Başat Bir Fantastik Eser Ve Onun İlk Tercüme Numunesi – Süleyman Volkan Gün’ün Çevirisiyle: Tigana

Bunu Paylaşın

Başka dilden gelenler başlığı altında sizlere; yabancı dillerde yazılan ancak bir sebeple dilimize çevrilmeyen eserlerden elimizden geldiğince örnekler sunmaya çalışacağımızı belirtmiştik. Kanadalı yazar Guy Gavriel Kay’ın 1991 tarihli fantazya romanı Tigana ile karşınızdayız. Kendine özgü yumuşak anlatımı ve başarılı kurgusal örgüsü ile seçtiğimiz eseri beğenmenizi diliyoruz.

GİRİŞ

        HER İKİ AY’DA EN TEPEDEYDİ, EN PARLAK YILDIZLARIN haricindeki tüm ışıkları gölgede bırakıyorlardı. Kamp ateşleri nehrin her iki yanında gecenin içine doğru uzanıyordu. Sessizce akan Desia, ay ışığını ve yakınında yanan kamp ateşlerinin portakal rengini yakalayıp titreyen dalgacıklarında geri yansıtıyordu. Ve nehrin kenarında oturduğu yerde, elleri dizlerinde, ışık huzmeleri gözlerinde, ölümü ve yaşadığı hayatı düşünüyordu.

Saevar, ılık yaz havasını, suyun, suçiçeklerinin ve otların kokusunu içine çekerek, mavi ve gümüş ay ışığının sudaki yansımalarını izleyerek, mırıldanarak akan Deisa’yı ve kamp ateşlerinin etrafından yükselen uzak melodileri dinleyerek ‘Gecenin kendine has bir güzelliği var’ diye düşündü. Nehrin karşı kıyısında, kendilerine göre kuzeyde olan düşman askerlerinin de şarkı söylediklerini fark etti. Uyum içindeki bu seslere kötülük yüklemek, ya da onlardan bir askerden beklendiği gibi körü körüne nefret etmek, gariptir, zor geliyordu. Aslında kendisi bir asker değildi ve nefret etmek konusunda asla iyi olmamıştı.

Karşı kıyıda hareket eden hiçbir şey göremiyordu; ama ateşleri görebiliyordu ve sayılarından, kendisinin ve şafağı bekleyen beraberindekilerin bulunduğu yerin ötesinde, Desia’nın kuzeyinde, ne kadar düşman askerinin bulunduğunu tahmin etmek çokta zor değildi.

Neredeyse kesin, son şafakları… Hayal kurmuyordu; hiçbirisi kurmuyordu. 5 gün önce yine bu nehirde yapılan savaştan beri… Sadece cesaretleri ve boyun eğmeyen yiğitliğine ayak uyduran iki oğluyla birlikte savaşan bir liderleri vardı.

Her ikisi de yakışıklı gençlerdi. Saevar her hangi birisinin heykelini yapamadığı için pişmanlık duyuyordu. Prensi elbette; defalarca yapmıştı. Prens ona dostum derdi. Saevar İşe yaramaz, boş bir hayat yaşamadığını düşündü. Sanatı vardı; aldığı haz ve iştahı vardı ve bölgesinin ileri gelenleri, hatta tüm yarımada da takdir edildiğini görecek kadar yaşamıştı.

Ve aşkı biliyordu. Karısını ve iki çocuğunu düşündü. On beş yıl önce; doğduğunda, gözlerinde hayatın anlamının bir kısmını öğrendiği kızını hatırladı. Ve oğlunu; kuzeye, savaşmak için gelmeyi bir yaş ile kaçıran oğlunu. Saevar, ayrıldıkları sırada oğlunun yüzündeki hali hatırladı. Aynı ifadenin kendi gözlerinde de olduğuna emindi. Her iki çocuğunu kucaklayıp, karısına sarılmıştı; sessizce; söylenebilecek her şey yıllar içinde söylenmişti. Sonra gözyaşlarını saklamak için birden dönüp atına binmiş, belinden sarkan yadırgadığı kılıçla, Prensinin arkasından, savaşa doğru; denizin ötesinden gelenlerle savaşmak üzere at sürmüştü.

Arkasından, sol tarafından, kamp ateşlerinin yandığı ve seslerin bir araya gelerek şarkı ördüğü taraftan gelen ayak sesleri duydu. Sese doğru döndü.

‘Dikkatli olun’ dedi yavaşça. ‘Bir heykeltıraşa takılıp düşmek istemiyorsanız.’

‘Saevar?’ şaşırmış bir ses mırıldandı. Çok iyi tanıdığı bir sesti.

‘Benim lordum, Prensim’ diye cevapladı. ‘Bu kadar güzel bir gece hatırlıyor musunuz?’

Valentin yanına geldi-Görmek için yeterinden fazla ışık vardı- ve dikkatlice yanındaki çimlere oturdu.

‘Katılıyorum’ dedi. ‘Görüyor musun? Vidonni büyürken Ilarion küçülüyor. İki ay tek bir Ay’ı oluşturacaklar.’

‘Garip bir ay olacak’ dedi Saevar.

‘Garip bir gece’

‘Öyle mi? Gece burada, aşağıda yaptıklarımızla mı değişti? Biz, ölümlülerin kendi ahmaklığımızla?’

‘Bizim bakışımıza göre öyle,’ dedi Valentin, hızlı düşünen aklı soruyla ilgileniyordu.

‘Gördüğümüz güzellik şekillendirilmiş, en azından bir kısmı, sabahın beraberinde getireceğini bildiğimiz için.’

‘Ne getirecek lordum?’ dedi Saevar, kendini tutamadan. Bir çocuğun umut ettiği gibi; siyah saçlı lütufkâr ve mağrur Prensi’nin nehrin karşı kıyısında kendilerini neyin beklediğini bildiğine dair bir cevabı olacağını umduğunu fark etti. Kuzeylerinde yanan onca Ygrathen ateşine ve Ygrathen sesine bir cevap. Ve hepsinden daha önemlisi, Ygrath’ın korkunç kralı ve onun büyüsüne ve toplamakta hiç zorlanmayacağı tüm o nefrete bir cevap…

Valentin sessizdi, nehre bakıyordu. Yukarıda Saevar bir yıldızın kaydığını gördü, batılarına doğru gökyüzünde kayarak, büyük olasılıkla düşeceği engin denize doğru yöneldi. Sorduğu soru için pişmanlık duyuyordu; zaman Prens’in üzerine yanlış bir kesinlik yükü yüklenecek zaman değildi.

Tam özür dileyecekti ki, Valentin konuştu, sesi ölçülü ve alçaktı, aralarındaki konuşmanın bulundukları ortamdan taşmasının istemez gibiydi.

‘Ateşlerin arasında yürüyordum, Corsin ve Loredan da benim gibi yapıyorlardı, adamları uyuyabilmeleri için rahatlatmaya ve avutmaya çalışıyorduk. Yapabileceğimiz daha fazla bir şey yok.’

‘İyi evlatlar. Her ikisi de’ dedi Saevar. ‘Onların heykelini hiç yapmadığımı düşünüyordum.’

‘Bunun için üzgünüm’ dedi Valentin. ‘Eğer geriye bizden bir şey kalacaksa; o da senin yaptığın gibi sanat olacaktır. Kitaplarımız ve müziğimiz, Avalle’deki Orsaria’nın yeşil ve beyaz kuleleri.’ Duraksadı ve ilk düşüncesine geri döndü. ‘İkisi de cesur çocuklar ve biri 16 biri 19 yaşında ve yapabilsem ikisini kardeşleriyle… Ve senin oğlunla birlikte geride bırakırdım.’

Saevar ’ın onu sevmesinin sebeplerinden birisi de buydu; Valentin’ in oğlunu hatırlaması ve en genç prensle aynı anda, hem de böyle bir zaman da düşünmesiydi.

Doğuda ve biraz gerilerinde, ateşlerin uzağında bir trialla birden şakımaya başladı ve her iki adam da billur sesi dinlemek için sustular. Saevar ‘ın kalbi buruldu ve gözyaşlarıyla kendisini küçük düşüreceğini ve sebebinin korku olarak anlaşılacağından endişe etti.

Valentin ‘Ama senin soruna cevap vermedim eski dost’ dedi. Gerçek burada, karanlıkta daha kolay görünüyor, ateşten uzakta. Saevar, çok üzgünüm, ama gerçek şu ki, sabah akacak kanın neredeyse tamamı bizimki olacak ve korkarım hepimizin ki olacak. Bağışla.’

‘Bağışlanacak bir şey yok’ dedi Saevar çabucak ve olabildiğince kendinden emin.

‘Bu sizin kabahatiniz olan veya kaçabileceğiniz veya geri alabileceğiniz bir savaş değil. Ayrıca, asker olmayabilirim ama aptal olmadığımı düşünüyorum. Gereği olmayan bir soruydu; cevabı kendimde görebiliyorum lordum. Nehrin karşısındaki ateşlerden…’

‘Ve büyüden’ diye ekledi Valentin sessizce. ’Ateşten daha fazla o. Sayıca bizden üstün olanları, geçen haftaki savaştan yorgun ve yaralı olsak dahi alt edebilirdik. Ama Brandin’in büyüsü şimdi onların yanında. Aslan kendisi geldi, eniği değil ve enik öldüğüne göre sabah güneşinde kan olmalı. Geçen hafta teslim olmalı mıydım? Çocuğa?’’

Saevar karışmış ay ışıklarının altında inanamaz gözlerle baktı. Bir an için söyleyecek hiçbir şey bulamadı, sonra konuşmaya başladı. ‘Teslim olduktan sonra eve dönebilirdim’ dedi kararlılıkla ‘ve denizin kenarındaki Saray’a girerdim ve sizinle ilgili yaptığım her heykeli kırardım.’

Bir an sonra garip bir ses duydu. Valentin ’in güldüğünü anlaması için bir süre geçmesi gerekti, daha önce duyduğu hiçbir kahkahaya benzemiyordu.

Sonunda Prens ‘Dostum’ dedi, ‘Sanırım bunu söyleyeceğini biliyordum. Ah gururumuz! Ah belalı gururumuz. ‘Biz öldükten sonra hakkımızda en çok bunu mu hatırlayacaklar dersin?’

‘Belki’ dedi Saevar. ‘Ama hatırlayacaklar. Emin olduğumuz bir şey varsa o da bizi kesinlikle hatırlayacaklarıdır. Burada yarımadada ve Ygrath’da ve Quileia’da, hatta denizin batısının ötesinde, Barbadior’da ve İmparatorluğunda. İsim bırakacağız.’

‘Ve çocuklarımızı bırakacağız’ dedi Valentin. ‘Küçük olanlar. Bizi hatırlayacak oğullar ve kızlar. Kucaktaki bebeklere büyüdükleri zaman karılarımız ve büyükbabalarımız Deisa nehrinin hikâyesini anlatacaklar, burada ne olduğunu ve daha fazlasını- yıkılmadan önce bu bölgede ne olduğumuzu. Ygrath’lı Brandin bizi yarın yenebilir, evlerimizi yıkabilir, ama ismimizi veya ne olduğumuzun hatırasını alamaz.’

‘Alamaz’ dedi Saevar, kalbinin garip bir hissiyatla havalandığını hissederek.

‘Haklı olduğunuza eminim. Bizler, son özgür nesil değiliz. Yarın, önümüzdeki yıllarda devam edecek dalgalar bırakacaktır. Çocuklarımızın çocukları bizleri hatırlayacak ve boyunduruk altına uysalca yatmayacaklar.’

‘Ve öyle bir niyeti olan varsa’ dedi Valentin değişik bir tonda ‘Malum bir heykeltıraşın çocukları veya torunları onların kafalarını kırmak için, heykel olsun olmasın, orada olacaklar.’

Saevar karanlıkta gülümsedi. Gülmek istedi ama içinde o isteği bulamadı.

‘Umarım lordum, tanrıçalar ve tanrının izniyle. Teşekkür ederim. Söyledikleriniz için.’

‘Teşekküre gerek yok Saevar. Bu gece ve aramızda gerek yok. Triad seni yarın korusun ve yol göstersin ve sonrasında tüm sevdiklerini korusun ve yol göstersin.’

Saevar yutkundu ‘Onlardan biri olduğunuzu biliyorsunuz lordum. Sevdiklerimden biri.’

Valentin cevap vermedi. Bir an sonra uzandı ve Saevar’ı alnından öptü ve sonra elini kaldırdı ve heykeltıraşın gözleri dolu, elini kaldırarak Prensinin elini sıktı. Valentin kalktı ve gitti, ay ışığı altında bir gölge, askerlerinin ateşlerine doğru…

Nehrin her iki tarafında da şarkılar susmuş gibiydi. Çok geç olmuştu. Saevar yerine dönüp birkaç saat uyuması gerektiğini biliyordu. Ama ayrılmak çok zordu. Kalkıp bu son gecenin kusursuz güzelliğinden vazgeçmek… Nehir, aylar, yıldızlar, ateşböcekleri ve kamp ateşleri…

Sonunda suyun yanında kalmaya karar verdi. Tek başına yazın karanlığında, güçlü elleri dizlerinin üzerinde birleşmiş bir halde Deisa Nehrinin kıyısında oturdu. İki ayın batışını ve ateşlerin yavaşça sönmesini seyretti ve karısını ve çocuklarını ve hayatı boyunca yaptığı ve kendisinden sonra yaşayacak eserleri düşündü ve trialla gece boyunca onun için şakıdı.

BÖLÜM 1-RUHA SAPLI KILIÇ

Kısım 1-

ŞARABIN GÜZ MEVSİMİNDE; Selvilerin ve zeytinlerin ve ladin asmalarının arasından söz yürüdü ve Sandre; Astibar Dükü, yurdu olan şehrin ve çevresinin bir zamanlar ki hükümdarı, sürgününün ve ömrünün son acılı nefesini vererek öldü.

Triad ’ın hiçbir hizmetkârı adamın son anında söylenmesi gereken dualar için yanında değildi. Ne Eanna’nın beyaz cüppeli rahipleri, ne Kapıların Kara Morianı’na ait olanlar, ne de tanrı Adaon’un rahibeleri…

Astibar şehrine Dük ‘ün ölüm haberi ulaştığında büyük bir sürpriz yaşanmadı. Sürgün Sandre’nin, Triad ve onun ruhban sınıfına son 18 yıldır duyduğu öfke bir sır olmaktan çok uzaktı. Ve saygısızlık Sandre d’Astibar’ın en güçlü olduğu zamanlarında bile utandığı bir şey değildi.

Şehir, Asmaların Festivali’nin arifesinde, bölgeden ve ötesinden gelen insanlarla dolup taşıyordu. Kalabalık hanlarda ve khav odalarında Dük hakkında doğrular ve yanlışlar, yüzünü hiç görmemiş ve Astibar’daki Dukalık sarayına çağırılsalar yüzlerindeki renk hemen kaçacak insanlar tarafından yün ve baharat ticareti yapılır gibi takas ediliyordu.

Yaşadığı sürede Dük Sandre; Aya diye adlandırılan yarımadanın insanlarının konuşmalarına ve dedikodu yapmalarına fırsat vermişti ve öldüğü zaman bu durumu değiştirecek yeni bir şey olmamıştı, Barbidor’lu Alberico denizaşırı o İmparatorluktan bir orduyla gelmiş ve Sandre’yi 18 yıl önce sürgüne göndermişti. Güç elden gidince geriye gücün izleri kalır.

Belki de bu yüzden ve kesinlikle yaptığı her şeyde ihtiyatlı bir adam olmasından dolayı dokuz bölgeden dördünü demir yumrukla yöneten ve Brandin’li Ygrath ile dokuzuncusu için rekabet eden Alberico, protokole azami dikkati göstererek hareket etmişti.

Dük ’ün öldüğü günün öğle vakti, Alberico’nun atlı bir ulağının şehrin doğu kapısından çıktığı görülmüştü. Yası ve mesaj taşıdığını temsil eden renkler olan mavi-gri renkli sancağı taşıyan ulak, hiç kimsenin şüphesinin olmadığı bir şekilde şehir duvarlarına yedi mil uzaklıkta büyük malikânede toplanmış Sandre’nin çocuklarına ve torunlarına, dikkatle seçilmiş kelimelerden oluşan bir başsağlığı mesajı götürüyordu.

Paelion’da, bu sezon daha nükteli bir grubun toplandığı khav odasında; alaycı bir şekilde görüldü ki; eğer Sandre’nin soyu daha duyarlı insanlardan oluşsaydı, Tiran’da sadece bir ulak yerine kendisi gibi Barbadian’lı paralı askerlerden bir grup gönderebilirdi.

Bu duruma gösterilen sözde haz öldükten sonra, seyyah bir müzisyen ki, o anda Astibar’ da pek çok vardı, gelecek üç günde kazanacağı tüm paranın üzerine Chiara Adası’ndan, festival bitmeden mısra şeklinde bir başsağlığı mesajının geleceğine dair bahse girmişti.

Elindeki likörle tatlandırılmış dumanı üstünde khavla dolu fincanı sallayarak konuşan ihtiyatsız adam ‘Çok büyük bir fırsat’ diyordu.

‘Brandin, Alberico’ya ve bize; yarımadayı paylaşmış olmalarına rağmen sanatın ve ilmin batıda, Chiara’dan beslendiğini hatırlatma fırsatını kaçırmayacaktır. Sözlerimi bir kenara yazın ve isteyenle bahse girerim ki, bize zoraki uyaklı bir mısra ya da çözmemiz için Camena’nın Sandre’nin ismini tersten ya da düzden yazan aptal akrostişlerinden birisi Astibar ’da müzik susmadan gelecektir.’

Gülüşmeler olmuştu; ama bu gülüşmeler festivalin arifesinde olunmasına ve geleneksel olarak Barbidor’lu Alberico her zaman olduğundan daha fazla ehliyet vermiş olmasına rağmen ölçülüydü. Sayılara kafası yatan birkaç kişi hemen hesap yapıp; seyir süresini ve sonbaharda Senzio bölgesinin kuzeyindeki denizlerin durumunu ve takımadaların arasından geçen yolu hesaplamış ve kumara meyilli olan şehirde, müzisyen istediğinden daha fazla bahse Paelion’un yazı tahtasına kayıtlanmış olarak kavuşmuştu.

Ama bir süre sonra tüm o bahisler ve alaycı konuşmalar unutuldu. Sivri tüylü şapkasıyla bir adam khav odasının kapısını açtı ve herkesten kendisini dikkatle dinlemesini talep etti. Tiran’ın yolladığı ulağın büyük bir süratle bir süre önce çıktığı kapıya yaklaştığını ve arkasından, üç milden daha az bir mesafede, son isteği olarak bir zamanlar yönettiği şehirde bir gün ve gece tüm ihtişamıyla yatmak üzere Dük Sandre d’Astibar’ın cenaze alayının ilerlediğini söyledi.

Paelion’da tepki hiç gecikmedi ve çok tahmin edilebilir türdendi; kendilerinden kaynaklanan velveleyi bastırmak için bağıran adamlar… Gürültü ve siyaset ve festivalin beylik zevkleri hararetli bir öğleden sonrayı ortaya çıkartmıştı. İşler birden o kadar açıldı ki Paelion’un heyecanlı sahibi likörleri gelen siparişleri yetiştirmek için şişelerle göndermeye başladı. Soğuk karısı ise aynı derecede cömert davranmıyordu.

‘Geri çevrilecekler!’ diye haykırdı genç şair Adreano, elindeki kupayı vurup sıcak khav’ı Paelion’un en büyüğü olan koyu meşe masanın üzerine dökerek. ‘Alberico buna asla izin vermez.’ Arkadaşlarından ve büyük meşe masanın etrafında her daim bulunan gruptan görüşünü destekler mırıldanmalar duyuldu.

Adreano, cüretkâr bir tavırla Ygrath’lı Brandin ve onun Chiara’daki sarayında bulunan şairler üzerine bahse giren müzisyene bir bakış attı. Adam, duyduklarından hayli memnun bir görüntüyle, kaşlarını nedenini belli olmayan bir şekilde kaldırmış, sandalyesinde geriye doğru keyifle yaslandı. Adreano, adamdan ciddi anlamda rahatsız olmuştu; ama alınmasının sebebi müzisyenin Chiara’nın kültürel üstünlüğü hakkında sarf ettiği beylik sözlerden mi, yoksa Adreano’nun; son altı aydır hem giydiği üç katlı peleriniyle hem de şiirlerindeki yazım tarzıyla gayretli bir biçimde taklit etmeye çalıştığı Büyük Camena ydı. Chiara hakkında gösterdiği küstahça tavırdan mı onu bilemiyordu.

Adreano duyduğu çift taraflı kızgınlığın mantıksız olduğunu anlayacak kadar zeki; ama aynı zamanda genç ve bu farkındalığı Senzia brendisiyle karıştırılmış khav’dan dolayı bilinç seviyesinin üstüne çıkaramayacak kadar da sarhoştu.

Ki o bilinç bu kaba hödüğe odaklanmıştı. Adamın şehre geliş sebebi besbelli şehirde birilerini yolarak festivalde çarçur etmek için para kazanmaktı. Böyle bir adam nasıl olurda batı Aya’daki en gözde khav odasına girmeye cesaret eder ve taşralı ayaklarını en gözde kabininin en gözde masasına nasıl uzatırdı? Adreano hala bu odacığın ahalisi olan çevrelere kabul edilmek için katlandığı aşağılanmaları ve bu esnada yaşadığı acıları tüm canlılığıyla hatırlıyordu.

Kendisini birden, müzisyenin fikrine karşı çıkmasını umarken buldu. Bir mısra seçmişti bile hem de en iyilerinden…

Sanki düşüncesini duymuş gibi, adam oturduğu sandalyede iyice yaylanıp uzun parmağıyla şakağına dokunarak Adreano’ya döndü; ‘Bu öğleden sonrası bahisler yönünden benim öğleden sonram olacak gibi. Kazanmak üzere olduklarımın hepsini bu yeni durum üzerine riske edebilirim; Alberico bu durum yüzünden festivalin havasını bozmak istemeyecek kadar ihtiyatlıdır. Şu anda Astibar’da çok fazla insan var ve genel ruh hali, yarım ölçü verilen içkilere rağmen ki daha iyisini hak ediyorlar, çok iyi durumda.’

Son söylediklerinin keskinliğini azaltmak için sırıttı. ‘Merhametli davranması Tiran için çok daha iyi’ dedi. ‘Eski düşmanını törenle sonsuza dek gömmek ve denizaşırı İmparatoru Barbadian’lılara tapmaları için hangi tanrılar buyuruyorsa onlara şükranlarını sunmak için… Şükranlar ve adaklar, emin olabilir ki; Sandre’nin geride bıraktığı hadım beygirler, hadım edilmemiş Astibar için özgürlük peşinde koşan adamın yaptıklarını göz ardı etmesini sağlayacak kadar tatlı olacaklardır.’

Konuşmasının sonunda Adreano’dan kaçırdığı gri gözleri ve yüzü gülmüyordu.

Ve işte, ilk defa gerçekten tehlikeli sözler söylenmişti. Yumuşakça söylenmişti; ama odacıkta herkes tarafından duyulmuştu ve Paelion’un o köşesinde mekânın olağan gürültüsü arasında olağan olmayan bir sessizlik hâkim oldu. Adreano’nun alelacele bulduğu önemsiz beyit, kendi kulaklarına bile ıvır zıvır ve uygunsuz geldi. Hiçbir şey söylemedi, kalbi anlamsızca hızlı atıyordu. Kendini zorlayarak bakışlarını müzisyenin üzerinde tuttu.

O ki, o garip gülüşünü tekrar göstererek ‘Bahse girdik mi dostum?’

Zaman kazanmaya çalışarak ve bir yandan da bazı arkadaşlarını köşeye sıkıştırarak kaç astin borç alabileceğini hesaplayarak Adreano sordu ‘Biz aydınlatır mısın; nasıl oluyor da bölgemizden bir çiftçi parasıyla fütursuzca davranıp, böyle bir konuda görüşlerini bildirmek konusunda da bu kadar özgür davranabiliyor.’

Diğerinin yüzündeki gülümseme dişlerini gösterecek kadar büyüdü.

‘Ben çiftçi değilim’ dedi neşeyle ‘Ya da sizin bölgenizden değilim. Ben Tregea dağlarının güneyinden bir çobanım ve sana bir iki sözüm var. Gri gözler etrafa baktı. Tüm odacığı buna dâhil etmekten memnundu. ‘ Bir koyun sürüsü insanlar hakkında bazılarının sandığından çok daha fazlasını öğretir ve keçiler… Keçiler seni filozof yapmak için Morian’ın rahiplerinden çok daha iyisini yaparlar, özellikle de yağmurlu bir havada dağın üstünde akşam çökerken ve fırtına varken onları kovalıyorsan…’

Odacıkta gerilen havanın yumuşamasıyla kışkırtılan samimi gülüşmeler oldu. Adreano başarısız bir şekilde yüzündeki ifadeyi sert göstermeye çalışıyordu.

‘Bahse girdik mi?’ diye tekrar sordu çoban, ifadesi rahatlamış ve arkadaş canlısıydı.

Adreano cevap vermekten, birkaç arkadaşı da kaybedecekleri astinlerden dolayı duyacakları kederden, boyacı Nerone’nin varışıyla kurtulmuş oldular.

‘Alberico izin vermiş!’ diye gürledi Paelion’un gürültüsünün üstünden.

‘ Sandre’nin ölümüyle sürgün cezasının sona erdiğini az önce ilan etti. Dük yarın sabah eski Sandreni Sarayında katafalka konacak, şerefine dokuz dinin ayini de yapılacak! Bir şartla’ dramatik bir duraksamada sonra Triad’ın rahiplerinin de kendi ayinlerini yapmalarına izin verilmesi şartıyla.’

Tüm bu olanların sonuçları, genç Adreano’nun üzerinde kapsamlı düşünüp kendi kayıpları için üzüleceğinden çok daha fazlaydı ki; bu tarz olaylar tez canlı genç şairlerin başına arada sırada gelirdi. Bunlar büyük olaylardı! Bakışları her nedense çobana döndü. Adamın ifadesi ılımlı ve ilgiliydi ama kesinlikle zafer kazanmış bir edası yoktu.

‘Her neyse,’ dedi adam kafasını sallayarak ‘Sanırım haklı olmam fakir olmam gerçeğini dengelemek zorunda kalacak. Hayatımın hikâyesi budur.’

Adreano güldü. İri yarı ve nefes nefese olan Nerone’nin sırtına vurdu ve geçmesi için ona yol verdi. ‘Eanna her ikimizi de kutsasın,’ dedi. ‘Sahip olduğundan daha fazla astin’i az önce kurtarmış oldun. Az önce getirdiğin haberle kaybedeceğim bir bahis için senden borç alacaktım.’

Nerone cevap olarak Adreano’nun yarı dolu khav kupasını kaparak kafasına dikti ve bitirdi. Etrafına iyimser bir halle baktı; ama odacıkta olup ressamın huyunu bilen herkes içeceklerini korumaya aldı. Tregea’lı koyu renk saçlı çoban gülerek kendi kupasını uzattı. Kendi kendini yetiştirmiş ve yapılan cömertliği asla sorgulamayan Nerone bir seferde içti. Bitirdikten sonra da bir ‘teşekkür ’ü ağzının için geveledi.

Adreano ikilinin arasında olanları gördü ancak aklı çokta aşina olmadığı yollardan ilerleyerek beklenmedik bir sonuca varmıştı.

‘Sen ayrıca,’ dedi aniden, Nerone’ ye hitap ederek ama etraftakilerin duyabileceği bir tonda ‘Az önce bizi yöneten Barbadian’lı büyücünün ne kadar kurnaz olduğunu bir kez daha tasdiklemiş oldun. Alberico, bir buyrukla Triad’ın ruhban sınıfıyla bağlarını kuvvetlendirmiş oldu.

Dük’ ün son isteğini kabul ederken kusursuz bir şart koşmuş. Sandre’nin varisleri kabul etmek zorunda kalacaklar ki, kabul etmedikleri hiçbir şey olmuyor ve rahip ve rahibeleri yarın sabah San-dreni Sarayı’na girmeye ikna etmek için kaç astin’i gözden çıkaracaklarını tahmin bile edemiyorum. Alberico, bundan sonra asi Astibar Dük ’ünü ölümünde Triad’ın şükrüne mazhar eden adam olarak bilinecek.’

Odacığa, etrafına baktı; yaptığı çıkarımın kuvvetinden dolayı heyecanlıydı. ‘Adaon’un kanı adına; bu olay bana her şeyin kurnazlıkla halledildiği o eski zamanları çağrıştırdı. Birbirinin içinde dönen ve tüm yarımadanın kader çizgisini belirleyen çarklar gibi.’

‘ Evet,’ dedi Tregea’lı çoban birden ciddileşerek; ‘ Söylediklerin bu gürültülü gün boyunca duyduğumu en akıllıca iç görü olabilir. Ama lütfen bana söyle,’ diyerek devam etti yüzü zevkten al olmuş Adreano’ya ‘Eğer Alberico’nun yaptığı sana ve senin kadar hızlı olmasa da hiç şüphesiz diğerlerine de, buraları fethetmek için yelken açmasından, Brandin’in Chiara’yı ve batıdaki bölgeleri almasından önceki zamanları çağrıştırdıysa, acaba…’

Sesi alçaktı, odanın gürültüsünde sadece Adreano’nun kulaklarının duyacağı kadar alçaktı.

‘Günün sonunda bu oyunda yenilmiş olabilir mi? Ölü bir adam tarafından…’

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir