Berdan Sarıgöl’den Saga’nın İkinci Kitabı – Universum: Havisran’ın Dönüşü 2.Bölüm

Bunu Paylaşın

Birinci Bölüm: Mira’nın Bulunuşu (Bölüm 1)

Megali Universum Jr’ın savaş ilanından bu yana tam beş ay geçmişti. Bu zaman içerisinde Havisran’a yeni insanlar gelmeye ve burada Kara Hilal’in karargahını Maeve’in yönergelerine dayanarak kurmaya başlamışlardı. Havisran hükümeti bu kişileri atmaya çalışsa da Antimon Adası halkı, bu yeni gelen insanların efsanevi kahraman Havisran ve onun ailesinin insanları olduğunu bildikleri için buna izin vermiyorlardı. Antimon Adası’nın Havisran Antlaşması tarafından korunan özerk bir yönetim olması da Havisran hükümetinin müdahalesini imkansız hale getiriyordu.

Maeve ve Row, bu yeni gelen Kara Hilal üyelerinin ada halkı ile kaynaşmasını, onların da kendileri ile birlikte mücadele etmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Ada insanları, onun hatırına katlanıyorlardı bu yabancılara. Amelia’nın da Antares Universum kimliğinin açığa çıkmaması için gitmesi gerekiyordu, bu yüzden bu konuda nerdeyse tek başınaydı. Row yeni gelen insanları tanıdığı için onların ada halkı ve kültürü ile kaynaşmasını ve iyi geçinmesini sağlayabiliyordu bir nebze, ancak kendisi iki tarafa da tamamen yabancıydı. Gerçekten de üzerine geçirdiği Havisran adına layık olmuştu: Herkese ve her şeye yabancıydı.

Ada halkının ona gösterdiği gizli iletim hatlarından birini kullanarak, Droplet’i adada kaldığı evin yanına dek taşımış, onun bilgisayar sistemini evin içindeki paralel bilgisayar sistemine bağlayıp, elindeki Bilinç Biçerdöveri’ni açmaya ve içindeki kodların ne işe yaradığını çözmeye çalışıyordu. Row sayesinde çipi açmayı başarmıştı, ancak içerisindeki kodların ne olduğunu ve ne işe yaradıklarını çözmeye bir adım bile yaklaşamamıştı. Yine de, bu kodların birinin bile ne olduğunu anlarsa olayı çözecekmiş gibi hissediyordu, zira çipi ilk defa taktığından beri yaptığı ve yapabildiği şeylerin buzdağının görünen yüzü olduğunu hissediyordu. Böyle bir silahın sadece basit bir kontrol aracı olamayacağının farkına varmıştı, ancak ne olduğuna ve ne olabileceğine dair hala en ufak bir fikri yoktu.

“Hangisiyle uğraşmak daha zor bilmiyorum.” dedi bir gün Row’a, beraber evlerinin terasında oturup konuşurlarken, “Kara Hilal de, Bilinç Biçerdöveri de birbirinden zor şeyler ve hangisiyle uğraşıyor olsam diğeri hep gözüme daha kolay geliyor. Sen bu konuda daha rahatsın muhtemelen, en azından sadece Kara Hilal’le uğraşıyorsun.” Row Maeve’e baktı ve ufak bir kahkaha attı, “Keşke gerçekten dediğin kadar kolay olsaydı, ancak ben de bu konuda senden farklı değilim. En azından insanlar sana bir kahraman olduğun için sana saygı duyuyorlar, bende öyle bir avantaj da yok.” dedi.

“Haklısın Row, arkamda böyle bir geçmişin avantajı var, ancak maalesef o avantaj, yanında gelen sorumluluklar ve zorluklarla karşılaştırıldığında hiçbir şey.” dedi Maeve, “Ama yine de, bu durumdan daha iyisini isteyemezdim. Yanımdasın, böylesine güzel bir yerdeyiz ve bizimle olan binlerce insan var.” Row’a tebessümle baktı ve “Sen olmasan bunların hiçbiri olmazdı Row.” dedi derinden bir minnet ile. Row’un yanakları kızardı ve “Teşekkür ederim Maeve.” dedi heyecandan ve utançtan kekeleyerek.

İkisi de, bugüne dek yaşadıkları sayesinde birbirine yakınlaşmışlardı. Row, Maeve’in o yolculuğundan sonra tanıdığı eski Maeve olmadığını ve onunla asla eskisi gibi yakın olamayacağını düşünmüştü, ancak Antimon Adası’nda geçirdikleri beş ay, onun bu fikrini değiştirmesini sağlamıştı. Maeve eski halinden farklıydı elbette, ancak bu onun tamamen insanlıktan uzaklaştığına dair bir kanıt değildi bile. Yaşadıkları, onu değiştirmişti belli ki, artık eski düşüncelerinin bir işe yaramayacağını, yeni düşüncelerle hareket etmesi gerektiğini biliyordu Maeve. Ona ilk başta her şeyi anlatamamıştı elbette, ancak zamanla, yavaş yavaş orada ne yaşadığını, geçmişinin ne olduğunu ve ne yapacağını anlatıp, onun da kendisiyle birlikte olmasını sağlamıştı.

“Yakında birbirimizden ayrılacağız Row, planın o aşamalarına gelmeye başladık.” dedi Maeve, sesinden bunu ne kadar istemediği anlaşılabiliyordu, “Ancak öncelikle yapmamız gereken bir şey var. Bu insanları tek başımıza bir araya getiremeyeceğimizi ikimiz de iyi biliyoruz. Kara Hilal’in gerçek liderine, Mira’ya ihtiyacı var. Eğer Amelia’nın dediği gibi biriyse, ona ihtiyacımız var demektir. Onu bulmamız için elimizde ne ipucu varsa kullanmalıyız.” Bu sözleri söylemesine gerek kalmamasını umuyordu aslında ama bunu yapmaya mecbur kalmışlardı işte. Aslında istediği, Mira veya Amelia’ya gerek kalmadan, kendi başlarına bu savaşı bitirip her şeyi yoluna koymaktı, ancak yanlarındaki insanlar, birkaç on gemiyle tamamen yok edilebilecek kadar azlardı. Hem bu mevcudiyet azlığı, hem de savaşmak için gerekli olan diğer şeylerden yoksunluk, onları Mira ile beraber çalışmaya mevcut kılıyordu işte. “Senin nereden başlayacağımıza dair bir bilgin var mı Row?” diye sordu. Row’dan gelen “Evet, var.” cevabıyla şaşmıştı. “Nasıl yani?” diye sordu. Row anlattı:

“Hani şu Mira’dan gelen hologramları hatırlıyor musun? Onlardan birkaçının kaynak kodlarını takip ettim ve hepsi beni aynı yere ulaştırdı. Universum-47 istasyonuna, spesifik olarak da o istasyondaki Universum-47 Öğrenme Güçlüğü Yaşayan Çocuklar İçin Eğitim Merkezi’nde. Oraya bir şekilde girebilirsek gerisinin geleceğini düşünüyorum.”

“Peki nasıl gireceğiz oraya? Şu anda herhangi bir Universum istasyonuna girebileceğimizi sanmıyorum, sahte kimliklerle bile girsek fark edilebiliriz.” diye sordu Maeve. Row’un bu konuda bir planı var olup olmadığını bilmek istiyordu. Row sadece “Han Mewa.” dedi.

Maeve bu ismi tanıyordu elbette, Universum Klon Tesisleri’ndeki o kadındı. Havisran’a son defa kontrolü vermeden önce kendisine teslim olması için yalvaran o bilim insanıydı o. Onun hala yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu aslında. “Onun bu olayla ne alakası var?” diye sordu Row’a.

“Kendisi seni görüp araştırmış sanırım, oradaki bazı dostlarım bana bu konuda haber verdiler diyelim.” dedi Row, “Kendisiyle haberleşebilme imkanımız olabilir, eğer gerçekten kendisinin etrafında dolaşan dedikodular ve senin anlattıkların doğruysa, kendisi bizi almak için harekete geçmeyi bekliyor, yani biz ona bir adım atarsak, o bize bin adım atacaktır. Ancak bu işin sadece görünen kısmı.

Tekrardan söylüyorum, bu sadece oradaki dostlarımın bana iletebildikleri, Han Mewa’nın Universum ajanları ile çok fazla iş görmeye başladığı. Bir şey sakladığı kesin, ancak ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. Yakalanan bazı görüşmelere göre, “M”, “Beden” ve “Uyku” kelimeleri yüksek sıklıkta geçiyormuş. Bunlar daha önceki birkaç gezegenler arası Universum istihbarat görüşmelerinde de geçiyormuş, bu aradığımız işaret olabilir.”

Maeve Row’un ne demek istediğini anlamıştı. Belki de bu, ellerindeki tek şans olabilirdi. “Tamamdır o zaman” dedi, “Hemen gerekli iletişimi sağlayıp hazırlanalım, bu aşamadan itibaren vaktimiz değerli.” Row da onunla aynı fikirdeydi, ayağa kalktı ve “O zaman ben dostlarıma Han Mewa’yı haberdar etmelerini söylerim şimdi.” diyerek terasın kapısından girip aşağı indi.

Maeve bir süre oturduğu yerde düşündü. Şu ana dek yaptığı şeyler, geldiği bu aşama, aldığı her karar, onu gördüğü geleceğe götürüyordu. O gelecek vizyonunu ilk görüşünden beri aklından çıkaramıyordu ve onu nasıl değiştireceğini bilmiyordu bile. Şimdilik Bilinç Biçerdöveri’nin aktif olmaması için elinden geleni yapıyordu, zira bu silahın gerçekten nelere kadir olabileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu. Belki Mira onlara yardımcı olabilirdi, belki Han Mewa bu konuda kendisinden daha fazla şey biliyordu. Şu anda, önünü görebileceği her ışık iyiydi onun için.

Hayatının daha yeni gerçek bir yöne girmiş olması ve geçmişini daha yeni kazanmış olması, onu zaten yormuştu, bir de bunun üzerine geleceğini fethetmesi gerekiyordu. Kendisinde bunu yapabilecek enerji ve güç olmadığını, yanındaki herkesi de kötülüğe sürükleyeceğini düşünürken yakalıyordu kendisini artık. Özgüveni, çipi ilk defa taktığı o günden beri sonsuza dek, geri gelmemek üzere gitmişti sanki, şu anda içerisinde olduğu kişi Maeve değil de Maeve gibi görünen boş bir kabukmuş gibi. Bir klon olduğunu öğrendiğinden beri bunu düşünüyordu aslında, klonlandığı kişiyle karşılaştığından ve onu öldürdüğünden beri bu duygular ve düşünceler onu ele geçirmişti. Her ne kadar bunlara odaklanmamaya ve hayatına devam etmeye çalışsa da, bir iş yapmadığı veya herhangi biriyle konuşmadığı her an bu duyguların ve düşüncelerin saldırısına uğruyordu. Bununla birlikte, onu etkileyen ve her gece uykusunu alamamasına sebep olan bambaşka bir rüya vardı gördüğü:

Maeve ve Row, Maeve’in akıl sarayında birbirlerine sarılmışlardı. Maeve ağlıyordu, Row’u daha da sıkı sarmaya çalışarak “Seni bırakamam Row” diyordu, “Ne olur seni kurtarmama izin ver!” Row ise ona sarıldı ve hiçbir şey demedi. Maeve gözleri sımsıkı kapalı bir şekilde ağlamaya devam ederken Row’un kollarının yavaş yavaş gevşediğini ve kendisini sarmayı bıraktığını hissetti. Gözlerini açtı ve Row’un ellerinden kaymaya başladığını görüp onu tutmak için çabaladı, ancak başaramadı ve Row yere düşerken o da çöküp Row’un artık hiçbir tepki vermeyen vücudunu kucağına alıp ağlamaya devam etti. Akıl sarayından çıktıklarını ve gerçekliğe döndüğünü hissediyordu.

Etrafında ölü Kara Hilal ve Universum askerleri vardı sadece. Neler olduğunu anlamamıştı, ancak bunu kendisinin yaptığına emindi. Etrafına baktı, çöldeydi. Kırmızı tonlarındaki kumları ve iki güneşin aydınlattığı masmavi gökyüzü, düşen savaş gemilerinin arkalarında bıraktıkları dumanlar ve tozlarla kaplanıyordu. Row’a son bir defa baktı ve bıçağını alıp kalbine sapladı.

Maeve bu rüyada gördüğü gezegenin Maelstrom olduğunu anlamıştı. Bu gezegen, Universum’un kontrolünden çıkıp Kara Hilal ile müttefik olduğunu ilan edeli bir ay bile olmamıştı, hatta Kara Hilal için savaş gemileri yapabileceklerine dair söz vermişler ve inşaata başlamışlardı. Muhtemelen Universum’un ilk saldıracağı yerlerden biri olacaktı, zira iki taraf arasındaki sınır sistemlerinden biriydi. Ancak bunun nasıl rüyasında yaptıkları ile bağlantılı olabileceğini anlayamamıştı. Acaba rüyasının gelecekte olanlarla bir ilgisi var mıydı? Acaba rüyalarını bir kehanet olarak değerlendirmesi gerekiyor muydu? Gerekiyorsa bile, bununla ne yapmalıydı? Bu kehanetlerde gördüklerini gelecek olarak kabul edip hayatına devam mı etmeliydi, yoksa bu gördüklerini olası bir gelecek olarak kabul edip, buna karşı çıkmak için çalışmalı mıydı? Peki cidden bunları düşünecek vakti var mıydı?

Maeve ayağa kalktı. Terastan adaya hakim bir manzarası vardı, bu manzaraya bakarak düşünmeye başladı: Acaba bu ada ve bu gezegene yaptıkları şeyler, gerçekten de sonuçları değiştirebilecek miydi? Gerçekten de, başından beri amaçladığı barışa kavuşabilecekler miydi? Bununla ilgili aklındaki plan, o andan itibaren şekillenmeye başlayacaktı. Pek çok fedakarlık gerektiren ve zorluklarla dolu olan bir plan. Bu plan için iki şeye ihtiyacı vardı ve cep bilgisayarından gelen bildirim, ilkini edinmeye dair bir yolun açıldığına işaretti. Terastan aşağı indi ve evinin arka kapısından başlayan iletim hattına girerek Droplet’e doğru koşa koşa ilerledi. Droplet’e girip, bilgisayarının başına geçene dek heyecandan kalp krizi geçirmek üzereydi. Sonunda bir yol bulunmuştu.

Bilgisayar, on iki saatlik on yedi oturumdan sonra, en sonunda başarılı bir şekilde Bilinç Biçerdöveri’nin bütün kilitlerini kırıp, bütün kodları ve programları Maeve’in önüne sermişti. Maeve ana dosya isimlerine baktığında, şu ana dek o çipin içerisinde kullandığı ve yaşadığı her şeyin, çipin asıl amacı ve gücü karşısında hiçbir şey olduğunu görmüştü. Bu çipin ve içindeki Bilinç Biçerdöveri’nin amacı, Maeve’in kendisini ve evreni kontrol edebilmesini sağlamak değildi. Çipin amacı, Universum’un Maeve’i kontrol edebilmesi de değildi.

Çipin ve programların asıl amacı, evrenler arası kapılar açıp, açılan bu kapıları kullanıcının istediği gibi kontrol edebilmekti. Bunu yapabilen ana programın izleri, nasıl oluyorsa Mira Kalinmann ve Amelia Kalinmann isimlerine işaret ediyordu. Bu iki kişinin başka bir evrenden geldiğini zaten biliyordu, o zaman Universum’un elinde onların evrenler arası geçişlerini sağlayan kodlarının ne işi vardı? Her ne dönüyorsa, bunda bu ikisinin suçu olmadığı ortadaydı, hatta kodlarının Bilinç Biçerdöveri içerisinde olması, bu durumda kurban olduklarının göstergesiydi. Zira kodlarının bu silahın içine işlenmiş olmasından dolayı sürekli bu zamanı yeniden başlatma döngülerinden etkilenmişler ve bu yüzden bir türlü bir ilerleme kaydedememişlerdi. Bunun ne kadar farkındalardı bilemezdi Maeve, ancak bundan kurtulmaları gerektiğini biliyordu. Sonra aklına bir fikir daha geldi.

“Droplet, senden bir ricam olacak.” dedi Maeve Droplet’in sesle kontrol mikrofonuna doğru, “Acaba şu çözdüğün kodlar içerisinden şu işaret ettiğim kodu alıp, bu koda dayanarak Universum istasyonlarının veritabanlarını Alt UniNet üzerinden tarar mısın?” Mira’nın olduğu kodu işaretledi ve Droplet’in o işaretlenmiş kodu kopyalayıp işleme başlamasını seyretti. Eğer hesapları doğru çıkarsa, bu sayede Mira’nın gerçekten nerede olduğunu ve ne durumda olduğunu bilebilirdi. Row’a güveniyordu, ancak onun “dostları”nın güvenilirliği şüpheli ve güvenilmezdi. Bu yüzden elinde ikinci bir bilgi kaynağı olması, doğrulama açısından doğru ve olumlu bir hareket olacaktı. “Size istediğiniz bilgiyi bir buçuk saatte verebileceğimi tahmin ediyorum.” dedi Droplet. Maeve yüzünde bir gülümseme ile “Tamamdır, işini doğru bir biçimde yapman, hızlı bir biçimde yapmandan daha önemli şu anda.” dedi ve yerinden kalkarak “Yer bilgilerini direkt olarak cep bilgisayarıma aktar.” diyerek Droplet’ten çıkıp evine döndü.

Eve döndüğünde Moslee’nin iletişim cihazından kalktığını ve kendisine doğru geldiğini gördü. “Maeve, sanırım bulduk!” diyordu heyecanla, “Şüphelendiğim gibiymiş, gerçekten de anahtar kişi Han Mewa’nın ta kendisiymiş. Mira’nın anahtarı kesinlikle onun elinde ve onun sayesinde Mira’ya ulaşıp bunu başlamadan bitirebiliriz!” Maeve sevgilisinin heyecanına sevinmişti, “arkadaş”larının da gerçeği anlatmış olmasından dolayı içi rahatlamıştı. “Peki tam olarak neresi olduğunu biliyorlar mı, sana bununla ilgili herhangi bir şey söylediler mi?” diye sordu Row’a. Tam bu soruyu sorduğu anda da cep bilgisayarına bir bildirim geldi. Bilgisayarı cebinden çıkarıp baktığında istediği şeyi almış olduğunu anladı. Row ona “Hayır, onlar da tam olarak bir yer söylemediler.” diyince de bilgisayarın ekranını Row’a çevirdi ve “Ben biliyorum.” dedi.

“Nasıl buldun bunu?” diye şaşırdı Row, Maeve onun şaşkınlığıyla eğleniyordu her zamanki gibi. “Droplet Bilinç Biçerdöveri’ni kırdı, ben de onun içinden Mira Kalinmann’a ait olan kodu çıkardım ve izini sürüp buldum.” dedi Row’a ve “Eğer Han Mewa’ya kadar yaklaştılarsa, onlar da Mira’yı bulabilir, bu yüzden hızlı olmalıyız ve buradan sonrası ile ilgili kimseye bilgi vermemeliyiz. Mira bizim elimizde, bizim yanımızda olmalı, yoksa barışa ulaşmakla ilgili hiçbir umudumuz kalmaz.” diyerek üzerini değiştirmeye başladı. “Universum-47 buradan uzakta, bu yüzden acele bir şekilde gitmemiz gerekiyor! Droplet’i hazırla da çıkalım, kaybedecek bir dakikamız bile yok artık!” dedi ve Antimon Adası halkının ona hediye etmiş olduğu esnek polikarbon vücut elbisesini giydi. Üzerine yine ada halkının onun için yaptığı siyah, hafif koruyucu zırhını giydi ve gerekli olan bütün eşyaları toparladı. Odasının penceresinden son bir defa baktı şehre ve “Oluyor artık.” dedi.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir