Nis
29

Oldukça Başarılı Bir Türev – Oblivion

Yazan YariAydin 0 Yorum / 1.432 Kez Görüntülendi

 

Bugün beyazperde sekmemizde, sinema salonlarından yavaş yavaş ayrılmakta olan bir filmi inceliyoruz; Oblivion. Yönetmenliğini ve senaristliğini Tron Legacy’den hatırlayacağımız Joseph Kosinski’nin yaptığı film, bu özelliğiyle bir auteur yönetmen filmi olma özelliğini de taşıyor. Dilerseniz bir geleneği devam ettirelim ve incelememize başlamadan önce filmin fragmanını izleyip uyarımızı yapalım; Aşağıdaki inceleme film hakkında detaylı bilgiler içermektedir.

 

Oblivion, yani Unutma, bizi böyle zımba gibi bir fragmanla karşılasa da aslında fragman bizleri “kandırıyor”, zira filmin ana teması asla patlamalar çatlamalar ve savaş üzerine kurulu değil. Ana tema tamamıyla “Neyin Unutulduğu” üzerine kurulu ve bunu hatırladığımız yolculuk da doğrusu fazlasıyla etkileyici.

Filmin konusu kısaca şöyle;

2077 yılında yani dünyamıza uzaylı Scav (Scavenger / Leş Kargası) ırkının gelişinden 60 yıl sonrasındayız. Dünyamız nükleer silahlarla mağlup ettiğimiz düşmanla birlikte hayata gözlerini büyük ölçüde yummaktadır.

Savaştan sonra hayatta kalan insanlar Satürn’ün uydusu Titan’a götürülmüş ve yeni bir yaşama başlamışlar, oradaki enerji ihtiyacını karşılamak için de dünya okyanuslarındaki sudan füzyon enerjisi elde etmek için TET  adlı ters piramit şeklinde bir uzay operasyon merkezi (ki bu şeklin geometrik adı Tetrahedron’dur), bu merkezin kontrolünde okyanus üzerinde çalışan dev reaktörler ve bu reaktörleri korumak için de dronelar geride bırakılmıştır.

 

                                        

 

Bunca sorumluluk içinde sıkı durun kule 49 adlı bir istasyonda sadece iki tane insancık bulunmaktadır. Tek 49 Jack (Harper)/Tom Cruise ve Victoria (Vika)/Andrea Riseborough. Bu ikili Jack’in deyimiyle “Temizlik” ekibidir. Jack Scav’lar tarafından indirilen droneları tamir ederken Victoria’da onun operasyon merkezi olarak görev yapar ve istasyondan ona geribildirim verir.

                

İkilinin görev hayatlarında birbirlerine en büyük destek kendileridir zira bir ilişki içerisindedirler ama Jack sürekli olarak kendinden önceki bir dönemde olduğu, ve orada bulunan tanımadığı bir kadınla ilgili rüyalar görmektedir. Konuyu Vika’ya açtığında Vika’dan gördüğümüz tepkide benzer şeylerin onun da başına geldiğini anlarız ama Vika konuyu açmaz, görev için unutma sürecinden geçmişlerdir ve işleri budur, bir ırkın kaderi onların elindedir ve daha da önemlisi iki hafta sonra Titan’a geri döneceklerdir. Hiçbirşeyi tehlikeye atmanın gereği yoktur. Ama John’un hergün “sahaya” iniyor olması durumu değiştirmektedir. Vika’nın aksine John hergün yeni bir şey keşfetmektedir ve kendisine bir göl evi bile yapmıştır. Buraya çeşitli görevlerde bulduğu nesnelerle de bir tür kişisellik katan John’un hayatındaki büyük değişiklik gelmek üzeredir.

Bir seferinde drone tamiri için bir Scav tuzağının tam ortasına inen John buranın eski bir kütüphane olduğunu anlayınca oradaki kitapları karıştırmaya başlar, bu hareketi onu Scav’lar için bir hedef yapacak ve büyük bir plan işlemeye başlayacaktır.  John, Scav sinyallerine inen bir insan araştırma gemisinin uyku kapsülü içinde rüyalarındaki kızı (Julia Rusakova/Olga Kurylenko) görünce şoka girecek  ve kendisini yokuş aşağı giden bir roller coaster’la duvara doğru giderken bulacaktır.

 

Evet, sinopsisini kısaca bu şekilde özetleyebileceğimiz filmi dilerseniz çeşitli boyutlarda detaylıca analiz edelim şimdi de.

Film, her ne kadar Kosinski’nin kendi senaryosu olsa da (ki bu kadar büyük bir prodüksiyon için bu, önemli bir olgu) çok ciddi şekilde bilimkurgu sinemasının kült eserlerinden etkilendiğini görüyoruz. Bunlardan en baskını ve ilk göze çarpanı ise Stanley Kubrick’in efsane filmi “2001 Bir Uzay Macerası”. 49 nolu kulenin dizaynı, John’un spor yaparken kullandığı çember, uyku podları, renkler, tamamen etkiyi belli ediyorlar. Konu ve ambians da “2001  Bir Uzay Macerası”ndan izler taşıyor, özellikle son sahnenin saçma sapan Hollywood finalini bir kenara bırakırsak Sally ve Hal 9000 arasındaki benzerlikleri açıkça görebiliyoruz. Yönetmen Kosinski de zaten saygı duruşunu yaparak duruma el koyuyor. Aşağıdaki uyku podunun üzerindeki yazıya dikkat edelim.

 

Filme ilham vermiş bir diğer film ise maalesef Matrix. Matrix’i sevemediğimden değil ama filmde ağırlığı çeken iki filmin, dünyaları birbirinden bu kadar farklı iki filmden seçilmiş olması, tempoyu ve algıyı önemli ölçüde karıştırıyor. Unutulanın hatırlanması ve hatırlatanların stilize edilişleri Matrix filminin etkisi altında resmediliyor.

 

Morgan Freeman dünyada kalan insanların lideri Beech rolünde

Filmde Blade Runner’dan da esintiler var denilebilir, ama görsel olarak bu etki kendini göstermiyor, konu olarak ise sadece küçük benzerlikler bulunuyor. Ama müziklerde kendini gösteren etkiye gelirsek, işte o, son derece açık. Üstelik filmin yalnız ve steril yaşamı içine öyle başarılı bir şekilde girmeyi başarıyor ki tüm boşlukları dolduruyor. Filmin inanılmaz derecede beğendiğim müziklerini daha sonra tek başına konu etmeyi planladığım için sadece filmin kült sahnesi olarak akıllarda kalacak “Havuz Sahnesi”nin tezlerimle ilgili olan kısmını aşağıya ekliyorum, umarım aynı fikirdeyizdir.

Filmde Solyaris’ten de etkiler olduğunu söylemek mümkün ama bu sadece eş durumundan oluyor diye düşünüyorum. Yine Top Gun’dan bir drill olduğu da eleştirilerde dile getirilen benzerliklerden.  John’un göl evi de Wall-e’yi hatırlatıyor.

Filmin görselliği ile dile getirilmesi gereken bir nokta da ölmüş bir gezegen tasvirini başarıyla veriyor olması, yönetmen Kosinski, oldukça detaylı düşündüğü bu planlarda özellikle denizin altında kalan ve açığa çıkan şeyleri o kadar dengeli ve göze sokmadan veriyor ki kendisini tebrik etmemek mümkün değil. Yine gerek yerde gerek gökyüzündeki çatışma sahneleri de başarıyla kotarılmış denilebilir, ayrıca dozajı da rahatsız edici boyutlara hiç ulaşmıyor.

 

Konu bağlamında yaklaşırsak, Oblivion, herşeyin ötesinde bir aşk filmi aslında. John, Vika ve Julia arasındaki ilişki konusunu ben her ne kadar aşağıda karikatürize ettiysem de, filmin finali, bize bu üçlünün aslında birbirini çok iyi tanıyan ve seven üç kurban olduğunu şok edici bir şekilde anlatıyor (Yine de iki aktris de mükemmelen bakarak ruh hallerini aktarmışlar demekten kendimi alamıyorum). Bu arada Kosinski’nin John Harper’ı gerçekle yüzleşme sürecini çok iyi yazdığını belirtmekte fayda var. Yazar bu kısmı büyük bir özenle dizayn etmiş ve açık uçları da başarıyla bağlamış.

                  

 Ben senin karınım John                                                                                     Sana yazıklar olsun John

 

Peki Oblivion’daki sorunlar neler ?  Öncelikle film bir unutuş ve onun hatırlanışı üzerine kurulsa da; hatırlama, yani izleyici açısından anlama, muhtemelen yönetmenin istediğinden daha kısa bir  sürede gerçekleşiyor. Daha özet bir ifade ile filmin ana teması kolaylıkla tahmin edilebiliyor.

Yine, Tek 49 ve Tek 52’nin karşılaştıkları sahne her ne kadar filmin konusunun en önemli sac ayaklarından biri olsa da ilk etapta bir şoktan ziyade “Ne gerek vardı buna şimdi” tepkisi uyandırıyor. Filmin sonunda ne gerek olduğunu anlıyoruz, hatta filmin duygusal örgüsünü oluşturan belki de ana tema  olduğunu da anlıyoruz ama, sahnenin ya zamanlaması ya da altyapısızlığı, izleyiciyi rahatsız eden bir etki yaratıyor. Birçok eleştirinin filmi uzun bulmasına, bu yeniden başlama etkili karşılaşmanın sebep olduğunu düşünüyorum.

Filmin hırsını ise nasıl değerlendirmeliyiz bilemiyorum. Şahsen, filmdeki farklı dünyaların tek tek verilmesini ve hepsinin filmde olmasını sağlayan cesareti takdir ediyorum. Ama aynı zamanda bu meydan okumanın filmin bütününde; özgün ve kendine has bir ambians verme imkanını ortadan kaldırdığını da düşünüyorum.

Oblivion’un IMDB puanı 7,2. Eleştirmenler ise filmi genelde %50’ler civarında notladılar.  Benim kişisel fikrim ise; bazı kült sahneleri, romantik konusu ve mükemmel soundtrack albümü ile Oblivion’un, üzerinden biraz zaman geçtikten sonra kendine hayranlar edineceği yönünde. Yeter ki Kosinski, filmin Sally, John ve Beech’in bulunduğu finali dahil bazı sahnelerini extended cut’ta daha ağır, özgün ve seyirciyi değil kendisini baz alarak kurgulasın.

Umarım keyif alarak okumuşsunuzdur sevgili kurguseverler. Tekrar görüşmek dilekleriyle…

YarıAydın

 

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz