Berdan Sarıgöl’den Tefrika Bir Bilimkurgu Novella – Universum: Maeve Koavis’in Kayıtları 11.Bölüm

Bunu Paylaşın

Onuncu Bölüm: Havisran’ın Yürek Burkucu Destanı (Kısım 2)

[UYARI: “Havisran’ın Yürek Burkucu Destanı” başlığıyla anlatılan kısımlar, Maeve Koavis’in hikayesiyle doğrudan ilgili değildir ve bu şekilde değerlendirilmemesi tavsiye edilir. Deneyimleyenin Maeve Koavis’in okuduklarıyla bağlantı kurabilmesi ve anlayabilmesi amacıyla hikayenin Universum Kültür Yayınları aracılığıyla yayınlanan versiyonu yerine, Maeve Koavis’in Universum-001 istasyonundaki Levra Sahaf isimli dükkandan aldığı, Şirket Öncesi Dönem’e ait kitap baz alınacaktır. Bu kitap, Universum Kültür Kurulu tarafından akademik personel harici okuyucular için uygunsuz bulunmuştur, deneyimleyenin buna dikkat etmesi önemle rica olunur.]

Antimon Adası’nın batısındaki Dağınık Topraklar’daki kabileleri birleştirmek için çıktığım yolculuk, bir yıl sonra tamamlanmıştı. Kalan her insan, benim rehberliğimde bir efsaneye, Antimon Adası’na doğru yol alıyorlardı. Her bir insanın güvenle adaya varmasına dikkat ediyordum, zira bu insanların her biri, büyük bir türün yaşaması için inanılmaz öneme sahipti.

Açıkçası, Mittseka kabilesinin beni kabul etmesinden sonra her şey çok kolay oldu. Zira, Dağınık Topraklar içerisindeki tüm kabileler içerisinde en dayanıklı olan Mittseka’ya bile on iki senedir kazanamadıkları bir zaferi kazandırmıştım. Bunun etkisi ve Havisran ismi ile ilgili olan çeşitli kehanetler bile bana bu konuda kimsenin kolay kolay edinemeyeceği bir ayrıcalık kazandırmıştı. Bu ayrıcalığı sonuna dek kullanmış ve dediğim gibi, sadece bir senede bütün kabileleri Antimon Adası’nda toparlamayı başarıp, onları da adadaki diğer insanlar gibi eğitmeye başlamıştım.

Mittseka içerisindeki askerler, bütün adayı inceledikten sonra burayı nasıl savunabileceklerine dair planlarını bana sunmaya başlamışlardı bile. Açıkçası söyledikleri planın hiçbir biçimde benim aklıma gelmediğini söylersem yalancı olurum, ancak bunu kabul ettirebilmem için Dağınık Topraklar’ı birleştirip onların lideri konumunda gelmem gerekiyormuş demek ki. O zaman, güçlü olmanın insanların seni dinlemesi için ne kadar gerekli olduğunu anlamıştım. Fakat gerçekten ne kadar güçlü olduğumu gördüklerinde, kimse beni dinlemek istemeyecekti.

Neyse, bu kadar ileriye gitmeden önce size Mittsekalıların planından bahsedeyim:

Antimon Adası, bir koyu haricinde tamamen tırmanılması zor falezlerle çevrili bir kıtadır. Bu kıtanın sıradağlarla bölünen yapısı, güvenliğin sağlanması için istesek de yaratamayacağımız bir avantajı veriyordu bize. Bize ise, bu doğal savunmayı güçlendirecek birkaç şey yapmak kalıyordu.

İlk olarak, yüksek falezlerin içerisine gözlem ve savunma bölmeleri inşa edecektik. Sonrasında, herhangi bir tırmanışın veya hava saldırısının önlenmesi için sıradağlara hava araçlarını etkisiz hale getirecek silah sistemlerini yerleştirecektik. Bunlar savunmamızın ilk halkası olacaktı.

Eğer bunları aşarlarsa, savunmamızın ikinci halkası, ilk halkadan geçenlere çeşitli gerilla taktikleriyle saldırmak olacaktı. Kolay ulaşım ve müdahaleyi sağlamak için, bütün bir adaya ulaşabilecek bir tüneller sistemi yapmamız gerekiyordu. Bunları yapmamız için ne kadar zamanımız olduğunu sorduğumda adalıların ve Mittsekalıların bana verdiği cevap üç aşağı beş yukarı aynıydı: Dört yıl.

“Üç yılda bitirmeliyiz, bunu sağlamak için diğer insanları da bulup buraya getirmemiz lazım. Bunu benimle birlikte yapabileceğine inandığım bir kişi var.” dedim oradaki herkese. O kişi ortaya çıkarken, herkes onun kim olduğunu keşfetmenin şaşkınlığı içerisindeydi. “Merhaba Amelia. Dönmene sevindim.” dedim karşımda duran barışçı anneme.

Barışçı annem bana gülümsedi, ancak bir şey demedi. El sıkıştık ve geldiği gibi yerine döndü. Mittseka generallerinden biri bana dönüp “Ona güveniyor musun Havisran?” Diye sordu endişeyle. Hiçbir şey demedim, dememe de gerek yoktu.

Onun kim olduğunu çok iyi biliyordu.

Onun kim olduğunu herkes çok iyi biliyordu.

Onun kim olduğu, ne yaptığı ve ne yapamadığı ortadaydı.

Ancak benim ona soracağım sadece bir soru vardı:

“Annem nerede?” diye sordum evimize geri dönüp yalnız kaldığımızdan emin olduğumda. Uzun süredir sinirden bu kadar gözüm dönmemişti, onun ne yaptığını veya ne söylediğini anlayamayacak duruma gelmiştim. Sinirim geçtiğinde gördüğüm şey şaşırtıcıydı:

Yerdeydi. Yere oturmuş, sırtını duvara dayamış, ağlıyordu. Ağzından sadece tek kelime, tekrar tekrar çıkıyordu:

“Kurtaramadım. Kurtaramadım. Kurtaramadım. Kurtaramadım…”

Kimi kurtaramadığını anında anladım. Sakinleştim yavaş yavaş, sonra onun yanına oturup ona sarıldım. Bir süre ikimiz de hiçbir şey demeden, sessizce ağladık. O da, ben de bu noktada birbirimize söyleyeceğimiz herhangi bir sözün zaten açık olan yaralarımıza tuz basıp bizi daha çok acıya sürükleyeceğinin farkındaydık. Bir süre de olsa, hiçbir şey demeyip bu sessizlikten yararlandık.

Barışçıl annem kendini toparladı. Bana baktı ve önce benim gözyaşlarımı, sonra da kendi gözyaşlarını sildi. Derin bir nefes alıp verdi, sonra tavandaki bir noktaya bakıp, dalgın bir biçimde anlatmaya başladı her şeyi:

“Seninle ayrılmamızdan bir ay sonra Morta Dia’ya ulaştık ve kendimizi onun yanında birer cariye olarak aldırmayı becerdik. Planımıza göre, Morta Dia’yı zehirleyecek, ayarladığımız bazı askeri yetkililerle birlikte Dia kolonisinde kaos çıkarıp ordunun bununla uğraşmasını sağlayacaktık. Bu sayede insanları kurtarabilecektik. Ancak cariyelerin arasındaki tek casus biz değilmişiz. Meğer Morta Dia’nın en sadık generali Maxwell Universum’un eşi Melissa Universum, cariyelerin arasına karışıp kim var kim yok bakıyormuş. Nasıl olduysa bizi fark edip eşine anlatmış, bizi yakaladılar beklemediğimiz bir anda.

Oradan sonra annene ne yaptılar bilmiyorum ama beni bir yere kapattılar. Öyle bir yerdeydim ki, ne anneni, ne de seni hissedebiliyordum. Her şeyden ve herkesten uzaktım, bir böcek bile yoktu hücremde. Bir tüpün içerisinden günde iki defa yemek ve su veriyorlardı bana, onu yaparken bile hiçbir şekilde bir canlı etkileşimi almamama özen gösteriyorlardı. Bana verdikleri ceza buydu işte; beni benimle sonsuza dek yalnız bırakmak.”

“Peki oradan nasıl kaçtın da beni buldun?” diye sordum meraktan. Anlatmaya devam etti:

“Kaçmadım, bildiğin beni bir gün hücreden çıkardılar, eşimi öldürdüklerini söylediler ve beni bir bataklığa attılar. Oradan sürüne sürüne Dağınık Topraklar’a vardım ve senin topladığın kabilelerden birine rast geldim. Onlar sağ olsun sana kadar sağ salim gelebildim.”

Hiçbir şey demeden ayağa kalktım ve mutfağa gittim. Buzdolabına baktım, buraya baksın diye emanet ettiğim arkadaşım bize hazmer bırakmıştı. “Anne, arkadaşım hazmer yapmış, gel yiyelim.” dedim, o da ayağa kalkıp yanıma geldi. Beraber sofrayı kurduk ve yemek yedik.

Yemek boyunca birbirimize dediklerimize dikkat ettik, üzücü şeylerden bahsetmek istemiyorduk ikimiz de. Eski günlerimizden bahsedip gülüştük ve her şey normalmiş gibi davrandık. Buna ikimizin de ihtiyacı vardı, bu yüzden bundan yararlanabildiğimiz kadar yaralandık. Belki de ilk ve son defa normal bir anne ve kızı gibi yemek yiyip konuştuk.

Ertesi gün, evimizi tekrardan aynı arkadaşıma bırakıp, gerekli eşyaları yanımıza alıp yola çıktık. Yolculuğumuzun bu seferki amacı, Antimon Adası’nın doğusundaki Antik Şehir’in kalıntılarını kendine ev bellemiş olan insanları yanımıza alıp onları adaya götürmekti. Eğer oradan gelen insanların dedikleri doğruysa, orada bizi bekleyen yaklaşık iki milyon insan vardı. Annem için ne kadar önemliydi bunlar bilmiyorum ama benim için kesinlikle önemliydi her biri o zamanlar. Hala gençtim ve idealist bir ruhum vardı sonuçta.

Açıkçası, doğuda neler yaptığımızdan öyle uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok. Antik Şehir’e vardığımızda gördüğümüz bütün insanları yanımıza almıştık bildiğin. Batıdaki gibi itirazlar, sorgulamalar veya kendimizi kanıtlama gereklilikleri yoktu yani, aksine oradaki insanlar bizim kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi duyunca herkes yanımızda oluyordu. Gezegenin her yanından gelmiş ve bu yıkıntılara iltica etmişlerdi, bu yüzden Antimon Adası gibi bir yer onlar için var olan son cennetti. Bu cennetten gelen kim olursa olsun, yanında olup hayatlarını kurtarmak, onlara göre en mantıklı seçenekti zaten.

Böylece, doğudaki Antik Şehir’e sığınan iki milyonu geçkin insanın da gelişiyle birlikte, Antimon Adası’nı savunacak sistemi inşa etmeye başlamıştık. Gelen herkes, hiçbir bahane veya mazeret sunmadan, günde en az üç saatlerini bu işe vererek çalışıyordu. Özellikle Antik Şehir’den gelen insanlar, bıraksak durmadan, dinlenmeden bütün hattı kendileri bitirmeye çalışacaklardı. Sayelerinde, savunma sisteminin inşasını tam olarak planladığımız şekilde ve sürede, tamı tamına üç yılda bitirmiştik. Mittsekalı generallerle istişarelerimizde gelecek yıllarda bu sistemde ne geliştirmeler yapabileceğimize dair konuşmaya devam ediyorduk.

Her ne kadar annem de olsa, bu konuşmalara katılmasına izin vermiyordum onun. Onun yarattığım bu yeni cennette bir söz hakkının bile olmasını istemiyordum. O başarısız olmuştu benim için, bu yüzden onu hala yargılıyordum kafamda. Onun söyleyebileceği hiçbir fikir, sunabileceği hiçbir öneri önemli değildi benim için, hatta gücüm yetse onu eve kapatır, hiçbir şekilde dışarı çıkarmazdım bile. Ona karşı olan kinimin haddi hesabı yoktu o zamanlar ve o da bunun farkındaydı.

Fakat bu istişareler için dışarıdan bilgi gelmesine de ihtiyaç vardı, zira her ne kadar yaklaşık altı milyon insanı bir kıtaya taşımış olsam da, Dia kolonisi bununla ilgili hiçbir hamle yapmıyordu bize. Ben de annemle beraber bir casus ekibini gidip bizim için bilgi toplamakla görevlendirdim. Onların dediklerine göre, Dia’nın halkı terk ettiğimiz yerlere yerleşip orada kendilerine yerleşim birimleri kurmaya başlamışlardı. Bu ilk başta tehlikeli gelmese de, Dia’nın bütün gezegeni istediğini ve eninde sonunda Antimon Adası’na saldıracağını biliyorduk. Ancak neden bunu hemen yapmadıklarını anlayamıyorduk. Muhtemelen büyük ve bitirici bir saldırı planlıyorlardı ve buna ne kadar hazır olduğumuzu bilmemiz lazımdı, ancak ufukta bu büyük saldırıya dair hiçbir şey yoktu.

Böylece beklediğimiz ve paranoya içerisinde yüzdüğümüz on yıl geçip gittiğinde anlamıştım Dia’nın asıl taktiğinin ne olduğunu. Bizi büyük bir konvansiyonel saldırıdan önce, bu şekilde bekletip zayıflatarak savunmalarımızın düşmesini sağlayacaklardı. Planları işe de yarayabilirdi açıkçası, takdir etmeliyim ki beni de etkilemeyi başarmışlardı.

Antimon Adası Halk Meclisi’nin onuncu yıllık toplantısında bu konuyu konuşurken bir anda kapıdan barışçı annem içeri girdi ve korumaları aşıp yanıma geldi. Ona karşı çıkacağımı bildiği halde “Bugüne dek beni dinlemeyi reddettiğiniz için bu haldesiniz, bu yüzden lütfen bir defa da olsa beni dinleyin!” diye bağırdı bütün meclise.

O anın çaresizliğiyle karşı çıkmadık hiçbirimiz ve ona olabileceğim en resmi şekilde “Buyurun bayan Amelia, konuşun. Fikrinizi dinlemeye hazırız.” dedim, yüzümde ve sesimde hiçbir duygu ifadesi yoktu. Barışçı annem bakındı, herkesin onu dinlediğine emin olduktan sonra konuşmaya başladı:

“Bu adanın dışında ne olduğunu gerçekten anladığımı düşünüyorum ve bunu sizinle ayrıntılı olarak paylaşmamın zamanı artık geldi. Öncelikli olarak, Dia kolonisinin ordusu düşündüğümüz kadar düzenli değil, bu yüzden düşündüğümüz gibi bir savaşta yenilmeleri mümkün değil.

Dia ordusunun içerisinde çeşitli generallerin başlarında oldukları askeri birimler var, bu birimler her ne kadar kral Morta Dia’ya bağlı olsalar da, en ufak güç kaybında onu devirip gelebilecek yeni kral olmaya veya onu destekleyerek bütün koloniyi arka plandan yönetmeyi hedefliyorlar. Mittsekalılar dediğim düzeni iyi anlarlar, zira bir dönem onlar da bu karışıklıktan geçmişlerdi.

Bu generallerin pek çoğu bize saldırmama konusunda kararlı, biri dışında: Dia ordusunun bilimsel araştırmalarla ilgili biriminin başındaki general olan Maxwell Universum. Bu kişinin diğer generallere karşı ne yapacağını bilemem ama bir şekilde diğerlerinin desteğini almadan bize saldırmaya çalışacağı kesin. Eğer edindiğimiz bilgiler doğru ve yeterliyse, elimizdeki savunma sistemindeki silahlar, üzerimize gelecek ordu için yeterli olmayacak.

Buradan sonra yapmamız gereken iki adımlı bir plan öneriyorum size: İlk olarak, elimizdeki silahları, getirmeyi başardığımız planlar ve örneklerden yararlanarak yenilemek, ikinci olarak da bunların ötesinde bir savunma kurabilmem için bana izin vermeniz. Eğer bu konuda bana güvenebilirseniz, bunu aşabilir, hatta uzun vadede Dia’nın ve diğer insan kolonilerinin zulmüne sonsuza dek engel olabiliriz!”

Generallerin pek çoğu ikna olmuştu bile, ancak bu konuda kesin bir fikir vermek için erken olduğunu düşünüyorlardı, açıkçası ben de aynı fikirdeydim. “Öneriniz ve planınız için teşekkürler bayan Amelia, ancak sizin geçmişinizdeki başarısızlıkları ve planınızı destekleyecek kanıtları dikkate alarak, bu konuda size güvensizliğimiz sebebiyle uygulama için bir süre daha beklemeyi uygun gördük.” dedim aynı soğuk, ifadesiz ve resmi ses tonuyla. Mittsekalı generaller, adalı meclis üyeleri ve Antik Şehir’den gelen temsilciler de aynı fikirde olduklarını ifade etmişlerdi.

Barışçıl annem, anlayışlı bir şekilde “Pekala, sizden daha fazlasını da isteyemem zaten.” dedi ve sonra “Ancak uzun süredir üzerimde olan kısıtlamayı, en azından Antimon Adası dışı için kaldırmanızı talep ediyorum.” şeklinde bir istekte bulundu. Bu isteğin bana bir meydan okuma olduğunu anlamamak için burada yaşamamış olmak lazımdı herhalde.

Düşündüm. İsteseydim, yine geçmişini bahane ederek bu talebini reddedebilir, onu ada içerisinde etkisiz bir kişi olarak tutmaya devam edebilirdim ve kimse de bana karşı çıkamazdı. Ancak bunu yapacak nefreti ve arzuyu bulamadım içimde. Geçirdiğimiz son on yıl, barışçıl anneme karşı tuttuğum kini eritmişti resmen, hala ona soğuk davranıyor olsam da, yine de eskisi gibi kızgın değil, aksine anlayışlıydım.

“Ben bayan Amelia’nın talebinin makul olduğunu ve kabul edebileceğimizi düşünüyorum, sizin fikirleriniz nedir sevgili temsilciler?” Dedim ve diğer temsilcilerin ne diyeceğini bekledim. Bir süre birbirleriyle konuştuktan ve durumu değerlendirdikten sonra benimle hemfikir olduklarını ve barışçıl anneme ada içerisinde aynı kısıtlamaları ikinci bir emre kadar devam ettirmeyi, ancak ada dışında tamamen özgür olabileceğini kabul ettiklerini söylediler. Böylece barışçıl annemle on senedir yaşattığım küslüğümü de resmi olarak bitirmiştim.

Eve gittiğimizde anneme sarıldım ve ağlamaya başladım. “Özür dilerim anne, özür dilerim” diyordum sadece, başka ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Annem ise bana daha sıkı sarıldı, saçlarımı okşadı ve “Özür dilemene gerek yok hayatım, sen yapman gerekeni yaptın.” dedi, “Asıl benim senden özür dilemem gerekir. Seninle gurur duyuyorum kızım.”

İkimiz de, on sene sonra, tıpkı on sene öncesi gibi normal bir anne ve normal bir kız çocuğu gibi davrandığımız, normal bir akşam yemeği yedik ve bu sefer eskiyi, yeniyi, acıyı, sevinci, kısaca her şeyi konuştuk. Bu ikimizi de daha mutlu etmişti açıkçası, uzun süredir bu kadar birbirimize açık olamamaktan iyice yıpranmıştık.

İnsan ilginç bir varlık, bazen bütün yaşamının tehdit edilmesi, sürekli bir savaş hali ve başından sonuna kadar hep birilerini kaybetmiş olmak, annenle olan ilişkinin bozulması kadar seni yıpratamıyor. Güçlü bir çocuk olsam da çocuktum işte, böyle bir ihtiyacın yoksunluğu beni içeriden tüketmişti o zamana dek ve bunu her türlü şekilde telafi etmeye hazırdım. Neyse ki, gelecek yıllar içerisinde birkaç küçük saldırı dışında barış hüküm sürdü ve biz de bunu fırsat bilip daha normal bir hayat yaşayabildik.

Ancak annelerimden aldığım bir özelliği keşfettim zaman içerisinde: Bedenimi her açıdan kontrol edebiliyordum. Bunu söylediğimde annemin verdiği tek yanıt “Biliyordum” olmuştu ve ondan sonra yaptığı tek şey beni bu kontrolü tamamen sağlayabilmem için eğitmek oldu. Onun eğitimi sayesinde, tıpkı o ve savaşçı annem gibi sonsuz yaşama adım atmıştım. Eğitimimiz bittiğinde, bir gece bana savaşçı annemi tekrardan hissedebildiğini ve onu aramaya gideceğini söyledi.

Ertesi sabah bana yıllar önce kabul etmediğimiz planın bütün ayrıntılarını içeren bir dosya verdi, eşyalarını son kez topladı, bana son kez sarıldı ve benimle son kez vedalaşıp gitti. Onu bir daha asla göremedim.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir