Berdan Sarıgöl’den Saga’nın İkinci Kitabı – Universum: Havisran’ın Dönüşü 15.Bölüm

Bunu Paylaşın

On Dördüncü Bölüm- M-288 (Bölüm 2)

Yıllar içerisinde, H-117 içerisinde yeni ve karmaşık bir kültür gelişmeye başlamıştı. Eskisi gibi şirketlere, krallıklara veya buna benzer sistemlere bağlı olmak yerine, herkese açık ve herkesin rahatlıkla yaşayabildiği bir kültür oluşmuştu ve gelişiyordu. Barışın korunması ve sürdürülmesi amaçlandığı için, insanlar da bu yönde davranışlarını ve düşüncelerini geliştirmeye başlamıştı. Sanattan dile, spordan siyasete, toplumun her alanında görülebiliyordu bu gelişme.

Bu gelişmenin sadece H-117 içerisinde kalması da mümkün değildi elbette, bunu daha rahat bir biçimde yönlendirebilmek ve yayabilmek için belirli yollar düşünen Maeve ve Mira da, istasyonun belirli yerlerini Valkyrie teşkilatı dışındaki insanlara da açmaya, hatta bu yerlerde tanıtımlar yapıp, bu sayede daha rahat bir biçimde kabul görebilmeyi amaçlıyorlardı. Maeve’in görevlendirmesiyle Kara Hilal dışındaki evrende barışçıl bir elçi olarak görev yapmaya başlayan Amelia da bu tanıtımda önemli bir yer tutuyordu. Ancak bu tanıtımlar ve açılma denemeleri sadece bir kamuflajdı ve Maeve de, Mira da, Amelia da, hatta Row da çok iyi biliyordu.

Tabii ki bütün bunlar Maeve için gerçekten önemli değildi, zira onun odaklandığı asıl plan, evrene tamamen ve sürekli barışı getirebilecek bir plandı. Bu plana, basitçe “Barış Planı” ismini vermişti. Bu plana göre, öncelikle evrendeki bütün hayata etki edebilecek bütün silahları etkisiz hale getirip yok edeceklerdi. Sonraki adımda ise, sistemler arasındaki bütün sorunları ve çatışmaları yavaş ve dikkatli bir biçimde halledip, orta vadede barışı sağlayabilecekti. Ancak uzun vadede evrensel bir barışı sağlamak için M-288’i kullanarak Valkyrie’yi olması gerektiği gibi çalışması için yönlendirebilecekti.

Barış Planı’nın en büyük adımlarından biri ise, Maeve’in “Decommercialize” ismini verdiği, akıllı yaşamların birbirleriyle iletişiminde en büyük ve en zararlı engel olarak gördüğü ticareti, daha iyi ve daha rahat bir paylaşımcı yaşamı sağlayacağını düşündüğü yeni bir sistemle değiştirme eylemiydi. Bunun ne kadar iyi bir şekilde işleyeceğinden emin değildi, bu yüzden şimdilik bu eylemin bütün ayrıntılarını hazırlayacak, zamanı gelince H-117 istasyonu içerisinde denemeler yaptıracak, sonra bunun başarısına bağlı olarak bu eylemin kapsamını genişletecekti.

Bu tarz planların ötesinde ise, Maeve’in bile tahmin edemeyeceği gelişmeler yaşanıyordu evrende. Özellikle Kara Hilal’in hükmettiği sistemlerde bulunan yeni teknolojiler, Evrensel Sistemler Federasyonu çatısı altında olan sistemlerdeki halkları tedirgin etmeye başlamıştı bile. Yeni ve daha iyi silahlar, eskisinden daha tutarlı ve yok ediciydi, özellikle hedefleme sistemleri konusunda korkutucu bir şekilde iyilerdi. Onun dışında, Universum’un son döneminde yasaklanan klonlama teknolojilerini tekrardan aktif edip iyileştirmeye ve en iyi askerlerini seçip onların genetik olarak en iyi yanlarından oluşan melez bir asker oluşturmaya başlamışlardı. Henüz bu askeri savaş alanına sokmaya hazır değillerdi, ancak gelişme hızı bile pek çok sistemi korkutmaya yetmişti.

Ancak Valkyrie teşkilatının ilgilenmek zorunda olduğu asıl mesele bu değildi. Kara Hilal’in hükmettiği pek çok sistemden, özellikle sınır sistemlerinden kaçak olarak insanlar gelmeye başlamışlardı. Bu kişilerin kontrolünü, kaydını ve yerleştirmesini olabilecek en güvenli ve sağlıklı şekilde yapmak zorundalardı, zira bu akından çıkabilecek casusları veya sonradan başlarına dert olabilecek askeri hücreleri kaçırmak ve böylesi bir şeye hazırlıksız yakalanmak istemiyorlardı. Bu operasyonları, Kara Hilal içerisindeki casusları iyi tanıdığı için Row yönetiyordu. Onun yıllar içerisinde kaydettiği ve Valkyrie teşkilatına sunduğu Kara Hilal istihbarat veri tabanından yararlanan Valkyrie askerleri ve ajanları, bu yeni gelen mülteciler arasında olabilecek casusları buluyorlar, onları sorgulayarak gelebilecek bütün askerler hakkında bilgi almaya çalışıyorlardı. Ancak bu yakalanan casusların birçoğu, ellerinde tuttukları bilgilere büyük bir kutsiyet addettiği için konuşacaklarına kendilerini öldürmeyi veya onları yakalayanların elinde ölmeyi tercih ediyordu.

Row duygusal olarak bazı casusları manipüle edip onlardan bilgi almayı başarabiliyordu, ancak bunu yapabildiği casusların oranı belki yüzde on kadardı. “Kara Hilal bir tarikata dönüşmüş.” diyordu Row, “Resmen olmayan liderleri Moslee’ye tapıyorlar.” dedi Maeve ile yatakta uzanırken. “Bunun gibi bir bağlılığı Kara Hilal içerisinde olduğum hiçbir zaman görmemiştim. Moslee’nin onlara ne gösterdiğini bilmiyorum ama bu her neyse, onları böylesi bir deliliğe sürüklemeye yetmiş.” Maeve onun söylediklerini endişe ve korku içerisinde, ağzından bir söz dahi çıkmadan diniyordu sadece. Kendisini toparlamak için çok da derin olmayan bir nefes alıp verdi ve düşündü. Böylesi bir bağlılığın ve bütünlüğün sadece bir sebebi olmalıydı.

“Moslee.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Row, “Bu Moslee’nin yaptığı bir şey mi yani?”

“Öyle de diyebiliriz.” Maeve bu durumu Row’a en iyi şekilde anlatmak için kelimelerini düzgün ve basit olacak şekilde seçiyordu. “Moslee bu evrenle olan en güçlü bağlantısını, Megali Universum Jr’ı Amelia yüzünden kaybetti. Şu anda lineer olmayan bir zaman bulutunun içerisinden etki etmeye çalışsa da, henüz tam olarak Megali ile sağladığı etkiye erişemedi, kendisini bu evrene getirebilene dek de erişmesi imkansız. Buna rağmen, Kara Hilal’in ajanlarına bu oranda dahi etki edebilmesi bile fazlasıyla etkileyici. Muhtemelen birilerini kullanıyor ama çok verimli bir kullanım olduğunu söyleyemeyiz.”

“Peki buna karşı ne yapacağız?” Row, Maeve’in anlattıklarından korkmuştu, ancak Maeve’in bu konuda böylesi bir hakimiyeti varsa, illa ki bir çözümü de vardır diye düşünüyordu. Daha önce de bu şekilde zorluklarla karşı karşıya olduklarında, Maeve’in her zaman bir çözümü oluyordu. Bu sefer de bu öngörüsünde haklı çıkacaktı:

“Moslee’nin bu evrene gelişini engelleyemem, tıpkı Havisran gezegeninin yok oluşunu engelleyemediğim gibi. Ancak Havisran’ın yok oluşunun aksine, Moslee’nin evrenimize adım atması, onun benim karşımda daha hassas bir durumda olmasına yol açacak. Şu anda Kara Hilal’in üst kademesini kullanarak örgütün özellikle de ajanlarına etki ediyor, ancak etki alanı bu kadar ve buna kesinlikle eminim. Ortadan kaldırdığımız her casus, onun etki alanını azaltacak, bu yüzden olabildiğince iyi çalışmamız lazım bu konuda.”

Maeve Row’a sıkıca ve sevecen bir şekilde sarıldı, onun yüzünü okşadı. “Sana bu konuda ne kadar teşekkür etsem az bebeğim, bazen elimin yetişmediği veya düşünemediğim şeylerde o kadar çok yardımcı oluyorsun ki bana!” Row onun bu duygu değişimlerine alışmıştı artık, bazen herkesten ve her şeyden uzak, buz gibi soğuk olurken, bazen de bu şekilde, sevgiye muhtaç bir yavru kedi gibi oluyordu. Bilinç Biçerdöveri ona her ne yaptıysa, yıllar içerisinde bu dengesizlik derinleşmişti. Evet, o hala tanıdığı Maeve’di, ancak bazen onun gerçekten kim olduğunu anlayamıyordu bile. Kendisinden sakladığı binlerce şey olduğunu biliyordu zaten, ancak bunun bu kadar kötü bir hal almış olması onu endişelendiriyordu.

“Seni seviyorum Row.” dedi Maeve, Row’un gözlerine bakarak. Row onun bu sözleri söylerken yaşadığı elektriklenme benzeri duygusal patlamayı hissedebiliyordu artık, Maeve’e her geçen gün daha da çok bağlanmasının sebebiydi bu duygusal patlamalar. Maeve, onun gibi bir empat için adeta muhteşem bir sanat eseriydi, onu deneyimlediği her saniye Row’u daha da zevklendiriyordu. “Ben de seni çok seviyorum Maeve.” dedi sadece, bu dediği ile bile hissettiği elektriklenme inanılmazdı.

Maeve, Row’un hala nasıl kendisiyle yaşamaya hiçbir itiraz belirtisi dahi göstermeden devam edebildiğini, nasıl bu haliyle dahi kendisini sevebildiğini anlayamıyordu. İlişkilerini olabildiğince normal ve sevgi dolu bir şekilde sürdürmeye ve artık iyice bozulmaya başlamış olan akıl sağlığının kötü etkilerini Row’a yansıtmamaya çalışıyordu, ancak bu çabasına rağmen pek çok şeyi kötü bir hale getirdiğini görebliyordu.

“Row, sence Valkyrie’yi yönetmek için uygun muyum?” Row Maeve’in bu sorusuna şaşırmıştı. “Neden böyle düşündün ki bebeğim?” dedi, “Bence bu konuda bir sıkıntın yok.” Maeve ona gülümsedi, gülümsemesinde bir tür hüzün gördü Row.

“Artık kendi aklımın kontrolünü alamadığımı hissediyorum bayağıdır. Evet, tamamlamam gereken bir görevim var ama kendimi bu görevlerden uzaklaştırmam gerektiğini düşünüyorum.” Maeve onun bu söylediklerine ne tür bir tepki verebileceğine bakıyordu şimdi. “Kendimi bu konuda nereye kadar götürebileceğime baktığımda, birkaç sene diyebileceğim bir zamanım olduğunu görebiliyorum. Sanırım bırakamayacağım tek kişi sensin.” Row’un gözleri açılmıştı, ancak bu şaşkınlıktan olan bir şey değildi. Biraz bekledi, doğruldu, Maeve’in gözlerine baktı ve konuşmaya başladı:

“Bak Maeve, eğer yorgunsan biraz arkaya geçebilir ve teşkilatın işlerini bize bırakabilirsin. Ancak kendin için bu kadar kötümser olman cidden üzüyor beni. Merak etme, yaşayacaksın ve beraber bütün bu zorluklardan kurtulacağız. Anladın mı beni?” Row, Maeve’in ondan beklemediği kadar kararlıydı. Elbette Row’un onun yapması gereken fedakarlıktan haberi yoktu ve olmaması gerekiyordu zaten, ancak yine de, haberi olsa bile bu kararlılıkta olabileceğini düşünüyordu artık. Onun kendisi için bu kadar kararlı bir tavır alabileceğini düşünmemişti ve bu onu gururlandırmıştı.

“Peki Row.” diyebildi sadece, “Beraber kurtulacağız.”

Bu konuşmayı takip eden zaman içerisinde, Valkyrie teşkilatından elini çekmeye ve kendisini arka plana atmaya başladı. Yönetimi Mira’ya bıraktı, zira o kendisinden önce, başka bir evrende de böylesi bir teşkilatı kurup yönetebilmişti, burada da yapabilirdi onun görüşüne göre. Amelia da evrensel elçiliğinden dönüp olabildiği kadar Mira’ya yardım etmeye başlamıştı, zaten Row da kendisine verilen istihbarat birimini en iyi şekilde yönetiyordu. Maeve bu süreci iki farklı görevle değerlendirmeye karar verdi:

İlk görev, M-288’in geliştirilmesine yardım etmekti. Han Mewa’nın iyice yaşlanması sonucunda görevi evinde tamamlayamayacağını anladıkları için onu, Leone’yi, yetiştirdiği diğer çocukları ve bütün bu klon projesini H-117’e taşımışlar ve orada devam ediyorlardı. Leone, Han Mewa’nın da istediği gibi Valkyrie teşkilatına girmiş, hatta Maeve’in özel takımının bir üyesi olmuştu. Çocukken bir veya iki defa gördüğü bu tanrısal figürün aslında kendisinden farklı olmayan bir insana dönüşmüş olduğunu gören Leone, ilk başta sadece Han Mewa’yı mutlu etmek için buraya girmiş olsa da, hem Maeve’i, hem de takımını sevmeye başlamıştı. Onlarla çalışmak, yavaş yavaş da olsa kendisine mutluluk ve huzur veren bir işe dönüşmüştü. İnce düşünmesi, savaş stratejileri konusundaki derin bilgisi ve özellikle geri hizmetlerdeki deneyimi, onu takım içerisinde önemli bir yere taşımıştı.

Han Mewa, H-117’ye geldikten sadece iki ay sonra, vücudunda uzun süredir var olan ve artık berbat bir düzeye ulaşan kan kanseri yüzünden ölme noktasına gelmişti. Laboratuvarda geçen sıradan bir çalışma gününün ortasında bayılıp hastaneye kaldırılan Han Mewa’nın yanına giden Maeve ve Leone, onun kendisine yapılmak istenen ve hayatını kurtarabilecek tedaviyi reddettiğini öğrendiler. Maeve de, Leone de ona hem öfkeli, hem de üzgün bir şekilde neden bunu reddettiğini sordular.

“Bu kadar kötü bir hayattan sonra artık ölmem gerektiğini biliyorum.” dedi Han Mewa, “Haddimden fazla yaşadım, artık bu evrenin bana ihtiyacı olmadığını biliyorum. İkiniz, ben olmadan birbirinize tutunarak hayatta kalabilecek hale geldiniz.” Derin bir nefes alıp verdi ve sözlerine devam etti. “Kendimi bir anne olarak görmem hadsizlik olur ama siz kesinlikle benim iki çocuğumsunuz. İkinize göstermem gereken ilgiyi ve sevgiyi gösteremedim ama siz beni çoktan aştınız. İkinizle de gurur duyuyorum ve ikinizi de çok seviyorum.” Leone Han Mewa’ya sarıldı, Maeve ise onun elini tuttu. Kimse hiçbir şey demedi o an, çünkü oradaki yoğunluğun hiçbir söze ihtiyacı yoktu.

Bu konuşmadan üç gün sonra, Maeve ve Leone, Han Mewa’nın mezarına doğru indirilişini izleyip gözyaşlarına teslim oldular. İkisi de, buradan sonrasında beraber olduklarını anlamışlardı ve ikisi de birbirlerini bırakmamaya karar verdiler.

Han Mewa’nın bıraktığı araştırma notlarını ve laboratuvarını kullanabilen araştırmacılar ve bilim insanları, onun yarım bıraktığı M-288 projesini, Valkyrie teşkilatının geri kalanından gizli bir şekilde devam ettiriyorlardı. Bazen ayrı ayrı oraya uğrayıp ne olduğunu, ne aşamada olduklarını sorsalar da ne Maeve, ne de Leone bir arada o laboratuvara giremiyorlardı. İkisi de, Han Mewa’nın anısına tek başına dahi bir yere kadar dayanabilyorlardı. Fakat işin en garip tarafı bu değildi.

Maeve, kendisinden dahi beklemediği bir şekilde Han Mewa’nın ardından yas tutuyordu. İlk başlarda klonlama projesine zarar geldiğini düşünerek üzüldüğünü zannettiği bu yas sürecini zaman geçtikçe daha iyi bir şekilde anlamlandırmaya başlamıştı. Evet, Han Mewa kendisine Leone’ninki gibi güzel bir hayat fırsatı sunmamış veya onu ait olduğu cehennemden kurtarmamıştı, ancak onun o cehennemde dahi normal bir hayat geçirmesini ve bir insan olarak kalmasını sağlamıştı. Belki bu yaptığını tamamen gerçekleştirememişti, ancak elinde olan bütün yetki ile yapabileceğinin en iyisini yapmıştı.

O geceyi, Kara Hilal’in klonlama tesisini bastığı o geceyi hatırladı. Oradan kurtarmak istediği tek kişiydi Han Mewa. Onu belki de o zamanlar asla var olmayan bir annenin yerine koymuştu, belki de sadece onun kendisine merhametli davranan iki kişiden biri olmasını bu şekilde ödüllendirmek istedi. Her ne kadar daha fazlasını yapmak istese de, onun için yapabileceği tek şey, onun Kara Hilal tarafından öldürülmemesini sağlamaktı. Kendisi, onlarla beraber yol alırken, Han Mewa’yı tamamen arkalarında, yaşaması için bir miktar erzakla bırakmışlardı. Silvar bile ona acımamıştı bildiğin.

Sonra Silvar ile ilgili başka bir hatıra geldi aklına. Onun Kilimma da Silvar olmaya yeni yeni başladığı zamanlardı bunlar. Bir gün, başarılı bir görevin parasını aldıktan sonra Matiz ile zil zurna sarhoş olmuştu Silvar. Maeve’in uyuduğunu düşünerek kendi kendine, normal bir sesle konuşuyor ve bağırmamak için çaba sarf ediyordu:

“O orospuyu hayatta bırakmamalıydık! Sırf Maeve istediği için o orospuyu hayatta bıraktım ve gidip yine bir yerlerde iş buldu! Ya biz? Bildiğin boktan bir ödül avcısıyla hiçbir bok yapamayan bir kız var ve ufacık paralara en boktan işleri yapıyorum! Hayat mı lan bu? O Kara Hilal denen pislikler de beni burada çürümeye bıraktılar resmen, lanet olsun onlara da, amaçlarına da!”

Maeve o zaman onun bu siteminin neden olduğunu anlayamamıştı, ancak şimdi neden böyle dediğini anlayabiliyordu. O zaman bile pek çok şeyin suçluluğunu hissedip üzüldüğünden, o konuşmadan sonra Kilimma da Silvar’ın hayal dahi edemeyeceği derecede iyi bir ödül avcısı olmak için deliler gibi çabalamış ve başarmıştı. Şimdi o zamanlara baktığında, amaçlarının ne kadar masum olduğunu görmüştü. “Vay be” dedi kendi kendine, “O zaman bile kafama koyduğum şeyi gerçekleştirecek kadar hırslıymışım.”

Şimdiki halini düşündü. “Pekala” dedi, “aynı hırsı gösterme zamanı.”

Kendisini bu döngüden kurtaracaktı.

Row ile yaşayacaktı.

Evreni kurtaracaktı.

Hazırdı.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir