Berdan Sarıgöl’den Tefrika Bir Bilimkurgu Novella – Universum: Maeve Koavis’in Kayıtları 10.Bölüm

Bunu Paylaşın

Dokuzuncu Bölüm: Havisran’ın Yürek Burkucu Destanı (Kısım 1)

[UYARI: “Havisran’ın Yürek Burkucu Destanı” başlığıyla anlatılan kısımlar, Maeve Koavis’in hikayesiyle doğrudan ilgili değildir ve bu şekilde değerlendirilmemesi tavsiye edilir. Deneyimleyenin Maeve Koavis’in okuduklarıyla bağlantı kurabilmesi ve anlayabilmesi amacıyla hikayenin Universum Kültür Yayınları aracılığıyla yayınlanan versiyonu yerine, Maeve Koavis’in Universum-001 istasyonundaki Levra Sahaf isimli dükkandan aldığı, Şirket Öncesi Dönem’e ait kitap baz alınacaktır. Bu kitap, Universum Kültür Kurulu tarafından akademik personel harici okuyucular için uygunsuz bulunmuştur, deneyimleyenin buna dikkat etmesi önemle rica olunur.]

Annelerim, beni ne olarak görüyorsunuz?

Bir savaşçı olarak mı?

Bir silah olarak mı?

Bir evlat olarak mı?

Ben kimim peki?

Çocuk mu?

Kadın mı?

Kahraman mı?

Katil mi?

Her bir soru kafamda yankılandıkça, her birine cevap bulmam daha da güçleşiyor. Sanki olmamam gereken bir dünyadayım ve geçirdiğim her saniye, bu gerçeklikle beni dövüyor. Her şeyi unutmak ve buradaki insanlardan biri olmak istiyorum sadece, ancak bunun imkansız olduğunu biliyorum. Bana buralarda Havisran derler, yabancı demektir.

Ben iki annenin kızıyım, her zaman anneme çekmişimdir. Hangisine olduğunu asla bilemedim, zira ikisi de çoğu zaman benzer davranışlar gösterirdi. Ancak aralarında bazı farklar da her zaman vardı. Bir annem barışçıydı, her zaman konuşmaktan ve anlaşmaktan yanaydı. İnsanların sevgi ile yönlendirilebileceğini, herkesin affedilebileceğini düşünüyordu hep.

Diğer annem ise savaşçıydı. Hayatı boyunca savaşarak ilerlediği için bu yolun doğru olduğuna, insanların sadece kendilerinden büyük bir güce karşı duydukları korku ve arzularla yönetilebileceğine inanıyordu. Her ne kadar bana karşı bunu göstermese de anlıyordum; o, ben ve annem hariç herkesten korkuyordu. Bu yüzden hiç kimseye dost gözüyle bakamıyordu.

Peki ben hangi anneme daha çok benziyordum? Görünüş olarak bunun yanıtını vermem kolaydı, savaşçı annemin görünüşünü birebir almıştım neredeyse, ancak onun kadar kısa boylu değildim. Aksine, barışçıl annem gibi uzun ve zariftim, hatta gençken bu zerafetimle bir dansçı olabileceğimi bile düşünmüştüm. Elbette bu hayallerim, sonradan gerçekleşen olaylarla sonsuza dek içimde ukde kalacak şekilde yarıda kaldı.

Ancak kişiliğimin hangi anneme daha çok benzediğini sorarsanız, orası biraz karışıktır. Hem barışçıyım, hem de sevdiklerimi korumak için savaşabilecek biriyim. Hem diplomatım, hem de askerim. Savaşçı annem kadar korkmuyorum insanlardan, ancak barışçı annem kadar da güvenemiyorum onlara. Onlar için savaşabilirim, ancak bunun için sebebe ihtiyacım var. Bu sebebin gelmesi, ilk olarak anlatmam gereken şeydir.

Ben, Terra isimli bir gezegende, Antimon Adası denen bir kıtada doğdum. Doğduğum yerdeki kişiler, dış dünyalardan gelen işgalciler tarafından yok edilmeyen son insanlar olduklarını anlatırlardı. Dış dünyalardaki işgalcilerin onlara Lider Klishe’nin ismiyle hitap ettiğini söylerlerdi. Annelerimin bana anlattığına göre, kendileri de bu işgalcilerden kaçarken Antimon Adası’na gelmiş, önceleri buradaki insanlar onları işgalcilerle karıştırsa da beraber işgalcileri kovmayı başardıktan sonra onlara güvenip burada yaşamalarına izin vermişler, ben de bundan bir sene sonra doğmuşum zaten.

Barışçı annem, burasının kendi memleketlerine çok benzediğini, bu yüzden en rahat yaşamı burada kurabildiklerini anlatmıştı. Onun dediğine göre, ikisi başka bir evrende doğmuşlar, büyümüşler, evlenmişler ve kendi evrenlerindeki kötülüğü yendikten sonra başka evrenlerdeki kötülüğün peşine düşmüşlerdi. Yolculukları, onları buraya getirmişti.

“Burada bize benzer canlılar bulmuştuk, annen onlarla beraber savaşmayı uygun görüp beni de bu konuda ikna etmişti. Onlara kendilerini korumayı öğrettik, ancak onlar edindikleri her şeyi birer işgalci olmak için kullandılar. Biz de şimdi olabildiğince diğerlerine yardım ediyoruz.” diye anlatırdı savaşçı annem. İkisinin de bu konuda pişmanlıkları olduğuna emindim, ancak o çocuk aklımla bu pişmanlığın ne kadar büyük olabileceğini tahmin bile edemezdim.

İkisi de, beni eğitmek için ellerinden geleni yaparlardı. Barışçı annem, bana kendi geldiği evren de dahil olmak üzere, farklı evrenlerin hikayelerini anlatıyor, doğal ve insani bilimler hakkında dersler almamı sağlıyordu. Ona göre, eğer bir savaşçı olacaksam, kafası boş bir asker gibi olup kötü insanların çıkarları için boşu boşuna ölmemeliydim. Bunun için bana gördüğüm dünyadan daha büyük bir şeyi göstermeye çalıştı hep. Kendi anne babasının yaşadıkları, kendisinin ve annemin yaşadıkları, gördükleri, hissettikleri, değiştirdikleri ve değiştiremedikleri her şeyi anlatıyordu. “Annen unutmayı seçti, ben hatırlamayı seçtim. Aramızdaki denge budur, gerekli yerlerde ona hatırlaması gerekeni hatırlatıyorum, o da gerekli yerlerde unutmam gereken şeyleri unutmamı sağlıyor.” demişti konuşmalarımızdan birinde.

Savaşçı annem, beni de ada insanları ile birlikte, adanın orta meydanında her sabah yapılan antrenmanlara götürüp katılmamı sağlardı. Onunla birlikte, hem onun evrenindeki, hem de bu evrendeki pek çok savaşma türünü öğrenmiştim. Bu savaşma türleri, ufak çetelere karşı koymadan devasa orduları bir grup insanla yenebilmeye kadar pek çok tekniği içeriyordu. Her gün, paylaşılan bir korkuya karşı geliyorlardı beraber: Dış dünyadan gelen Dia kolonisinin onları yok edeceği korkusu.

Her gün, bu korkumuzu daha da güçlendirecek haberler alıyorduk. İnsanlarımızın olduğu her gezegene bu dış dünya insanları saldırıyor ve onları yavaş yavaş, acılar çektirerek yok ediyorlardı. Bazı gezegenlerde insanlarımızın köleleştirildiğini, hatta başka gezegenlere yapılan saldırılarda asker olarak kullanıldığını bile duymuştuk.

Duyduğumuz haberlere tepkilerimiz bizi yavaş yavaş ayırmaya başlamıştı bile. Bazılarımız direkt teslim olmanın en iyi yol olduğunu, dış dünyalılarla birlikte çalışabileceklerini düşünüyorlardı. Düşünceleri naifti maalesef, zaman onlara bunun mümkün olmadığını acı bir şekilde gösterdi. Bir diğer grup ise ilk saldırıyı yapan tarafın biz olmamız gerektiğini, Dia kolonisini yenersek diğer kolonilere karşı hakimiyet kurabileceğimizi savunuyordu. Dedikleri doğruydu, ancak ne biz, ne de onlar hazır değildik o zamanlar. Bu düşünce akımları gelip geçti akan beş yıl ve olan savaşlarla.

On altı yaşıma geldiğimde, iyi eğitimli, umutlu ve sağlam bir savaşçı olmuştum. İki annemin de gurur duyduğu, mükemmel bir çocuktum adeta. O gün olacak şeyler, büyük bir zincirin ilk halkalarıydı sadece ve ben bunu o zaman fark edecek durumda değildim maalesef.

Doğum günümdü. Oradaki arkadaşlarımla birlikte bir parti düzenlemiş ve beraber dans edip eğlenmiştik. O günlerde de bana Havisran derlerdi, ancak bu bir isimden çok, hoş ve incelikli bir lakaptı. Onların arkadaşı olmama rağmen bir yabancı olduğumu ve yerimi bilmem gerektiğini hatırlatan bir lakap. Onların beni sevdiğine emindim, ancak bazı şeyleri sevgi bile aşamazdı. Sevgi, aşamadığı şeyleri belki zamanla eritebilirdi, ancak bunun için kimsenin yeterli zamanı yoktu, özellikle de annelerimin.

Eve geldiğimde ikisi de bütün eşyalarını toparlamışlardı. Etrafta koşuşturuyorlar ve toparlanacak başka şeyler var mı diye bakıyorlardı. “Ne oluyor?” diye sordum ama ikisi de beni duymadı. Birkaç defa daha sorduktan sonra sinirlenip “Durun!” diye bağırdım. İkisi de durdular ve bana baktılar. “Ne oldu kızım?” dedi barışçıl annem.

“Asıl size ne oluyor? Neden her şeyi toparladınız? Nereye gidiyoruz?” dedim duraksamadan. Barışçıl annem, o an, hayatım boyunca ilk defa bana bir şey diyemedi. Ağzına bir şeyler gelir gibi oldu, ancak diyemedi. Savaşçı annem ise, gayet dürüst ve soğuk bir sesle “Burayı kurtarmaya gidiyoruz. Dia’ya saldıracağız.” dedi sadece. Onlara baktım, sanki delirmişlerdi o an gözümde. “Ama oraya giderseniz geri dönemezsiniz! Daha da kötüsü, ölürsünüz! Neden gidiyorsunuz ki? Burada kalalım işte, burayı savunalım! Burası size yetmiyor mu? Ben size yetmiyor muyum?!” Sözlerimin sonuna doğru ağlıyor ve bağırıyordum. Sinir krizleri geçiriyordum adeta. Barışçıl annem de bana sarılıp ağlamaya başlamıştı. Fakat beni şaşırtan, savaşçı annemin gözlerinden akan yaşlardı.

“Biz…” dedi, “Biz burada senin için kaldık kızım. Artık gitmemiz ve bu halka borcumuzu ödememiz lazım.” Her sözünde daha da ağlamaklı oluyordu. “Geri döneceğiz, ancak bunun için önce kral Morta Dia’yı devirmemiz ve Dia kolonisini bitirmemiz gerek. Bugün bize güveniyorlar kızım, eğer başarılı olursak, gelecekte yabancı olman daha kabul edilebilir olacak.”

İkisi de bu son cümlenin ne kadar kötü ve derin olduğunu iyi biliyorlardı. Belki benimle ilgili hiç böyle planları bile olmamıştı, ancak hayat onlara yine yabancılık çekmeyi uygun görmüştü. Bana o zamana kadar göstermemeye çalışmış olsalar da anlıyordum bunu. İkisi de, oldukları hiçbir ortama ait olamamışlardı, buna alışıklardı. Ancak benim bunu yaşıyor olmama üzülüyorlardı. “Peki” dedim onlara, gözyaşlarımı silip “Ben burada sizi beklemeyeceğim ama.”

İkisi de bana şaşkınlıkla baktılar. Onlara dönüp, kendimden emin bir şekilde şöyle dedim:

“Başarısız olursanız, sizi ben kurtaracağım.”

Hiçbir şey demediler, sadece birbirimize sarıldık. Eşyalarını alıp çıktılar. Arkalarından el sallamak bile istemedim, o an içimden gelmedi. Geri gelecekler diye düşünüyordum, neden el sallama gereği duymalıydım ki?

Geri gelemediler.

Sadece haberleri geldi.

Barışçıl annem esir olmuş, savaşçı annem ölmüştü.

Kral Morta Dia, Antimon Adası’nı “buradaki en güçlü iki savaşçı artık yok” diyerek serbest bırakmıştı. Bu, onun hayatının hatası olacaktı. Ben onun hayatının hatası olacaktım. Hayatımı, Dia kolonisinin ve diğer dış dünya katillerinin düşüşünü gerçekleştirmeye adayacaktım.

Kalan bütün arkadaşlarımla ve ada halkıyla vedalaştım, gereken bütün eşyalarımı ve silahlarımı aldım ve yola çıktım. Farkına vardığımız, ancak ifade edemediğimiz basit bir gerçek yüzündendi bu yola çıkmam: Morta Dia’nın ateşkesi geçiciydi ve tekrar saldırmadan önce buna hazırlık yapmalıydık. Bu yüzden, bütün bir gezegeni dolaşacak ve bulabildiğim bütün insanları Antimon Adası’na getirip orayı bir savunma hattına çevirecektim.

İlk olarak adanın batısındaki Dağınık Topraklar’da kalan kabilelere gittim. Orada karşılaştığım manzara inanılmazdı. Kabilelerin birbiriyle alakası yoktu, her biri birbirinden farklı ve neredeyse hepsi birbirine düşmandı. Buradaki insanları birleştirip Antimon Adası’na yönlendirmem, maalesef ki konuşmayla mümkün değildi, ancak onların saygısını kazanmanın bir yolu vardı.

Kabilelerden biri olan Mittseka’nın az dışında bir Dia birliğinin ana duvarlara karşı yürüdüğünü gördüm ve gizlice oraya doğru yürümeye başladım. Eğer annemin bana öğrettikleri doğruysa, çok ufak bir hamle dizisiyle bu birliği parçalara ayırıp yenmemiz mümkündü. Bunun için riskli bir şey yapmaya karar verdim ve ufak tabancamı çıkardım. Yanımdan geçen askerlerden birine nişan alıp ateş ettim.

Askerin yere düşmesine tepki verecek vaktim olmadı, zira bunu görüp bana doğru yönlenmeye başlamışlardı. Anında ters yönlerine doğru gizlice ilerlemeye başladım, ateş ettiğim yerde beni bulmalarının imkansız olması gerekiyordu. Tam karşılarına geçince kemerimde olan bir ses bombasını alıp ortalarına attım. Bomba patlayıp onları sağır ederken bir kişiyi daha vurdum. İyice kafaları karışmıştı, her tarafa dağılmışlardı. Kabile duvarlarının üzerinde duran askerler de bunu görmüştü, birden saldırıya başlamışlardı.

Dia birliğinin kafası iyice karışmıştı, artık hiçbir şekilde nereye ne tepki verebileceklerini bilmiyorlardı. Bundan yararlanmak isteyen Mittseka askerleri, kabile duvarlarıyla aralarındaki korunun içine önceden kazıldığını fark ettiğim tünellerden çıkıp birliğe saldırmaya başlamışlardı. O sırada beni gören Mittseka askerlerinden biri yanıma koştu. “Burada ne yapıyorsun? Çabuk içeriye gel!” diyerek beni tünellerden geçirmeye başladı. Beraber kabileye ulaştığımızda, dış duvardan gelen askerler zaferlerini kutluyorlardı.

Yüksek rütbeli olduğu giyiminden belli olan bir asker bize yaklaştı ve “Plebian, bu kız nereden geldi? Hangi akla hizmet aldın bu yabancıyı?” Diye bağırdı. Adının Plebian olduğunu anladığım bu asker hiçbir şey diyemedi, bu yüzden kontrolü elime aldım ve “Onun neden beni buraya aldığını bilemem ama benim buraya gelme sebebim size yardım etmektir.” Dedim, sonra kendimi tanıttım: “Antimon Adası’ndanım, bana Havisran derler. Geçenlerde Morta Dia’ya saldıran iki annenin kızıyım.”

Yüksek rütbeli asker bana baktı. Duyduklarına doğal olarak inanamamıştı, fakat yine de fevri davranışın gereksiz olduğunu biliyor olmalıydı, zira yanımdaki askere “Kendisini sorgulayıp gerçeği anlayana dek onu misafirhanemize götür.” dedi, tam ikimiz de giderken bana dönüp “Bugün bizim misafirimizsin, umarım yarın da seni misafir edebiliriz.” diyerek yanımızdan uzaklaştı.

Askerin de eşliğiyle bir hücreye kapatıldım. “Tamamdır,” dedim kendi kendime “yarın bir şekilde çıkacağım.” Yorgundum, burada olan saatlerimde yapabileceğim en iyi şeyi yapıp uyudum. Sabah kapımdaki gardiyan parmaklıklara vurmasa uyanamazdım herhalde, bir hücreye göre çok rahattı orası. Gardiyanın uyandırmasıyla birlikte ayağa kalktım. Hücrenin kapısı açıldı ve üstüm arandı. Aramadan temiz çıktıktan sonra, iki asker eşliğinde hücreden çıkıp kabilenin askeri meclisine gittik.

Askeri meclis, kabilenin ileri gelen beş generalinden oluşuyordu. Bu beş general, bütün bir kabilenin her türlü fonksiyonunu kontrol ediyordu. Bu kabilenin halkı için gayet normal bir yönetimdi anlaşılan, zira bu konuda gerçek bir itiraz görünmüyordu. Ben getirildiğim yeri incelerken, generallerden biri yanıma geldi ve “Sizi bekliyorduk, Havisran.” dedi incelikle. Diğer dört general de olayı anlamamıştı, o general “Dünkü Dia birliğini yenmemizi nasıl sağladınız?” diye sordu.

Ben ise, gayet kendimden emin bir şekilde açıkladım ne yaptığımı:

“Kabile duvarlarınızın az ötesindeki koruluklarda ilerlerken bir Dia birliğinin geldiğini gördüm. Birliğin orta yerindeki bir askeri vurarak dikkatlerini çekip, onların dağılmasını sağladım. Sağ olsunlar, sizin askerleriniz de duvardan bunu görüp ateş ederek iyice Dia birliğinin kafalarını karıştırdı, sonra da koruluğun içindeki tünellerden çıkıp gerisini hallettiler zaten.”

Generaller bir süre birbirlerine baktılar, sonra biri öne çıkıp “Peki siz buraya neden geldiniz?” diye sordu. Ben hepsine baktım, benden gelecek olası cevapları hesaplamaya çalışıyorlardı. Onların bu fikirsizliği çok hoştu, ancak bundan keyif alacak zamanım yoktu. Niyetimi net bir biçimde açıkladım:

“Bütün insanları birleştirerek Dia denen bu tehditi sonlandırmak. Burası gibi askeri açıdan iyi bir kabile, bu planda önemli bir yerdedir. Kabul ederseniz bugün başlarız, kabul etmezseniz savaşa ve geleceğe sizsiz yol alacağız.”

Generaller, dediklerime fazlasıyla kızmışlardı. Biri “Böyle bir ergenin peşine düşemeyiz, yapmayın! Bize dediklerini duydunuz, değil mi?” diye bağırdı, diğerleri de ona katılıp kendi aralarında bağıra bağıra tartışmaya başladılar. Yanlarına kadar gelip barışçıl bir biçimde onlarla konuşmaya çalışmam işe yaramamıştı anlaşılan, bu yüzden yanımda olan tek silahı, yani annemden kalma ince kalem bıçağını alıp, basit ve zarif bir hamleyle o ilk generalin boğazına dayadım.

“Generalim, sizi bilmem ama ben bu pisliklerin hesabına annelerimi kaybettim. Siz belki bilmezsiniz, buradaki tek kabile siz değilsiniz. Eğer buradan çıkmak istemiyorsanız, bunu tek hamlede ayarlayabilirim. Ancak ne buranın halkını, ne de diğer halkları sizin kıçınızın keyfi için feda etmeyeceğim.” dedim sakin ve fısıldamaya yakın bir sesle, “Bunu ne olarak anlayacaksanız anlayın, ancak hiçbirimizin inkar edemeyeceği bir düşman yaklaşıyor. Eğer sizi bu düşmana karşı zorla birleştireceksem, öyle olsun.”

Diğer generaller gevşedi ve askerlerine silahlarını indirmelerini emretti, ben de rehin aldığım generali bıraktım. Biri öne çıktı ve “Havisran, seninleyiz.” Diyerek diz çöktü, ardından diğer generaller de diz çöktü. Savaşçı annemin korkudan kastettiği buydu işte, benden korktukları için yanıma gelmişlerdi. Eğer bu insanları kurtarmak için gereken onların korkusunu kullanmaksa, bunu sonuna dek kullanacaktım. Girdiğim yolun beni gerçekten nereye götüreceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir