Berdan Sarıgöl’den Tefrika Bir Bilimkurgu Novella – Universum: Maeve Koavis’in Kayıtları 14.Bölüm

Bunu Paylaşın

On Üçüncü Bölüm: Bilinç Biçerdöveri

Başlamıştı işte. Birden gelen bir atak gibi başlamıştı, sanki aşağıdan gelen enerjinin aynısı, bu sefer kafasının içinden çıkıp, aşağıdaki enerjinin tersi yönüne akarak onunla kavga ediyordu sanki. Gözlerinin önünden kodlar akıp giderken, vücudunun içerisinde bir şeylerin kendisine geçtiğini hissedebiliyordu. Sanki uzun süredir kendisinde olmayan bir kontrol ve düzen, şimdi eline geçmişti işte. Yaklaşık on iki saniye süren bir süreç içerisinde, vücudu tekrar kendini onarmış, tekrardan eski zindeliğine kavuşmuş, içindeki o ateş gibi yanan enerjiden tamamen kurtulmuştu. Çipi çıkarmak için son kodlarının da işlenmesini bekledi ve işlem biter bitmez çipi kapanmaya zorlayıp, kapanınca da anında ensesindeki slotu çıkararak çipi kendisinden ayırdı.

Çipe uzun uzun, az önce ne olduğunu anlamaya çalışarak baktı. Yaptığı şey her neyse, onu tamamen değiştirip iyileştirmişti. Şimdi bu çipin neden evrenin en tehlikeli silah olduğunu anlayabiliyordu. Çip, etkileyebildiği her insanı rahatça, kullanıcının isteğine göre değiştirebilirdi. Birden elindeki şey, ona olduğundan daha büyük ve daha kudretli gelmişti. Fakat yaptığı şeyin basit bir yapıbozumu olmadığını fark etti biraz daha düşününce. Çipin içindeki program, kendisini iyileştirmişti. Hayır, onun beyni, nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde, çipi kendini iyileştirecek şekilde kullanabilmişti. Bunun tek bir anlamı vardı:

Aradığı klon kendisiydi.

Az önce kullandığı çip, aradıkları klonun, M-287’nin kullanılması için tasarlanmıştı, en azından Mira ve Amelia’nın onlara anlattığı buydu. İkisinin de gerçeği söylediğini varsayarak ulaşabildiği yegane sonuç ise, kendisinin M-287 olduğuydu. Peki o zaman, konuştuğu diğer M-287 kimdi? Son sorusunun bir cevabı varsa bile, belli ki onu burada bulamayacaktı. Şimdi, Universum Klon Tesisi’nin bulunması, eskisinden daha önemliydi onun için. Çünkü orada bulacağı şey, kendisi hakkındaki her gizemi çözecekti ve cevapları ne olursa olsun, bu soruların peşinden gitmeye hazırdı Maeve.

Row’un yanına geldiğini gören Maeve toparlandı, çipi kutusuna koyup iyice kilitledi. Yattığı yerden yavaşça kalktı ve Row’un şaşkın yüzüne gülümseyerek baktı. “Kalkmama yardım eder misin hayatım?” Dedi ve Row’un yardımıyla yavaş yavaş ayağa kalkıp toparlandı, sonra kutuyu eski yerine koyup gizledi. “Planladığımız gibi, gezegenin ücra bir yerine götüreceğiz gemiyi.” dedi Row, “Güney kutbuna yakın bir yerde nükleer bir çöl var. Belirli bir mesafede durursak evrendeki hiçbir takip sistemi bizi göremez, biz de o rahatlıkla Droplet’i istediğimiz gibi modifiye edebiliriz.” Maeve onu onayladı ve beraber Droplet’i havalandırıp yol almaya başladılar. Maeve ana kontrollere geçerken, Row da takip sistemlerinin başına geçti.

“Şimdilik bizi takip eden yok, en azından beş halka içerisinde görünen bu.” Dedi Row.

“Tamamdır o zaman” dedi Maeve, sakindi “O beş halkanın uzağında bırak takip edilmeyi, görünmeyiz bile. Bu elektronik beynin radarından sinek bile kaçamaz.”

Gerçekten de kimse onları takip etmemişti, zira Maeve’in Bilinç Biçerdöveri’ni aktive etmesi ve bu aktivasyonun Universum’un dikkatini celbetmesi için gereken asgari süre bir dakikaydı. Çip, klonun kontrol edememesi için tasarlanmıştı aslında, olması gereken şey, klonun çiple etkileştiğinde direkt olarak çipin kontolüne girmesi ve bu sayede Universum’un kuklası olmasıydı. Ancak Maeve’de olan şey beklenmedik ve farklıydı.

Kendisi bunu fark edememişti ve asla edemeyecekti, ancak içindeki güç, çipin onu yeniden programlamasını gerektiği kadar bastırarak bilinçaltında dahi olsa, ona çipi ve gücünü kontrol etme imkanı sağlamıştı. İronik bir şekilde, kendisini az daha öldürecek olan çip tarafından kurtarılmıştı. Ancak bu, sadece başlangıçtı. Çipin kendisine ne yaptığını çok sonradan anlayacaktı Maeve ve bunu anladığında her şey değişecekti.

Planladıkları gibi nükleer çölün yakınlarındaydılar. Terk edilmiş, parçalanmış yerleşim yerleri, çürüyen ve kadim bir uygarlığın zirvesini simgelemek için yapılsa da, sonunu müjdeleyen devasa anıtlar ve heykeller karşılıyordu onları. Burada her ne felaket yaşandıysa, öncesinde bütün gezegenin en büyük şehrinin durduğuna dair kanıtlar her yerdeydi. Row takip sisteminden bakıp “Buraya iniş yapabiliriz, hem gelecek iki hafta için serpintilerden uzak, hem de istediğimiz çalışmaları yapabileceğimiz kadar ıssız.” dedi Maeve’e. Maeve de “Tamamdır canım, sen nasıl diyorsan” diyip Droplet’i dikkatli bir biçimde kayalıkların arasında duran tek düzlüğe, eski bir şehir yolunun üzerine indirdi.

“Pekala” dedi Maeve, “Haydi görünmez olalım.”

Droplet ile çalışmaları aslında basit bir eklentiydi, en amiyane tabirle söylemek gerekirse, aracı olduğu şeklinden farklı göstereceklerdi. Geleneksel uzaktan algılama sistemlerinin uzay araçlarını algılama şekli basitti: Gönderilen kızılötesi ışınların, uzay aracı yapımındaki en önemli ve en vazgeçilemez malzeme olan karbon temelli yüzeylere çarpıp geri yansımasıyla uzay aracının genel şekli ortaya çıkıyor ve buna göre geminin ne olduğu saptanıp, takibi kolaylaşabiliyordu. Maeve ve Row’un yaptığı ve Kara Hilal tarafından senelerdir kullanılan yöntem ise, bu karbon temelli yüzeylere çarpacak kızılötesi ışınları soğurup, istendiği gibi yansıtabilmeyi sağlıyordu. Yani Droplet’i istedikleri başka bir gemi gibi gösterip, görsel temasa dek kendilerini koruyabilirlerdi, ki uzay yolculuklarında başka bir aracı görmek gibi bir şeyin varlığı söz konusu değildi pek çok pilot için.

Soğurucuları taktıktan sonra, aracın elektronik beynini bu soğurucuları algılaması için gerekli ayarlamaları yapıp bütün sistemi yeniden formatladılar. Bunu yapmaları yaklaşık üç günlerini almıştı, zira büyük bir aracın elektronik beynini yeniden programlayıp, yeni aletlerle senkronize etmek uzun ve sürekli dikkat gerektiren bir süreçti. Sabahları Maeve bakarken, geceleri nöbeti Row devralıyordu. Bu şekilde bütün gemiyi hazır hale getirdikten sonra, indikleri gibi sessizce gezegenden ayrıldılar.

Yolculuklarının devamında, dikkat çekmemek ve başlarına dert almamak için Universum istasyonlarından başka yerlere uğramamaya dikkat ettiler, zira Universum’un istasyonlarında aranma riskleri, şirketin yaptığı son güvenlik bütçesi kısıntısı sebebiyle neredeyse yok denecek kadar azdı. İlk olarak, Rwashi’den çıkmalarından bir yıl sonra, yolculuklarının bir buçuk yılı bittiği zaman, Universum-102’ye indiler. Vücutlarının araca alışmaması ve zaman kayması geçirmemesi için artık bir istasyona inmeleri ve en az iki haftalarını geçirmeleri gerekiyordu.

Zaman kayması, normalde bizim yaşadığımız “jet lag”e benzer, ancak daha ağır etkili ve kurtulması daha zor bir şeklidir. Uzay aracıyla durmadan yapılan uzun süreli yolculuklarda, yolcunun vücudu, başlangıçta yola çıktığı gezegenin zamanına ayarlı bir biyolojik saate sahiptir, ancak yolculuğun ilerisindeki safhalarda bu biyolojik saat, geminin sürekli ve değişmez ışıklandırmasına, ses düzeylerine ve bilimum fiziksel ve kimyasal göstergelerine bağlı olarak sıfırlanabilir. Çok uzun sürelerde bu durum, uykusuzluğa ve yeme bozukluklarına bağlı çeşitli hastalıklara yol açabilir. Maeve bunu çözmek için kısa yolculuklarında uyumayı tercih ederdi, ancak iki yıl gibi uzun bir yolculuk süresinde böyle bir şey mümkün değildi. Droplet’in içerisinde onların biyolojik saatlerine göre ayarlanabilen çevre kontrol sistemi vardı, ancak bu da bir yerden sonra yetersiz kalıyordu. Bu yüzden, ne kadar istemeseler de bu molaları vermek zorundaydılar.

Universum-102, sıralamada geride olan bir istasyon olsa da, yerine göre gayet iyi ve rahat bir mekandı. İçerisindeki insanların gerçekten birbirlerini kandırmaya, kazıklamaya beya avlamaya çalışmadığı, genel ziyaretçi kitlesi iş insanlarından ve sıradan müşterilerden oluşan bir yerdi. İkisi için de, etraflarında kendilerini öldürebilecek insanların olmadığı bir yere gelmek iyi bir değişiklikti. İstasyon ikisine de rahatlayabilecekleri ve kendilerini iyileştirebilecekleri pek çok imkan sunmuştu. Maeve en çok istasyonun içindeki insanların özel masaj tekniklerini beğenirken, Row ise istasyondaki Dört Boyutlu Resif Havuzu’nda yüzmekten inanılmaz zevk almıştı.

Fakat ikisi de, istasyonda geçirdikleri zamanın, araçta geçirdikleri zamandan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorlardı artık. Yolculuklarının sonuna geldikleri bu zamanlarda, yolculuğun kendisinin nerede biteceğini, sonunda neyle karşılaşacaklarından emin değillerdi artık. İki haftalık zorunlu tatillerinin son gününde, beraber uzanıp dinlenirlerken “Sanırım orada ne bulacağımızı biliyorum, zira neler olduğuna dair bir fikrim var.” dedi Maeve. Row ne olduğunu tam olarak anlamamıştı, bu yüzden “Ne demek oluyor bu? Neyi biliyorsun ki?” diye sordu.

“Aradığımız klon benim Row. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama o çipi taktığımda anladım.” dedi Maeve, “Beyin Biçerdöveri, M*-287’nin kullanması için tasarlanmıştı, bu yüzden başka bir olasılık mümkün değildi. Şu anda yaşıyor olmamın tek sebebi bu.”

“O zaman bir şeyler hatırlıyor olman lazım, değil mi? Zira eskiden gördüğüm o kör nokta artık yok.” Dedi Row heyecanlı bir sesle, ancak Maeve başını iki yana sallayıp “Hiçbir şey hatırlamıyorum hala, ne olduğuna dair en ufak bir fikrim de yok.” dedi üzgün bir şekilde.

“Neyse” dedi Row, Maeve’i rahatlatmak için, “Zamanla her şeyi çözeriz, merak etme sen.”

Maeve gülümsedi. “En azından Row var yanımda.” diye geçirdi içinden. Row’un elini tuttu, Row da onun elini okşadı. Bir süre böylece kaldılar. İkisi de, bu iki haftalık süreç içerisinde, en çok bu an rahatlamışlardı. İkisi de, en azından bu anlığına da olsa, bütün yüklerinden arınmışlardı tekrardan.

Ertesi gün istasyondan ayrılıp yollarına devam ettiler. Maeve Row’un keşfettiği yeni olasılığın peşine düşmek için kendi zihnine yoğunlaşmaya çalışarak meditasyonlar ve egzersizler yapıyordu, Row ise onu görebildiği kadarıyla yönlendiriyordu. Bu şekilde, kaybolan hafızasından parçalar geri getirmeye çalışıyordu Maeve, ancak bu konuda başarılı oldukları söylenemezdi. Her gün, bir defa daha deniyorlar, bir defa daha yeniliyorlardı. Her yenilgilerinde, gerçekten biraz daha uzaklaştıklarını hissediyordu Maeve. “Artık bu konuda ilerleyemeyeceğimizi düşünüyorum bebeğim.” Dedi Row’a bir gün, “Ne kadar denesek, o kadar geriye gidiyoruz sanki.” Row’a sarıldı ve ağlamaya başladı, Row da ona sarıldı ve onu sakinleştirmeye çalıştı.

“Merak etme Maeve, sana ihtiyacın olan her şeyi yanıma geldiğinizde söyleyeceğim.”

Yine buradaydım işte, bu sefer hareketli bir aracın içerisinde onu bulmayı başarmıştım. Row’a sarılıp ağlıyordu şimdi, başarısızlığı onu kötü etkilemişti. Moslee denen pislik, planıma müdahale etmiş, onun olması gerekenden daha erken bir zamanda Bilinç Biçerdöveri’ne bağlanmasını sağlamıştı. Fakat Maeve, kendisini bilmeden de olsa koruyarak, çipin kendisini tamamen kontrol etmesini engellemişti ve şimdi çip sayesinde geri gelmesi mümkün olan hafızasını geri getirmenin yollarını arıyordu.

Ben de bu yoldan geçmiştim tam olarak, hatta onlarca defa denedikten sonra hafızama erişmeyi başarmıştım, ancak bu yüzden her şey kontrolümden çıkmış ve Universum beni ele geçirmişti. Bundan kurtulana kadar benim yüzümden milyonlarca canlı ölmüştü ve olan olmuştu işte. Şimdi, eğer onu doğru bir şekilde yönlendirebilirsem, böyle bir şeyin olmasına gerek bile kalmayacaktı. Onu, en başından beri gitmesi gereken yöne götürebilecektim. Kendisinden önceki iki yüz seksen altı klonun yapamadığını yapmasını sağlayabilecektim.

Ben bunları düşünürken o bana “Artık ikimizin aynı kişi olduğunu biliyorum, ancak senin neden hala bir şeyler sakladığını anlayamıyorum. Bana hala müdahale ettiğini hissedebiliyorum, ancak kendi hatıralarımı istemem suç mu?” diye serzenişte bulundu. Haklıydı, bu yüzden, en azından bu konuda olabildiğim kadar dürüst olmalıydım:

“Bak Maeve, haklısın. İkimiz de aynıyız, hem de her şekilde. Ben de senin gibi, benden senelerdir saklanan geçmişimi öğrenmek istedim ve senin gibi defalarca denedim buna ulaşmayı. Fakat başardığımda, bunun için feda ettiklerim karşısında hiçbir şeydi bu. Geçmişimi öğrenmek için evrenin yarısını feda ettim Maeve, fakat hiçbir şekilde ne geçmişime, ne de yeteneklerime hazır değildim, bu yüzden her şeyi mahvettim.

Eğer bunun tekrar yaşanmasını istemiyorsak, beraber çalışmalıyız. Seninle daha iyi bir gelecek yaratabiliriz, bunun için sadece yanıma gelmen lazım, senden başka hiçbir şey istemiyorum.”

“Ne yaparsak yapalım, gelecek hiçbir şekilde bundan kötü olamaz.” dedi Maeve, bunun yanlış olduğunu anlayabildiği halde. Hala bana karşı çıkmak istiyordu sadece, bu yüzden hiç itiraz etmedim ve “Sana geçmişini gösteremem belki, ancak geleceğini gösterebilirim.” diyip her şeyi görmesini sağladım.

Maeve gördüğü şeyin gerçekliğini sorguluyordu kafasında, ancak kendisine baktığında anladı bunun ne olduğunu: Geleceğini görüyordu şu an, veya kendisiyle konuşan diğer Maeve’in geçmişini.

Karşısında Universum savaş gemilerini görüyordu. Bu gemiler, daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Etrafında koşturan Kara Hilal askerlerinin, bu gemilere ve gemilerin içerisinden çıkan her şeye inanılmaz bir cesaret ve kararlılıkla saldırmaya gittiklerini görebiliyordu. Daha gemilere ulaşamadan birer sinek gibi öldürülen bu askerlerin her birinin yüzlerindeki korku, kaygı ve panik ifadeleri hafızasına bir daha silinmemek üzere kazınmıştı Maeve’in. Fakat onu vuran asıl şey bu değildi.

Universum’un gemileri ve askerleri ilerlemeye devam ederken, kollarında bir ağırlık hissetti Maeve. Ne olduğuna baktığında gördüğü karşısında bütün olumsuz duyguları bir anda yaşamıştı. Ro-wial Mehrengi, biricik sevgilisi Row, kollarına kadar sürünerek gelip, onun kucağında son nefesini vermişti. Göğsünün az aşağısında, midesinin az üzerinde devasa bir delik açılmıştı ve o delikten oluk oluk kan akmıştı. Akan kanın oluşturduğu izi şok içerisinde gördü Maeve. Gözlerinden yaşlar akıyordu sadece, sesi bile çıkmadan ağlıyordu. Bütün bu savaş bir anda yok olmuştu onun için, sadece Row’un artık cansız ve soğuk olan bedeni vardı. Maeve kemerinde duran ufak keseye uzandı ve içerisinden ufak bir kutu çıkardı. Kutuyu açtı, içerisinde Beyin Biçerdöveri vardı. Çipi taktı ve artık yapabileceği son şey olduğuna inandığı bir talimatı verdi:

“M-286, Evrensel Yeniden Başlatma Protokolü’nü devreye sokuyorum.”

“İşte bunun tekrardan yaşanmasını istemiyorum.” dedim Maeve’e, “Tekrardan bu acıları çekmeyi istemiyorum. Bunu senin de istemeyeceğini biliyorum, bu yüzden beraber çalışmamız gerektiğini söylüyorum sana, umarım beni anlayabiliyorsundur.”

Maeve yüzüme baktı bir süre. Yüzünde hala az önce gördüklerinin şoku mevcuttu. “Tamam” dedi hafifçe kekeleyerek, “yeter ki bunlar olmasın.”

Maeve gözlerini açtı tekrardan. Row’un ona korku ve endişe ile baktığını gördü. “Merak etme Row” dedi “bir şeyim yok. Sanırım bu şekilde asla ne olduğunu bulamayacağız, en iyisi rotamıza devam etmemiz.” Row neden böyle dediğini anlayamamıştı, ancak itiraz etmek istemiyordu. Maeve’in son zamanlarda yaşadıkları onun için yeterince sıradışı ve anlaşılmazdı zaten, bu yüzden onun bu konuda daha bilgili olduğunu düşünüp onunla birlikte hareket etmek daha mantıklıydı. “Tamam hayatım” dedi onu yerinden kaldırıp yatağa götürürken, “sen nasıl diyorsan. Şimdi dinlen, bugün çok yoruldun.”

Maeve’i yatırıp uyuttuktan sonra odadan çıktı Row. Geminin kontrol panellerinden ne olduğunu incelerken, bu yolculuğun nasıl gittikçe tuhaf ve mantık dışı bir hal aldığını düşündü. Yaptıkları her şey, onları bu evrenin de ötesindeki acayip bir gerçeğe götürüyormuş gibiydi.

Yine de, bu yolculuktan şikayet etmiyordu Row, aksine Maeve ile bu araçta olduğu her an için mutluydu. Karşılaştıkları her şey hoşuna gidiyordu, ancak bu karşılaştıkları her şeyin hoş olmasından kaynaklanan bir şey değildi.

Maeve yanında olduğu için güzeldi her şey.

Maeve her şeyi güzelleştiriyordu.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir