinçaltına işleyen frekansta sinyaller; bunların hepsi içinde olduğu dünyadan kopartıp bir başkasına taşıyor izleyenleri. Bir de pörtlek gözlü yarı kurukafa uzaylıların saatlerine ihbarda bulunduğu sahneleri izlerken izleyicinin duyduğu rahatsızlığın filmin kahramanı Nada’dan iştilen “Traş olurken yüzünü mü kestin ?” repliği ile dağıtılması eklenince bu “serseri klasiğe” şapka çıkartmaktan başka bir şey gelmiyor elden.

Görselliğe bu kadar değinmişken filmin kurgusu ve temposu için de bir iki kelam etmekte fayda var. They Live temposu ve kurgusu son derece başarıyla kotarılmış bir yapım. Film, özellikle son dönem aksiyon filmlerinde dikkat çeken final sekansının aşırı ivmelenmesi sorununu yaşamıyor. Dövüş koreografisi de çok başarılı olan filmin silahlı çatışma sahnelerinde biraz tökezlediği ise maalesef yadsınamaz bir olgu.

Oyunculuklar açısından bakarsak neredeyse tüm karakterlerin performanslarının hakkını teslim etmek gerekli. Nada rolündeki Roddy Piper son derece doğal bir performans sergilerken, geçmişinden bir sahneyi de hem aynı doğallıkla hem de duygusal şekilde anlatıyor ki, sadece bir fedai olmadığını gösteriyor. Deneyimli oyuncu Keith David Frank rolünde kadife sesi kadar, gençken nasıl dövüşüleceğini de bildiğini gösteren aksiyon sekanslarıyla da etkiliyor izleyicileri. Uzaylı işbirlikçisi kanal yöneticisi Holly rolündeki Meg Foster ise anormal derecede parlak ve açık renkteki gözleri ile izleyenleri yer yer irrite edecek kadar dikkat çekici bir karakter olmakla birlikte oyunculuğu da aynı gözler kadar donuk olduğu için bir ikileme yol açıyor. Şöyle ki; Holly direnişçilerin arasına sızmış tehlikeli bir ajan olarak boşluğu doldururken, Nada’ya aşık olmuş kadın rolünde çok sırıtıyor ama daha önce de söz ettiğimiz gibi ajan olduğu defalarca kez anlaşılan bu karakterin bu yapmacıklığının kaynağının kendi kötü performansı mı yoksa John Carpenter’in talebi mi olduğunu kestirmek zor.

1392614435583

 

Sonuç olarak They Live, yönetmeninin sanatsal kapasitesinin saklı olduğunu şerh düşen ama asıl itibariyle içinde bulunduğu sosyo-ekonomik döneme yapılmış ciddi bir eleştiri. İçinde; iki farklı planda basitleştirme barındıran ve bu basitleştirmelerden filmin içinde kalan kısmını post-modern bir fantazya haline getirebilmiş film, bütün bunlara hoş bir kara mizah eklemeyi ve dönemine dair bugün arşiv olarak tanımlanabilecek bir de arka plan bırakmayı başaran gerçek bir klasik. Oyuncu seçimleri ile bile anlaşılabilecek derecede bilinçli olarak B sınıfında kalmayı tercih eden bu serseri klasik aynı tavrı devam ettirerek televizyondaki sakallı adam  ve kör sokak rahibi namlı iki isimsiz kahramanı ile uyarıyor izleyenlerini; Her ne kadar dünya bu tarz bir istila altında olmasa da, olan biten şeyler karşısında ruhlarını ve vicdanlarını konforlarına kurban etmesinler diye. Yine de yıllar sonra yapılan bir röportajında yönetmen, filminin her seçimden önce seyredilmesi gerekir mi sorusuna, hayır bu sadece bir film diye cevap vererek filmindeki şiddeti de açık bir şekilde reddetmiştir.

Tekrar görüşmek üzere…

YarıAydın

Kategori: sinemaloji

1 Yorum

  1. Xibalbá diyor ki:

    Hastasıyız!

Yorum Yaz