Berdan Sarıgöl’den Saga’nın İkinci Kitabı – Universum: Havisran’ın Dönüşü 17.Bölüm

Bunu Paylaşın

On Altıncı Bölüm: Moslee (Bölüm 2)

“İnsanların iyi ve kötü kavramları o kadar yanlış, basit ve çıkarcı ki…” Moslee oturduğu koltuktan kalkıp etrafına baktı. Bu geniş ve basit odanın içerisinde hiç kimse yoktu, tam olarak istediği gibiydi yani. Ulaşmak istediği hedefleri yanında olacak ve kendisini rahatsız edip dikkatini dağıtacak insanların engellemesini istemiyordu. “Her birinin kendisine uygun bir hayatı yaşayabilecek potansiyeli ve hırsı var, ancak çoğu zaman bunu reddetmeyi seçip reddetmeyeni de kötü olarak adlandırıyorlar. Doğalarını cezalandırarak kendilerini zayıflatmayı seçip, iyi olduklarını düşünüyorlar ve bundan iğreniyorum.” Odasının duvarlarından birindeki bir çıkıntıya eliyle bastırdı ve karşısında bir tür kapı açıldı. Açılan yerden içeri girdi ve ışıkları açıp ne giyeceğini seçti. Bugün bütün Kara Hilal ile uğraşması gerekiyordu, bu yüzden buna uygun olarak yaptırdığı, morun ve yeşilin en koyu tonlarında ayrıntılarla bezenmiş hafif zırhını giydi. Zırhın tek parça olan elbise kısmı, eski devir sultanlarının kaftanlarını andıracak şekilde desenlere sahipken, omuz, dirsek, diz, göğüs parçaları ve dize kadar gelen çizmeleri tek parça ve siyah renkteydiler. Göğüs parçasının aynada sağda görünen tarafında ufak ama görünür bir Kara Hilal sembolü duruyordu: Bir çemberin içerisindeki siyah ay ve bir siyah nokta.

Giyinmeyi bitirdikten sonra odanın karşısındaki duvara geçti ve oradaki bir düğmeye basıp kapının açılmasını bekledi. Kapı açıldığında önüne çıkan asansöre bindi ve yanındaki iki özel kuvvet askeriyle birlikte aşağıya doğru inmeye başladı. Aşağıya inerken önüne çıkan manzaraya baktı. İçerisinde olduğu üs, adeta kendi başına bir şehir gibiydi. Maelstrom’un savaştan sonra bu kadar çok gelişeceğine ve Kara Hilal’in yeni ana üssüne ev sahipliği yapabileceğine kimse inanamamıştı ama gerçekleşmişti bu. Moslee, kendisinin de parmağının olduğu bu yeni, basit ama etkileyici şehre baktıkça içinde devasa bir gurur büyüyordu. “İşte gerçek başarı bu.” diyordu kendi kendine, “Gerçek zafer bu işte. İstediğin kadar gemi yok et, istediğin kadar insan öldür, istediğin kadar zengin ol, kendi izini bırakmadıkça, içerisinde olduğun evreni değiştirmedikçe bir hiçsin sadece.” Onun içerisindeki açlık, evrenleri fethetmesini istiyor olabilirdi, ancak o basit bir barbar gibi gittiği yerlerin başına geçmekle tatmin olmayacağını çok iyi biliyordu.

Asansör toplantı odasına vardı ve kapılarını açtığı gibi asansörden çıktı Moslee. Odadaki uzun ve oval masanın etrafında Kara Hilal’in on komutanı onu bekliyordu. Bu komutanların her biri, tamamıyla farklı bir birimi temsil ediyordu. Bu komutanlar, Megali öldükten sonra görüştüğü komutanlarla aynı değildi elbette, o komutanların pek çoğunun kendisinin kontrolü dışında yavaşça ortadan kaldırılmasından memnundu hatta. Bu komutanlar hakkında duydukları dahi ona ne kadar iyi olduklarına dair müthiş bir öngörü sağlamıştı. O zamanki ne yapacağını bilemeyen bir grup darbeci tipin yerine, on adet, gerçekten oldukları birimde uzman olan ve başa geldikleri günden beri işlerini muhteşem bir verim ve başarıyla sürdürebilen kişiler gelmişti. Moslee her biriyle teker teker konuştu ve her biriyle tanışmaktan samimi bir memnuniyet duyuyordu. Henüz tam olarak yönetime uygun olmadığı bir zamandaydı ve bu durum geçene dek bu kişilerle birlikte çalışacak olmaktan da gayet mutluydu.

“Pekala, şu andaki durumla ilgili her birinizin kendi biriminin görüşlerini, önerilerini ve planlarını anlatmanızı istiyorum, zira ben uzun bir süredir her şeyin karışık olduğu bir yerdeydim.” dedi Moslee, onlardan bir şeyler söylemelerini bekledi. İstihbarat komutanı olan Erica B. Klein söz aldı öncelikle:

“Şu anda, geçenlerde yaşadığımız devasa sayıdaki ajan kaybımızdan sonra olabilecek en hızlı şekilde toparlanmaya çalışıyor olsak da, bu toparlanma süreci içerisinde hala gerideyiz. Bu gerilemeyi önlemek amacıyla eğitim programlarımıza hız verdik, ancak en iyimser tahminlerle bile on yıldan önce eski durumumuza gelmemiz imkansız. Bu yüzden olan elemanlarımızı en iyi şekilde değerlendirmek amacıyla onlara verilebilecek her türlü teknolojik desteği verdik diyebilirim. İnsan ajanların yüzde seksen sekizi sahada çalışırken, geri kalan yüzde on ikisi, süper bilgisayarlar, iletişim ağları ve daha da çok yüklediğimiz görüntüleme sistemleri ile gerideki bütün hizmetleri yürütmeye çalışıyor.

Bunun dışında, kayıp olan ajanlarımızın kontrol edeceği ve zamanı gelince uyandıracağı uyuyan askerlerimizin hiçbirinden herhangi bir kötü haber gelmedi, hatta pek çoğu hiçbir şeyden haberi dahi olmadan yeni hayatlarına devam ediyorlar diyebiliriz. Emrimizle harekete geçip işlerini yapabileceklerine eminim.”

“Muhteşem.” dedi Moslee, “Gerçekten muhteşem bir şekilde çalışıyorsunuz. Bu uyuyan askerler yakında işimize yarayacak. Peki ya siz, Komutan Lioness?” dedi Moslee, sol tarafında oturan Komutan Uolwa Lioness’e döndü. Komutan Lioness durakladı, ne söyleyeceğini düşündü, sonra önündeki cep bilgisayarına bakarak konuşmaya başladı:

“Eski Universum Ordusu’ndan bize katılanlar ve onların getirdikleri ile ordumuzun ve donanmamızın mevcudiyeti yaklaşık yüzde on iki arttı. Ancak şu anda bu konuda hiçbir sıkıntımızın olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim, zira bütün evreni birleştirseler dahi onlara üstün gelebilecek durumdayız. Geliştirdiğimiz yeni gemiler ve silah sistemleri, otonom çalışan öncü avcı birlikleri ve kara savaşlarında faydamıza olabilecek yeni saldırı araçları ile gayet iyi ve güvendeyiz.

Onun dışında, orta vadede bütün evreni etkimiz altına alabilecek bir plana sahibiz, şu anda ihtiyacımız olan süre yaklaşık beş yıl-”

“Komutan Lioness,” dedi Moslee, sözcüklerinin içinden huzursuzluk sızıyordu “üzgünüm ama beş yıl beklemek gibi bir lüksümüz mevcut değil. Onları içten ele geçirme planına daha çok odaklanmamız lazım, sizin de ana ordunuzla en fazla iki yıl içerisinde büyük bir saldırıya hazır olmanız gerekiyor.”

Komutan Lioness, çekingen bir şekilde “Üzgünüm efendim, ancak bunu sormam lazım.” dedi kekeleyerek, “Neden bu kadar az zamanımız var? Karşımızda ne gibi bir tehdit mevcut ki böylesine hızlı hareket etmemiz gerekiyor?” Moslee sakince ona baktı ve oturduğu koltuktan kalktı. Herkesin onu dinlediğinden emin olduktan sonra anlatmaya başladı:

“Yıllar önce, Universum Holding’in klonlama birimi, Havisran’ın gerçek gücünü anlamak ve kontrol altına alabilmek için araştırmalara ve denemelere başladılar. Yüzlerce başarısız klondan sonra, en sonunda başarılı bir klon ve başarılı bir zaman kilidi ile evrenimizi sonsuza dek sürecek ve onların kontrolünde olacak bir zaman döngüsünün içine koymayı başardılar.

Şu anda o başarılı klon, Maeve Koavis, yeniden bütün evreni ve zamanı tehdit edecek bir şekilde geri dönmüş durumda ve her geçen gün daha da güçleniyor. Eğer onu zamanında durduramaz ve kontrol altına alamazsak, asla bu evrene isteidğimiz gibi etki edemeyeceğiz. Bizi defalarca aynı zaman döngüsü içerisinde döndürüp, istediği şekilde başarılı olana dek bütün bir evrenle oynamaya devam edecek! Buna izin vermemek için geri döndüm ve onun elinden bu gücü alarak evreni sonsuza dek özgürleştireceğim!”

Komutanların hepsi, hiçbir şey diyemeyecek şekilde donakalmıştı. Buna benzer bir deneyin hikayesini duymuşlardı elbette, ancak bunu doğrulayacak kadar kanıt sahibi olmadıklarından, bunu sadece basit bir komplo teorisi olarak değerlendirmişlerdi. Şimdi ise, Moslee ile birlikte gelen iki koruma, ellerindeki dosyaları onlara veriyordu. Bu dosyalar, gerçekten de böyle bir deneyin olduğuna dair bütün kanıtları içeriyordu artık: Klonlama deneyi günlükleri, Bilinç Biçerdöveri kayıtları, hatta bu klonlama tesisine yapılan ilk Kara Hilal operasyonundan Maeve Koavis’in Kara Hilal’e katılmasına kadar geçen sürecin detaylı bir günlüğü.

Okudukları karşısında şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez halde kalmıştı hepsi. Nasıl olmuştu da bir kişinin bu kadar kolayca anlayabildiği ve bilgi sahibi olabildiği bir şeyi kendileri bu kadar süredir kaçırmış ve hatta ellerinde olan ve kendilerine evrenin kontrolünü tamamen sağlamanın garantisini veren tek kişinin ellerinden kayıp gitmesine izin vermişlerdi? İstihbarat komutanı Erica B. Klein oturduğu yerden kalktı ve Moslee’ye dönerek “Bütün bunların arkasında siz vardınız, değil mi?” dedi sinirli bir şekilde, “Bütün bu klonlamayı, deneyleri yapan, Universum ile Kara Hilal arasındaki savaşa sebep olan, yıllardır bütün bu savaşa ve ölüme sebep olan sizdiniz, değil mi?” Moslee hiçbir şekilde bir duygu emaresi dahi göstermedi. Yavaşça ayağa kalktı ve Erica’nın yanına doğru geldi. Ona doğru eğildi ve alçak ama duyulabilir bir sesle “Evet.” dedi “Hepsi benim planımın bir parçası ve bu planı hepimizin çıkarına göre tamamlamaya çalışıyorum. Eğer istiyorsanız, yanımda olursunuz ve beraber başarılı bir biçimde her şeyi sonlandırırız.” Moslee’nin sesi gittikçe yükselmeye başlamıştı, Erica’nın omzundaki elini yavaşça ve acı vereceğine emin olduğu bir şekilde sıktı ve “Eğer istemiyorsanız, burada, şu anda son defa görüşmüş olacağız ve bunun olmasını da ben istemiyorum! Uzun süredir edindiğim en iyi ekip sizsiniz ve sizi kaybetmem ağır olur.”

Herkes düşündü. Şu ana dek zaten onunla hareket ediyorlardı ve bugüne dek muhteşem şeyler yaparak gelebilmişlerdi. Bu andan sonra da beraber hareket etmemeleri için de hiçbir sebep yoktu, Moslee’nin liderliğini kabul etmemek için de. Erica ve Moslee yerlerine oturdu ve Erica “Liderimiz Moslee’nin planı çerçevesinde hareket edecekler?” diye sordu.

Bütün eller kalkmıştı. İşin ilginç kısmı, kimse zorunlu veya korkmuş hissederek almamıştı bu kararı, aksine kalkan ellerin sahipleri tamamen güven ve gurur ile kullanmışlardı oylarını. Moslee gülümsedi ve “Hepinize çok teşekkür ederim!” dedi, “Sizin bu kararınızı asla boşa çıkarmayacağıma söz veriyorum.”

Toplantı bittiğinde Moslee, Erica’yı çağırdı ve onunla özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Henüz Moslee için inşa edilmekte olan ofisin yapımı bitmediği için toplantı odasında ikisi kalmıştı. Erica koltuklardan birine, tam olarak Moslee’ye bakabilecek şekilde oturdu ve “Benimle özel olarak görüşmek istemişsiniz efendim, sorun nedir?” diye sordu. Moslee, yüzünde üzgün bir ifade ile ona baktı ve “Bugünkü toplantıda size yaptıklarım berbattı bayan Erica, sizden çok özür dilerim.” dedi. “İsterseniz bunu telafi etmek için istediğiniz bir şeyin gücüm dahilinde gerçekleşmesini sağlayabilirim.”

Erica durdu. Böyle bir şeyi beklemiyordu bile. “Bay Moslee, teşekkür ederim bu nezaketi gösterdiğiniz için. Sizin o anda ne hissettiğinizi de anlayıp o davranışlarınızız da kabul edebiliyorum, bu yüzden özür dilenecek bir şey yok. Sizden istediğim bir şey de yok, yine de sorduğunuz için teşekkürler.” dedi ve hızlıca koltuğundan kalkıp toplantı odasından çıktı. Moslee, onun ardından bakarken “Pekala” dedi, “şimdilik bu zeki tipleri yanımdan eksik etmeyeyim de, sonrasına bakarım.”

Moslee masasından kalkıp toplantı odasının kapısına yürüdü. Kapının önünde durdu ve düşündü. Şimdi ne yapması gerekiyordu? Buraya gelmek için bile bütün bir evreni değiştirmişti, şimdi buradan sonraki hedeflerine ulaşması için ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Kendi tarafında ne olduğunu anlamıştı, ancak karşı taraftan kendisine nasıl bir darbenin gelebileceğini bilmiyordu işte. “Bunu anlamanın tek yolu var.” dedi ve kendisinin ne dediğine inanamayarak “Onunla konuşmam gerekiyor.” diye devam etti sözlerine. Toplantı odasından çıkıp odasına çıkan asansöre binip yukarı çıkmaya başladı.

Yukarı çıktıkça, ona nasıl yaklaşacağını düşünmeye başladı. Onunla konuşmayalı yıllar olmuştu ve akıl sarayını en son kullandığı zaman da Amelia’nın Megali Universum Jr’ı öldürmesinden sonra Kara Hilal yöneticileri ile konuşmasıydı. O zaman bile, bu gücünden düştüğünü hissetmeye başlamıştı, ancak şimdi ne kadar kötü olduğunu tahayyül dahi edemeyeceğini düşünüyordu. Ancak şimdi kendisini geliştirmeye vakti bile olmadığı dar bir zaman aralığına girmişti işte. Asansör odasının olduğu kata vardığında ve kapılarını açtığında, kendisini toparladı ve odasına geçip yere oturdu.

Yeni bedeninin ne kadar uyumlu olduğunu görmenin zamanı gelmişti.

Odaklanma ve uyumlanma sürecini tamamladıktan sonra akıl sarayına gelmişti işte. Eskiden muhteşem ve ayrıntılı bir mimari ile inşa edilmiş muhteşem yapılarla dolu olan bu muhteşem saray, şimdi devasa kan dalgalarıyla paramparça olmuş harabelerle dolu bir kaos diyarına dönüşmüştü. Moslee nefesini toparladı ve yavaş yavaş bu dalgaları sakinleştirip, tekrardan bembeyaz ve dalgasız bir denize dönüşmesini sağladı. Sakinleştiğini hissettiğinde, bu dalgalardan kalan harabeleri tekrardan eski hallerine döndürmeye başladı. Fakat işi bittiğinde, gördüğü şeyin artık kendisinin yaptığı bir şey olmadığını ve olamayacağını, değiştiğini fark etmişti.

Bütün yapıları tek bir hareketle dümdüz bir temel kalana dek yıktı. Biraz düşündü ve ne yapacağına karar vererek inşaatına başladı. Yapıları eskisi gibi, Atlantropa’nın altına inşa ettiği gibi eski Avrupa kültürlerinin ve mimarilerinin bir karışımı değildi, hatta tam tersine, basit, düz ve köşeli bir şekildeydi. Ayrıntısız bir şekilde yükselen, ancak hala ayrıntılı ve planlıca inşa edildikleri belli olan brutalist mimari eserleri gibiydiler. Artık eskisi gibi, insana uygun, zerafetin şekillendirdiği bir saray yoktu orada. Onun yerine geçen bina, bir saraydan çok, görünmek istemeyen bir insanın kullanabileceği bomboş bir depoydu.

“Şimdi onun yanına gitmemin zamanı, ancak öyle bodoslama girebileceğimi sanmıyorum. Olabildiği kadar hazır olmalıyım işte.” dedi ve yeni inşa ettiği sarayının tam ortasına oturarak çalışmaya başladı. Bir anda, etrafında ruhlara benzer şeyler belirmeye başladı. Moslee onların her birinin ne olduğunu anlamıştı hemencecik: Kafasının içerisindeki son seslerdi onlar. Onlarla savaşmalı ve kazanmalıydı, böylece ona hazırlıklı gidebilirdi. Etrafındaki ruhların her birine odaklanmaya başladı.

Her bir ruh, aslında var olmamış ve muhtemelen asla var olmayacak kişilerin ruhlarıydı. Asla gerçek bir yaşam sürememişler ve büyüyemeden, sevemeden, yaşlanamadan ölmüşlerdi. Onların gerçekte kim olduğunu, onlarla ilk defa karşılaştığı zamandan ve yerden olabilecek en uzak yer ve zamanda anlamıştı:

Doğduğu yer olan Masonfields’ta, ailesinin oraya taşınmasından yıllar önce berbat bir viral salgın yaşanmış, bu salgın yüzünden üç yıl boyunca hiçbir bebek doğmamış, doğanlar da en fazla bir gün yaşamıştı. Bu bebeklerin ruhlarının, kendi evine giden caddede olduğuna ve orada yaşayan herkesi sonsuza dek lanetleyeceklerine dair bir inanç mevcuttu. Ailesi, bu inancın gerçekliğine inanmamış ve bütün uyarılara rağmen oradaki evi tutmuş ve yerleşmişlerdi.

O da buna inanmamıştı, ancak şimdi kafasındaki seslerin ne olduğunu anlatabilmesinin tek ve doğru yolu buydu işte. Artık eskisi gibi sadece duymuyordu onları, görebiliyordu da. Oturduğu yerden ayağa kalktı ve gözlerini açtı. Ruhlara baktı ve “Pekala” dedi kararlı bir şekilde, “Artık bu işi sonsuza dek çözme zamanı.”

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir