Berdan Sarıgöl’den Saga’nın İkinci Kitabı – Universum: Havisran’ın Dönüşü 1.Bölüm

Bunu Paylaşın

Giriş: Ben Hazırım, Ya Sen?

“Hayır!”

Leone bir anda yattığı yerden bağırarak uyanmıştı. Her tarafı, az önce uyandığı kabustan dolayı ter içindeydi. Bacaklarının arasından gelen sıcak, ıslak ve pis kokuyla altına işemiş olduğunu anlamıştı. “Bu iki haftadır üçüncü defa başıma geliyor.” dedi kendi kendine, “Kimse fark etmeden her şeyi temizlemem gerek.”

Yavaşça yatağından çıktı ve çarşafları toparlamaya başladı. İdrarının başka yerlere bulaşmaması için dikkatli hareketlerle her şeyi aldı ve sessiz olmaya çalışarak diğer çocukların yataklarının arasından çamaşırhaneye yol aldı. Bunu diğer çocukların duymasına izin veremezdi, hele bu sefer için buna hiçbir şekilde müsaade edilmezdi. Kaldığı yer, ailesinin ona sevgi ve ilgi gösterdiği bir ev değil, Universum-47 Öğrenme Güçlüğü Yaşayan Çocuklar İçin Eğitim Merkezi’ydi. Elbette bu isim, sadece resmi yazışmalarda ve müfettişin yanında kullanılırdı, geri kalan bütün evren için buranın ismi Universum Çocuk Hapishanesi’ydi.

Bu çocuk hapishanesinde her türlü çocuk bulunurdu: Anneleri hapishanede olan ve onlar yüzünden hapishanede doğan çocuklar, gizli deneylerde kullanılıp mucizevi bir biçimde hayatta kalabilen ucubeler, çocuk yaştan suça karışıp buraya tıkılanlar, zeka gerilikleri veya farklılıkları yaşayanlar, kısaca evren içerisinde ne kadar istenmeyen çocuk varsa, hepsi bu Universum’un bile unuttuğu istasyondaki bu berbat binanın içerisindeydiler ve inanın bana, fazlasıyla acımasızdılar.

Leone çamaşırhaneye ulaşmıştı. Elindeki kirli çarşafları, açık olan tek çamaşır makinesinin içine koydu ve makinenin düğmesine basarak kapağını kapattı. Normalde de çamaşırhanede çalıştığı için bu makinelerin nasıl çalıştırıldığını çok iyi bilirdi. Makineyi hızlı yıkama ayarına getirdi ve çalıştırdı. Sessiz çalışan makinelerden olduğu için kimsenin fark etmeyeceğine emindi. Şimdi sadece on beş dakika bekleyip, sonra da çıkan çamaşırı kurutucuda kurutup, yarım saatten kısa bir sürede tekrardan yatağına dönebilecekti. “Oh be” diye düşündü, “yine iyi kurtardım.” Altındaki ıslanmış pijamayı kirlilerin olduğu büyük tanka attı ve temiz çamaşır tankından yeni bir pijama altı alıp giydi. Bir örnek kıyafetler olduğu için kimse bunu fark etmeyecekti.

Birden ayak sesleri duyup irkildi. Bu ayak seslerinin hangi ayakkabılara, o ayakkabıların da kime ait olabileceğini biliyordu. Böyle şeyleri kolay kolay unutamazdı, zira beyni ya hiçbir ayrıntıyı unutmasına izin vermiyordu, ya da bütün ayrıntıları unutmasını engelliyordu. Anne babasının kim olduğunu hiçbir şekilde aklında tutamıyordu ama kız kardeşinin saçındaki gri perçemi tutan saç tokasının renklerini ve o renklerin sırasını hiçbir şekilde unutmamıştı mesela. İşte şimdi, kendisine doğru yaklaşan ayak seslerinin kime ait olduğunu da anında anımsamıştı.

Gelen kişi, bu hapishanenin müdür yardımcılarından biri olan ve acımasızlığıyla tanınan Han Mewa’ydı. Eskiden bir klon bilimcisi ve eğitmeni olan bu kişi, klonlama faaliyetleri evren çapında yasaklanınca normal çocuklar için eğitmen olmayı denemiş, fakat beceremeyince kapağı bu hapishaneye atmıştı. Acımasız, zalim ve kararlı eğitim tarzı, görev yaptığı iki yıl içerisinde baş döndürücü bir hızla yükselmesini, bu hapishanenin müdür yardımcısı ve reklam yüzü olmasını sağlamıştı. Hapishanedeki herkesin haklı sebeplerden dolayı korktuğu bu kadın, şimdi onun yanına geliyordu işte.

Han Mewa Leone’ye doğru yaklaştı. Leone korkudan donakalmıştı, ne yapacağını bilmiyordu. “Leone Ursula, burada ne yapıyorsun?” diye sordu Han Mewa. Leone bir şeyler demeye çalıştı, ancak ağzından anlamsız seslerden başka bir şey çıkmıyordu. Han Mewa çamaşır makinesine baktı, sonra Leone’ye baktı. “Anladım.” dedi ve Leone’yi rahatlatmak için dostça omzuna vurdu, “Bu sende çok sık yaşanıyor sanırım. Merak etme, senin yaşındaki çocuklarda olan bir şeydir, bende de çok olurdu zamanında.”

Leone şaşırmıştı, ancak bu konuda bir şey demekten korkuyordu. Bir şey derse, Han Mewa’nın ona kötü yanını göstereceğini ve acı çekeceğini düşünüyordu. Han Mewa onun korkusunu anladı ve “Merak etme, benim yanımda daha rahat davranabilirsin. Hatta istersen bu gece benimle gel.” dedi. Leone ne olduğunu anlayamamıştı, “Gerçekten mi?” diyebildi sadece. Han Mewa sevgiyle gülümseyerek “Elbette Leone, sen iyi bir çocuksun. Onların sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.” dedi ve beraber hapishaneden çıkıp, kapının önündeki arabaya binerek Han Mewa’nın evine gittiler.

Leone merhametli ve huzur verici ışıkların aydınlattığı bir odada uyandı. Uzun süredir hissetmediği bir rahatlık hissediyordu, ancak dün neler olduğunu hatırladığında bütün huzuru kaçtı. Han Mewa tarafından yakalanmış, onun evine getirilmişti. Arabayla gelirlerken uykusuna yenilmişti ve oradan sonra ne olduğuna dair zerre fikri yoktu. Yataktan kalkıp etrafta yürümeye başladı. Uyumuş olduğu yatak ve içinde bulunduğu oda tamamiyle bir çocuk için tasarlanmıştı sanki. Odadan çıktı ve koridorda yürümeye başladı. Sol taraftan çok lezzetli kokular geliyordu, oraya doğru gitti ve Han Mewa’nın mutfakta yemek yaptığını gördü. Han Mewa onu fark etti ve ona dönüp “Günaydın Leone, umarım iyi uyumuşsundur.” dedi bütün sevecenliğiyle.

“Evet” dedi Leone kekeleyerek “İyi uyudum.” Han Mewa gülümsedi ve “Otur o zaman, sana kahvaltı hazırladım.” dedi. Leone oturdu ve beraber kahvaltı ettiler. Leone hiçbir şey diyemiyordu, ancak kahvaltı masasındaki tek gergin ve utangaç kişi olmadığını da anlamıştı. Han Mewa da ona karşı sürekli gülümsüyordu, sanki başka bir şey yaparsa kötü şeyler olacakmış gibiydi. Ancak Leone dayanamadı ve “Neden böyle bir şey yaptınız?” diye sordu. Han Mewa bu soruyla birlikte rahatlamıştı, derin bir nefes alıp verdi ve anlatmaya başladı:

“Yıllar önce, klonlama deneyleri hala serbestken, Universum Klon Tesisleri’nde klon eğitmeni olarak çalışıyordum. Görevim, bütün evrenin biricik kahramanı Havisran’dan gelen klonları eğitip, kaderlerinde olan büyük güçlere karşı hazırlamaktı. Her biri için inanılmaz emek ve vakit harcanıyordu ve hiçbiri başarılı olamıyordu. Benden önce gelen klon eğitmenleri, iki yüz seksen altı başarısız klon yetiştirmişlerdi ve bu onların suçu bile değildi. Ben de, görevlendirildiğim iki yüz seksen yedinci klonun da başarısız olacağını düşünerek üzerine gitmedim. En azından, yaşayacağı kısa hayatı da sevgi ve güven içerisinde geçirmesini istedim.

Elbette istediğim gerçekleşmedi, çünkü yaptıkları her deneyde başarılı olmaya başlamıştı. Etrafımdaki bilim insanları sevinçten uçarken, ben onun için üzülüyordum. Büyük güçlere nail olacak bir yarı tanrı olabilirdi, ancak insan olarak geçirdiği zamandan sadece bir arkadaşı kalmıştı yanında. İnsanların yaşadığı hiçbir duyguyu yaşayamamıştı neredeyse.

En sonunda da arkadaşının yanında getirdiği casuslarla birlikte tesisi tamamen yok ettiler. Orada ona yardım edebilecek sadece ben vardım, ancak o artık yoktu. İnsanlığı tamamen yok olmuş, asla geri döndürülemeyecek bir canavara dönüşmüştü. Oradan kurtulduğumda, bir daha asla çocuklarla yakın olmayacağıma yemin etmiştim.

Bilerek o dedikoduları yaymalarını sağladım. Bilerek böyle kötü bir ünümün olmasını sağladım, yoksa gerçekten hiçbir çocuğa bir kere bile elim kalkmamıştır. İster inan, ister inanma, o hapishanedeki çocukların hiçbirine gerçekten zarar vermelerine izin vermem. Bazılarının gerçekten orada olması gerektiğini düşünsem de, yine de oradaki her çocuğun kötü olmadığını biliyorum. Senin gibi.

Sende vicdanlı bir kahramanın gözleri var Leone Ursula. O gözleri en son o klonda görmüştüm. Bir daha bir çocuğun daha insanlığını yok etmelerine izin vermeyeceğim. Bugünden itibaren, sen benim çocuğumsun Leone.”

Leone şaşırmıştı, ancak yanlarındaki televizyonda gördüklerine şaşıran Han Mewa kadar olamazdı şaşkınlığının derecesi. Yüzünde, sanki yıllar önce öldüğünü düşündüğü birini tekrardan kanlı canlı görmüş gibi bir ifade vardı. “Olamaz.” diyordu kafası karışık bir şekilde, “O olamaz, yanlış görüyorum.” Leone televizyona baktı ve Han Mewa’nın ne gördüğünü anlamaya çalıştı.

Televizyondaki yüzü o da tanıyordu elbette. Universum’un savaş ilan ettiği Kara Hilal örgütünün en korkulan savaşçılarından biriydi o. Ödül avcılarının döneminde, BountyNet’teki en iyi ikinci ödül avcısıydı, acımasız, detaycı ve yaratıcılığı ile tanınırdı. Kim olduğu ve nereden geldiği hakkında çeşitli söylenceler olsa da, adını herkes çok iyi bilirdi:

Maeve Koavis.

“Bayan Mewa, iyi misiniz?” diye sordu Leone, “Su getirmemi ister misiniz?” Han Mewa ona baktı, derin bir nefes alıp vererek kendini olabildiğince toparladı ve “Az önce sana anlattığım klon vardı ya, bu o.” diyerek Maeve’i gösterdi. “Onda hala o yarı tanrının gözleri var, görebiliyorum!” dedi kekeleyerek, “Bu sefer de seni almasına izin vermeyeceğim!” Han Mewa sinir, şaşkınlık ve korkuyu bir arada yaşıyordu. Leone televizyonu kapattı ve Han Mewa’ya bir bardak su verdi.

Han Mewa suyu içti, kendisini toparlamaya çalıştı ve Leone’a sarıldı ve “Seni yanıma almamın sebebi, gerçekten bir anne olmak istememdir.” dedi, “Sen buna hazır olana dek böyle bir şey için seni zorlamayacağım elbette, ancak sana hayatımın kalanını vereceğim. Seni seviyorum Leone.” Leone anlamıştı her şeyi, bu yüzden o da Han Mewa’ya sarıldı ve hiçbir şey demeden bir süre öylece durdular.

O günden sonra ikisinin de hayatlarında çok şey değişti. Han Mewa, Leone’ye baktığında, çocukların da yetişkinler kadar iyi yürekli ve kibar olabileceklerini, hatta daha rahat öğrenebileceklerini ve zarar görebileceklerini keşfetmişti. Bunun ışığında, bir çocuk hapishanesi olarak bilinen o yeri, resmi adını hak eden bir eğitim merkezine çevirmeye karar verdi. Çocuklara yaklaşmak için yeni şeyler deneyip, onların daha rahat bir ortamda yaşamasını sağladı. Bir sene içerisinde, hem merkezde çalışan insanların, hem de orada kalan çocukların daha mutlu ve rahat olduğu bir eğitim merkezi yaratmıştı resmen. Bu dönüşüm, Universum Holding’i bile etkilemiş olacaktı ki, artık müdürü olduğu bu eğitim merkezine devasa paralar yatırmaya başlamışlardı.

Leone ise, Han Mewa’ya baktığında, uzun süredir kayıp ve imkansız olduğunu düşündüğü bir idealini gerçekleştirmeye, huzuru bulmaya ve etrafındakiler için de mutluluğu ve huzuru sağlamaya çalışan birini görüyordu. Kendi kendisine, bir gün Han Mewa’dan daha iyi olacağına dair söz vermişti ve bunun için çok çalışıyordu. Universum’un kendisine sağladığı hayatın borcunu ödemek istiyor ve bunun için şirketin ordusunda bir komutan olmayı hedefliyordu. Han Mewa bunu desteklemese de, kendisini “Geri hizmette olur belki” diyerek avutuyor, Leone’ye engel olmak istemiyordu.

Bu şekilde on üç yıl geçmişti. Bu on üç yıl içerisinde Han Mewa, Universum-47 Ögrenme Güçlüğü Yaşayan Çocuklar İçin Eğitim Merkezi’ni istasyonun cazibe merkezi haline getirmişti. O sorunlu çocukların pek çoğu, onlardan beklenmeyecek kadar iyi yerlere gelmişlerdi. Bazıları, evrendeki en yetkin üniversitelerde öğretim ve araştıma görevlileri olmuşlardı ve önlerinde parlak akademik kariyerler vardı. Bazıları da çeşitli mesleklere girmişler ve kendi hayatlarını kurmaya çalışıyorlardı. Ancak merkezdeki çocukların büyük çoğunluğu, Universum ordusunda asker olmuşlar ve acı bir şekilde, Universum ile Kara Hilal arasındaki savaşa kurban gitmişlerdi. Bu hem Han Mewa’yı, hem de Leone’yi üzmüş ve kendi hayatları hakkında endişeye sokmuştu.

Fakat bunlara rağmen, Leone çocukluğundaki hedefine tutunmuş ve yeni kurulmuş olan Universum Askeri Lisesi ve Universum Askeri Akademisi’nden hatırı sayılır derecelerle mezun olmuş ve askeri bir eğitmen olmak için çalışmaya başlamıştı. Bu çalışmaları arasında, on üç sene sonra ilk defa artık annesi saydığı Han Mewa’nın yanına, Universum-47 istasyonuna dönüyordu.

Enron isimli askeri uzay aracıyla istasyona yaklaşırken, “Anlatacak o kadar çok şey var ki.” diye düşünüyordu. O askeri liseye başladığı zamanlarda hiç kimsenin Universum’un dayanabileceğini bile düşünemediği bu çetin ve zorlu savaş, şimdi Universum’un lehine dönmüş ve sonuna gelmişti neredeyse. Maelstrom Savaşı’na dek her şey gerçekten kötüydü aslında, Kara Hilal ardı ardına zaferler kazanıyor, neredeyse her gezegende kendisine yandaşlar buluyordu. Han Mewa’nın neden Maeve Koavis denen o cadıdan korktuğunu anlamıştı, zira o cadı, bildiğin yarı tanrıydı, önünde kimse duramıyordu. O yüzden, Maelstrom Savaşı’nda ani ve dikkatli bir dizi hamleler bütünü sayesinde öldürülmüş olması, bütün Universum için muhteşem bir şans olmuştu. O günden sonra, sürekli yenilgilerden sürekli zaferlere giden muhteşem bir yolculuk başlamıştı ve bu yolculuk, on dört yıl sonra, Kara Hilal’in karargah merkezi olan Havisran gezegeninin kuşatılmasıyla sonuna varmıştı.

En sonunda, Havisran gezegeni de düştüğünde, her şey eskisinden de iyiye dönecek, eğitim merkezindeki çocuklar bu savaşın içerisinde canlarını vermek zorunda olmayacaklardı. Havisran içerisindeki bağlantılarından aldıkları haberlere göre gezegen içerisinde Kara Hilal’e bağlı yönetimlere karşı isyan başlatılmış ve bu isyan azımsanamayacak bir halk desteğine erişmişti.

İşte o an, Leone’nin aklına seneler önce gördüğü ve altına kaçırmasına sebep olan o rüya gelmişti. O rüya sayesinde Han Mewa ile karşılaşabilmiş ve onun kanatları altında buraya kadar gelebilmişti. İlginç bir şekilde, ne zaman kendisi için büyük bir olay meydana gelecekse, o olayın öncesinde hep bu rüyayı görüyordu. Rüyanın içeriği, her zaman aynıydı ve gün geçtikçe daha da belirginleşiyordu ayrıntıları. Bugünkü iznine hak kazanmadan önce son defa görmüştü bu rüyayı ve bugüne dek gördüğü en belirgin şekilde görmüştü. Rüya şu şekildeydi:

Havisran’a yapılan kuşatmanın içerisindeki gemilerden birindeydi. Gemiler gezegenin etrafındaki üç yörünge halkasını koruyan kalkana doğru ateş ediyorlar ve kullanılacak yeni ve deneysel bir silah için kalkanda bir delik oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu delik oluştuğunda da gelen bu silah ateşleniyor ve gezegeni yavaş yavaş delmeye başlıyordu. Gezegenin çekirdeğine kadar ulaşan bu silah, çekirdeği ısıtıp gezegenin patlamasına sebep oluyordu. Patlama sırasında diğer gemilerin gezegenden gelen parçalarla uçuştuğunu gören Leone, daha sonra kendilerine gelen gezegen parçasına bakarken, bu parça onları yok etmeden birkaç saniye önce bir başka gezegen parçasının üzerinde duran bir insanı görüyordu. Bu insanın kim olduğunu bilmiyordu ama ondan gelen enerji gözle görülebiliyordu. Silüeti, şeytanın silüetine benziyordu, sanki boynuzları vardı. Tam bu kişinin kim olduğunu anladığında, onların üzerlerine hızla gelen bir gezegen parçası tarafından ezilip geçiliyorlardı.

Leone bu rüyayı düşünmeye devam ederken aracın içerisindeki haber alma sisteminden bir uyarı geldiğini fark etti ve televizyonu açtı. Televizyonda gördüğü şey, onu hiçbir şeyin şaşırtmadığı kadar şaşırtmıştı.

Havisran gezegeni, Universum ordusu tarafından, deneysel bir silah olan Yıldız Topu ile yok edilmişti. Bu yok oluşun ardından, açıklanmayan bir şekilde bütün Universum gemileri yok olmuştu. Bunun ardından Universum ordusuna karşı olan sempati ve sevgi, halkın bir kısmında nefrete dönüşecekti. Kendisinde bile o anda anlamlandıramadığı bir üzüntü ve korku oluşmuştu. İlk defa, orduya katıldığı zamandan beri ilk defa kendisini sorguluyordu.

Acaba doğru tarafta mıydı? Daha da önemlisi, artık bunun bir önemi var mıydı?

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4.2 / 5. Oylama sayısı: 5

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir