Berdan Sarıgöl’den Saga’nın İkinci Kitabı – Universum: Havisran’ın Dönüşü 3.Bölüm

Bunu Paylaşın

İkinci Bölüm: Mira’nın Bulunuşu (Bölüm 2)

Droplet, Universum-47’nin yirmi iki numaralı hangarına doğru yavaş yavaş inişini yapıyordu. Aracın kaydı, UniDei04 olarak göründüğü için kayda göre şekil vermeleri zor olmamıştı, zira Droplet’in orijinal kaydı da UniDev03p olarak geçiyordu. İki araç arasındaki fark, isimlerinden fazla değildi, bu yüzden bu iki aracın kayıtları ya bir tutulur, ya da zaten fark etmez denerek istenilen şekilde alınırdı. Bu Maeve ve Row’un birkaç haftadır kullandığı, ucuz ve verimli bir yöntemdi, en azından aracın her yerine taktıkları yansıtıcılardan daha ucuz ve güvenilirdi. Universum ne kadar araç geçişlerini kısıtlamaya çalışıyorsa, Maeve, Row ve onlar gibi onlarca kişinin bu kısıtlamalardan geçmesi çok daha kolay oluyordu.

Hangara inişlerini tamamlayıp, gerekli bütün işlerini yapıp hangarın ana kapısında onları bekleyen araca bindiler. “İyi günler sevgili yolcular, sizi nereye götürmemi istersiniz?” dedi şoför, yaşlı ve yorgun yüzlü, gri saçlı ve bıyıklı, tonton birisiydi. Gözlerinde, iyi ve mutlu bir hayat yaşamış olduğuna dair o güzellik ve parlaklık vardı, belli ki hayat üzerine ne atmışsa onları severek karşılamıştı.

“Eski Çocuk Hapishanesi’ne.” dedi Maeve, “Orada tanıdığım birinin çocuğu var ve onu evlat edinmeye geldim. Burası hakkında duyduklarımızı düşününce, onu daha önce almamız gerektiğini düşünüyorum ama bugüne nasip oldu işte.” Şoför bunun üzerine yüzünde merhametli bir gülümseme eşliğinde “Sizi temin edebilirim ki, burası hakkında duyduklarınız çoğunlukla abartılı yalanlardan ibaret.” dedi gururlu bir sesle, “Ancak buraya çocuk evlat edinmeye gelen insan sayısı çok azdır, bu yüzden bunu demenize şaşırdım.” Row şoförden bir şeyler alabileceğini düşünerek “Peki oradaki çocuklarla ilgili bir şeyler biliyor musunuz?” dedi merakla. Şoför bu çifti sevmişti belli ki, “İnanın bana, oradaki çocukların hepsi muhteşem birer yıldız tozu. Onları neden böyle bir kötülüğün içine gönderdiklerini anlayamıyorum, özellikle de o şirret kadının müdürlük yaptığı böylesi bir hapishaneye.” dedi üzüntü ile, “Bence hiçbir çocuk, ne yaparsa yapsın böyle bir şeye maruz kalmamalı. Ailesizlik cidden çok kötü.”

“Bilirim.” dedi Maeve, sessizce, “Ben de ailesiz büyüdüm, hatta böyle bir hapishane bile cennetti o günlerde. Matthew ve ailesi olmasa burada olamazdım.” Row da onu başını sallayarak onayladı ve bir süre daha konuşa konuşa yol alıp Universum-47 Öğrenme Güçlüğü Yaşayan Çocuklar İçin Eğitim Merkezi’ne vardılar. Maeve ve Row şoföre teşekkür edip ücretini ödeyerek araçtan indiler.

“Pekala Row,” dedi Maeve, “sen buranın veritabanıyla ilgilen. Ben de Han Mewa hanıma ufak bir ziyarette bulunacağım.” Row onaylar biçimde başını salladı ve Maeve’in yanından ayrıldı. Maeve ana kapıdan içeri girdi ve danışmaya doğru yöneldi. Danışmada evren içerisinde fazla görülmeyen, medeniyetle fazla ilgili olmayı sevmeyen Anthrofai türünden bir kişi duruyordu. Üzerinde belli ki hiçbir giysi yoktu, zira hiçbir giysi yapımcısı bu türün duygusal olarak kararsızlaştıkça ısısı artan bedenlerine dayanabilecek bir kumaş üretememişti.

Ancak onun için sorun değildi herhalde, zira her ne kadar danışma standının arkasında olsa da, bedeni tıpkı o bulutsular gibi çeşitli renklerde hafif hafif parlıyordu. Bilerek mi böyle yapmıştı bilinmez ama zayıf, genç bir kadın gibi şekillendirdiği bedeni, bu renk cümbüşüyle birlikte muhteşem görünüyordu. Bu görünüş, Maeve’in daha önce sadece Row’a duyduğu bir heyecanı ve arzuyu tetiklemişti. Maeve yüzünün kızardığını hissetti. Danışma standına yaklaştı ve daha bir soru sormadan “Sizden çok özür dilerim hanımefendi.” dedi danışmadaki Anthrofai, “Sizin bu kadar kolayca tetikleneceğinizi bilsem daha farklı bir görünüşe bürünürdüm.”

“Sorun değil.” dedi Maeve, “Eğer sizin hakkınızda okuduklarım doğruysa, az önce gördüklerim benim duygularımın yansımasıydı, değil mi?” Anthrofai onu onayladı ve “Sanırım eşinizden dolayı iyi biliyorsunuz bu durumu Bayan…” Sessizleşti, bir süre ne söyleyeceğini bilemedi, sonra Maeve’in ona cebinden çıkardığı sahte kimlik kartını işaret etmesiyle olayı anlayıp “…Euphoria.” diye cümlesini tamamladı. Şimdi biraz daha normal ve rahat görünüyordu, soluk petrol mavisine bürünmüştü bedeni, dört adet olan parlak beyaz gözleri Maeve’i incelemeye devam ediyorlardı. “Ben de Ika’i Maxim. Memnun oldum Bayan Euphoria.” diyerek elini uzattı, Maeve de o elini sıktı.

“Yanlış görmediysem, Antares Universum adına geldiniz, değil mi?” dedi Maxim. Maeve onu başını sallayarak onayladı. “Demek ki bunu bu yüzden danışmaya koydular, herkesi rahatça okuyabiliyor diye. İyi ki Row yerine ben geldim, yoksa o daha çabuk etkilenir ve aralarında anlamsız bir dövüş başlayabilirdi.” dedi Maeve kendi kendine, sonra zırhının kemerinde bulunan genişçe bir zarfı alıp Maxim’e uzattı.

“Bunu Han Mewa’ya verebilir misiniz? Onunla görüşmeden önce bu belgeyi okumasının gerekli olduğu söylendi bana.” dedi Maeve. Maxim zarfı alıp “Tamamdır, kendisine iletiyorum hemen. Siz isterseniz burada oturup bekleyin.” diyerek bekleme odasını gösterdi. Maeve de “Teşekkür ederim Maxim.” diyip bekleme odasına yöneldi ve odanın kapısından içeri girdi. Odanın içinde, televizyonun yönünün tersindeki bir koltuğa iyice yaslanarak oturdu. Cep bilgisayarında ne olduğunu kameraların görmesi imkansızlaşmıştı böylece. Bunun rahatlığıyla cep bilgisayarını çıkardı ve plan girişlerini gözden geçirmeye başladı.

Birkaç dakika sonra, içeriye bir çocuk girdi. İyi giyimli, düzgün görünüşlü bir erkek çocuğuydu. Üzerinde okul üniforması, sırtında kendisine ağır geldiği çok belli olan bej renkli bir çanta vardı. Çocuk çantayı zorlukla da olsa sırtından çıkarıp yere zarifçe indirdi, Maeve’in karşısındaki koltuğa oturdu ve ona bakmaya başladı.

“Ne oldu?” dedi Maeve, çocuğun ona bakmasından rahatsız olmuştu, “Neden bakıyorsun bana?” Çocuk ona bakmaya devam ediyordu, sanki onu tanıyormuş gibiydi. Çocuğun yüzünde ilginç bir ifade vardı, sanki bir çocuk değil de o çocuğun yüzünde gizlenen bir yetişkin vardı o ifadede. “Sen kimin çocuğusun?” dedi Maeve, belki bu şekilde muhabbet edebilirdi.

“Cidden annemin dediği kadar varsın, bir insan gibi konuşmayı bilmiyorsun.” dedi çocuk, “Onu öldürmeye geldin, değil mi?” Maeve onun kim olduğunu anlamıştı, Han Mewa’nın bir çocuğu olmasının biyolojik olarak imkansız olduğunu bildiği için bu çocuğun evlatlık olduğunu da anlamıştı. “Hayır ufaklık” dedi Maeve, “onu öldürmem, bana yaptıklarından sonra büyük bir merhamet gösterisi olur. Ondan alacağım bir şey var sadece, bunun için geldim.” Çocuk anlamamıştı, ancak korkmuştu. “Benden bir canavarmış gibi bahsetti, değil mi?” dedi Maeve ve yavaşça çocuğa yaklaşmaya başladı, “Elimde dünyaları yok edebilecek, evrenin sonunu getirebilecek bir gücün olduğundan ve bunu yapabileceğimden korkuyor, değil mi?” Çocukla arasındaki mesafe iki adım iken durdu ve “Beni bu hale getiren annendir, onun korktuğu tek şey de budur zaten. Tahmin edeyim, kendisini çocuklardan uzak tuttuğunu ve sonra da seni görünce değiştiğini falan da söyledi mi?” Çocuk artık iyice korkmuştu, sadece evet manasında başını sallayabildi.

“Tahmin etmiştim.” dedi Maeve, “Demek ki hayatında ilk defa bir çocuğa dürüst davranabilmiş. Onun için iyi bir gelişme, en azından seni gerçek bir anne gibi büyütebilecektir.” Yavaş adımlarla koltuğuna gitti, oturdu ve cep bilgisayarına bakmaya geri döndü. Çocuğun kendisinden zaten korkuyor olması garibine gitmişti, ancak şimdi bir daha asla kendisine yaklaşamazdı herhalde. “Baksana, sana bir soru soracağım. Bana dürüst olacağını biliyorum.” dedi Maeve ve “Burası normal halkın dilinde hala Universum Çocuk Hapishanesi olarak geçiyor, öyle denince de burası gibi güzel bir yer beklenmez haliyle. Annen mi değiştirdi burayı?” diye sordu.

Çocuğun gözleri parlamıştı bu soru karşısında, “Evet!” dedi heyecanlı ve sevinçli bir şekilde. Maeve çocuğun yanına gitti ve önünde diz çökerek “Teşekkür ederim, onda bir şeyleri iyiye götürme azminin var olduğunu gördüm sayende.” dedi en sevecen sesiyle. Çocuk Maeve’in yüzüne baktı. Az önce, daha önce Han Mewa ile televizyonda gördüğü o boş gözler yoktu sanki, onların yerine gerçekten az önce yaptıklarından pişman olan birinin gözleri vardı. Ne olmuşsa, Maeve’in içindeki insanı görebilmişti Leone. Bu an, aklında fazlasıyla parlak bir anı olarak yer edecekti.

Bir süre sonra, Maxim kapıdan girdi ve Maeve’e “Bayan Mewa sizi bekliyor, beni takip edin lütfen.” dedi. Maeve bilgisayarını kapadı, yerinden kalktı ve Maxim’i takip ederek Han Mewa’nın odasına doğru yürüdüler. “Umarım görüşmenizden olumlu bir sonuç alırsınız Bayan Koavis.” dedi Maxim, “Yaptığınız şeye daha fazla katkı sağlamak isterim.” Maeve Maxim’in omzuna dokundu ve “Yanımda senin gibi birisi iyi olabilir, işten çıktığında konuşalım.” dedi ve kapıdan içeri girdi.

Kapı kapanınca, Maeve bu ufak odaya baktı bir süre. Açık mavi duvarların çevrelediği bu ufak odada, herhangi bir genel müdürün odasında görülebilecek hiçbir şatafatlı eşya yoktu. Büyükçe bir masanın üzerinde, üç ekrandan oluşan bir sistem vardı sadece, arkasındaki duvarda da bir harita mevcuttu. Han Mewa, bu haritanın ardında, ekranlardan kafasını kaldırmış, karşısındaki Maeve’e bir hayalet görmüş gibi bakıyordu.

“Merhaba Han,” dedi Maeve sükunet dolu bir sesle “görüşmeyeli çok uzun zaman oldu. Burada güzel şeyler yaptığını görüyorum.” Han Mewa, Maeve’in böyle bir şey söyleyebileceğini beklemediğinden şaşkınlıktan donakalmıştı. “Merhaba Maeve.” diyebildi kekeleyerek, sonra biraz kendini toparlayıp “Benden intikam alacağını düşünmüştüm. Olan o kadar şeyden sonra bana hala böyle şeyler söyleyebiliyor olman inanılmaz.”

Maeve, Han Mewa’nın karşısındaki sandalyelerden birini işaret edip, “Oturabilir miyim?” diye sordu. Han Mewa başıyla onay verdikten sonra o sandalyeye oturdu ve “Oğlun Leone Ursula ile tanıştım, çok tatlı ve zeki bir çocuk.” dedi, “Beni ona anlatmışsın demek.”

“Evet.” dedi Han Mewa, “Anlattım seni Maeve. Onunla konuştuğunu gördüm, ona ne anlattın peki?” Maeve gülümsedi ve “Her şeyi. Senin tarafından gördüğü olayı, benim tarafımdan da görmesini sağladım. Fakat merak etme, onu sana karşı doldurmadım. Hatta senin buraya ve ona yaptıklarını görünce mutlu bile oldum.” dedi. Derin bir nefes aldı ve “Sana gelme nedenim, burada tuttuğun birini almak.” dedi sakince. Han Mewa “Nedir bu alman gereken kişi?” diye sordu korka korka, fakat Maeve’den aldığı yanıt onu şaşırtmıştı:

“Annemi almaya geldim, Mira’yı.”

“Nasıl yani, onun burada ne işi var ki?” diye sordu Han Mewa, “Ben burada öyle birini hiç görmedim.” Maeve onun şaşkınlığının dürüstlüğünü anlayabiliyordu, bu yüzden bununla ilgili başka bir ipucundan yürümeye karar verdi. “Peki, Universum’un buraya getirdiği ve gizlilik kodu A+ olan herhangi bir şey var mı?” diye sordu. Han Mewa biraz düşündü, sonra birden “Evet var öyle bir şey!” dedi, “Burada müdür yardımcısı olduğum zamanlarda böyle bir şey gelmişti. Ne olduğunu sorduğumda herhangi bir cevap alamadım, ancak bu şeyi güvende tutmam için bana ve buraya devasa paralar vermişlerdi. Demek ki, bana verilen bu şey, Mira Kalinmann’ın uykudaki bedeniymiş.”

“Nasıl yani, senin bundan haberin var mıydı?” dedi Maeve, “Gerçi sen eski bilim insanısındır, bu konuda illa ki bir şeyler duymuşsundur. Peki, bunun nasıl olduğuna dair bir bilgin var mı?”

“Birkaç şey toplayabildim, ancak sana tam olarak net bir bilgi veremem.” dedi Han Mewa ve devam etti, “Bildiklerime göre, Mira Kalinmann, Havisran Antlaşması’ndan yüz elli yıl sonra yakalanmış ve kendisini bir tür uyku durumuna sokmuş. Bu uyku durumunu çözmeye çalışan Universum’a bağlı bilim insanlarının hiçbiri başarılı olamamış, bu yüzden çeşitli yerlerde, bir tür plasenta benzeri yapıyla dolu bir tankta saklanan bedeni, üç senede bir yer değiştirerek buraya kadar geldi. Hatta buraya geldiğinden bu yana üç sene geçti bile, bugün yarın onu alırlar. Eğer onu uyandıracak bir yolun varsa yap bunu, ancak bilmelisin ki her zaman senin ve onun peşinde olacaklar.”

“Sen orasını merak etme.” dedi Maeve sakince, “Ben bu tarz riskleri çoktan hesaplayıp önlemimi aldım. Bana sadece nerede olduğunu söyle.”

“Binanın beşinci hangarla direkt bağlantısı olan bir deposu var, o deponun K10 rafında, özel bir kasada tutuluyor.” dedi Han Mewa, “Kasanın şifresi 9009. Ancak onu çıkarabileceğinden şüpheliyim, zira bir buçuk saat sonra depo tamamen kapanacak ve içerisindeki savunma sistemleri harekete geçerek içinde kalan kim varsa temizleyecek.”

Maeve gülümsedi, yavaşça ayağa kalktı ve cep bilgisayarını açıp ekranını Han Mewa’ya döndürdü. “Merak etme” dedi, “Biz bu riskleri çoktan hesapladık.” Han Mewa, Maeve’in gösterdiği bilgisayar ekranına baktığında çok şaşırmıştı. Row, kasayı çoktan açmış, Mira’nın içerisinde olduğu tankı dikkatli bir biçimde alıp götürmeye başlamıştı bile. “Sen nasıl-” diye şaşırmışken Maeve keyiflenerek “Yalnız çalışmıyorum artık.” dedi ve “Hoşçakal Han Mewa, merak etme. Bu görüntüleri sildiğin sürece kimse yaptığımız şeyi bilmeyecek.” diyerek odadan çıktı.

Biraz sonra, Droplet’te buluşan Maeve ve Row, aldıkları bu tankı incelemeye başlamışlardı. Maeve ve Row tankın kontrollerini, Droplet’in bilgisayarına bağlayıp şifrelerini kırmaya çalışıyordu, bir saat geçmeden başarılı da olmuşlardı. Tank açıldığında, Mira’nın cansız ve soluk bedenini görmüşlerdi.

“Onu nasıl diriltebileceğimiz hakkında bir fikrin var mı?” diye sordu Row. Maeve gördükleri konusunda düşünüyordu, sonra birden aklına yapabileceği tek şey geldi. Mira’nın bedenine yaklaştı ve ensesine baktı, orada bir bağlantı yerinin olduğunu gördü.

“Row, bana İnsanlararası Bağlantı Aleti’ni getirir misin?” dedi, “Çabuk ol lütfen!” Row hemen Maeve’in dediği aleti getirdi ve ona verdi. Maeve aletin çıkış kablosunu Mira’nın ensesindeki bağlantı yerine, giris kablosunu da kendi ensesindeki bağlantı yerine taktı. Zırhının göğüs kısmında olan gizli bir cebi açmak için sağ göğüs plakasına iki defa hafifçe vurdu ve açılan bölmeden çipi aldı. Çipi ensesinde, bağlantı yerinin yanındaki slota taktı ve çipin aktifleşmesine izin verdi.

Biraz sonra, çipin ana kontrolünü ele geçirdiğinde, Mira’nın bedeninin yavaş bir şekilde de olsa zamana direndiğini görebiliyordu. Bunu kullanarak, Mira’nın içindeki nanorobotları, süreci tamamen geriye çekmeleri için yönlendirdi. Kendi içinden bir şeylerin koptuğunu hissedebiliyordu, ancak duramazdı. Mira’nın bedeninin tekrardan canlanmaya başladığını görebiliyor ve hissedebiliyordu ama bunun gerçekten işe yarayıp yaramadığını bilemiyordu. Bağlantı kablosunu çıkardı ve çipi slottan ayırıp zırhının göğüs bölümündeki gizli cebe geri koydu ve sağ göğüs plakasına bir defa hafifçe vurarak bölmenin kapanmasını sağladı.

Mira’nın bedeni hala hareketsizdi. Rengi düzelmiş, az önce bir deri bir kemik olan beden, normal, canlı bir insanın bedenine dönüşmüştü. Ne Maeve, ne de Row bunun gerçekten işe yaradığından hiçbir şekilde emin değillerdi, sadece dikkatlice izliyorlardı.

Birden Mira’nın gözleri açıldı ve derin bir nefes alıp vererek yeri göğü inleten bir çığlık attı.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir