Berdan Sarıgöl’den Tefrika Bir Bilimkurgu Novella – Universum: Maeve Koavis’in Kayıtları 8.Bölüm

Bunu Paylaşın

Yedinci Bölüm: Arayış (Kısım 1)

[UYARI: Bu bölümden itibaren bütün kayıt, üçüncü kişi bakış açısından deneyimleyene aktarılacaktır. Deneyimleyenin kayıtta anlatılan hikayeyi en iyi şekilde anlaması için bakış açısını dikkate alması tavsiye edilir.]

“Sevdiğim herkesi ve her şeyi öldürmek zorunda kalmıştım o zamana dek. Belki bu hayatı arkamda bırakabilirim diye düşünmüştüm o cahil ve küçük halimle, ancak hayat bana bunun mümkün olmadığını gösterdi. Ben meğerse bir vahşet çemberinde dönüp duruyormuşum da bugüne dek farkında olamamışım. Fakat bu çemberde öldürdüğüm tek kişi için gerçekten gözyaşı döktüm.”

Üç gündür dolanıyorlardı. Üç gündür, Universum-49’da M-287 denen klondan en ufak bir iz dahi bulabilmek için girebildikleri her yere giriyorlar, sorabildikleri herkese soruyorlardı. Bütün uğraşlarına rağmen klondan hiçbir iz yoktu, kimse görmemişti bile. Droplet’in alıcıları da bu konuda kendisine yardım etmiyordu, bırakın klonun yerini tam olarak tespit etmeyi, klonun içerisinde olabileceği olası bir alan dahi belirleyemiyordu. Bu yüzden üç gündür dolanıyorlardı işte.

“Bulamıyoruz işte.” dedi Row, “Sanırım burada değil.” Maeve böyle bir yenilgiyi kabul etmek istemiyordu, sonuçta klonu bulması için herkes ona güvenmişti şimdiye dek. Droplet’in göstergelerine göre, şu anda bulundukları istasyondan başka hiçbir yerde bu klonun bırakmış olabileceği herhangi bir iz yoktu, yani kesinlikle buralarda bir yerlerde olmalıydı. Beraber istasyonun ana kavşağına çıkarlarken Maeve’in aklına bir şey geldi. Row’a dönüp “Haritada şu ana kadar aradığımız yerleri işaretlemiştin, değil mi?” dedi, meydana doğru yaklaştıkça düşüncesi iyice olgunlaşıyordu. Row ona haritayı verdi ve “Ne yapmaya çalışıyorsun Maeve?” dedi merakla. Meydana çıktılar ve Maeve orada güvenli bir yer bulup oturdu. Haritaya baktı.

“Şimdi biz Universum-49 içerisindeki her yere baktık teorik olarak, değil mi Row?” diye sordu Maeve. Row onu başını sallayarak onayladı. Maeve daha önce ikisinin de fark etmediği bir çıkış kapısını işaret etti ve “Peki o zaman burayı nasıl gözden kaçırdık?” diye sordu, “Hatta tam şu anda karşımızda olmalı bu kapı.” diyerek eliyle karşıdaki boş duvarı gösterdi Row’a. Row olayı anlamıştı, ayağa kalktı. Maeve’e manalı ve alaycı bir ifadeyle “Sence de bu duvar, yanına yöresine göre çok temiz değil mi Maeve?” dedi kinayeyle. Maeve de onu onaylar biçimde başını salladı ve ayağa kalkıp karşılarındaki duvara doğru yürüdüler. Duvarın yakınına geldiklerinde, bir anda bir şeyin içine çekildiklerini hissettiler. Sanki etraflarında daha önce bir tür perde varmış da şimdi gitmiş gibiydi.

Önlerinde, normalde orada olması gereken kapıyı görmüşlerdi sonunda. Kapı, normal bir kapıdan hiçbir şekilde farklı değildi, hatta bir kilidi bile yoktu. Maeve kapıyı iterek açtı ve ardında ne olduğuna bakmaya çalıştı. “Feneri çıkar Row, burası çok karanlık.” dedi ve kendi fenerini çıkarıp yaktı.

Beraber ilerlemeye başladıklarında burasının bir tür bakım koridoru olduğunu gördüler. Koridor fazla kullanılmıyordu herhalde, zira uzun süredir terk edilmiş gibiydi. Bazı yerlerden garip, karanlıkta parlayan sarı renkli bir sümük akıyordu. İkisi de, hiçbir şeye dokunmadan yürüyor ve koridorun onları nereye çıkaracağına bakıyorlardı. “Burayı her kim saklıyorsa, iyi iş çıkarmış.” dedi Maeve. “Ben olsam “kim” değil de “ne” derdim, burada her ne varsa insanlar gibi bir aurası yok.” dedi Row, yüzü de sesi de korkusunu belli ediyordu.

“Yapma sevgilim, o kadar da korkutucu olamam.”

İkisi de duydukları bu şey karşısında duraksadılar. Ses Maeve’e aitti, bu yüzden Row ona baktı, ancak Maeve “Bunu ben demedim Row.” dedi şaşkınlık ve korkuyla. “O zaman kim dedi onu?” diye sordu Row, ancak ikisinin de bu konuda en ufak bir fikri yoktu. “Her neye yaklaşıyorsak, beni taklit ediyor galiba.” dedi Maeve, “Bu yüzden dikkatli ol ve gözlerini sakın benden ayırma.” Row anladığına dair başını salladı ve beraber dikkatlice koridorda ilerlemeye devam ettiler.

Koridor en sonunda bir oda benzeri yere çıktı. İkili fenerlerinin ışığında odaya baktıklarında gördükleri olağandışı bir şey yoktu, rutubet ve pislikle sıvanmış, betondan duvarların olduğu bir odaydı sadece. Ancak ikisi de haritaya baktıklarında bu odanın hiçbir şekilde var olmadığını gördüler.

“Her neye denk geldiysek, sanırım içine çekildik.” dedi Row.

Evet, olmanı istediğim yerdesin Maeve.

Yine o sesi duyuyordu Maeve, ancak bu sefer farklıydı. “Row, az önce duyduğum şeyi sen de duydun mu?” dedi, ancak Row “Yoo, bir şey duymadım.” diye cevapladı onu.

“Şimdi ne yapacağız Maeve, burada kısılı kaldık.” dedi Row, daha önce böylesi bir şekilde bir yerde kapalı kalmamıştı, bu yüzden her şey onu daha da gerginleştiriyordu. Maeve odaya baktı, düşündü. Eğer klon buradaysa ve kendisiyle konuşabiliyorsa, o zaman onu korkutacak bir şey yapmak kötü bir hareket olurdu, zira buradan nasıl çıkabileceklerini de sadece o biliyordu. Bunu da dikkate alarak Row’a ne yapması gerektiğini söyledi ve yere bağdaş kurarak oturdu:

“Hiçbir şey yapmayacağız. O benimle oturup konuşacak, bu yüzden otur, gözlerini kapa ve derin nefes alıp vererek korkundan kurtulmaya çalış. Ani hareket onu ürkütebilir.”

Row onun dediklerini yaptı. Sırtını Maeve’e dayayarak bağdaş kurup oturdu, gözlerini kapadı ve derin nefesler alıp vermeye başladı. O sırada Maeve de gözlerini kapadı ve derin nefesler alıp vererek odaklanmaya çalıştı.

[UYARI: Hikaye/Anı Arızası: Çoklu Zaman Çizgisi Birleşimi: Deneyimleyenin bu hususu dikkate alması önemle rica olunur.]

Maeve karşımda oturuyordu şimdi. Gözleri, beni görebilmek için kapanmıştı. Karşısına oturdum, beni gerçekten göremeyeceğine emindim. Henüz beni gerçekten görebilecek kadar olgunlaşmamıştı, bunun için doğru zamanda değildi. Ancak ona bu durumunda bile bir şeyler anlatabilirdim.

“M-287 sensin, değil mi? Eğer bir ismin varsa, söylemek ister misin?” dedi Maeve, “Seni bir seri numarasıyla çağırmak kaba bir davranış olurdu.” Bana karşı kibar olmaya çalışması, sanki bir av hayvanını tuzağa çekmeye çalışan bir avcının kibarlığıydı. Hayır, Maeve henüz gerçeğe yakın değildi, gerçeği ona ben veremezdim.

“Bana özellikle M-287 olarak hitap etmeni istiyorum.” dedim bu hamlesine karşılık olarak, “İnsanlığımı gerçeği öğrendikten sonra kenara bırakmak zorunda kaldım.” Maeve ne dediğimi anlamamıştı doğal olarak, uzun bir süre daha da anlayamayacaktı. Ona “Sana iki şey anlatacağım; benimle ilgili gerçeği nerede bulabileceğinizi ve nasıl buradan çıkabileceğinizi.” dedim, ona dikkatlice bakıp beni dinlediğini gördükten sonra devam ettim “Şimdi, öncelikle benimle ve annelerimle ilgili gerçeği nerede bulabileceğini anlatacağım, beni bedenen bulman için çok önemli bu.” Son dediğim Maeve’in dikkatini özellikle çekmişti, avladığı şeyin avı olmayı bile seven bir avcıydı o. Bu özelliğini özlemişim Maeve, umarım yine aynı yoldan gitmezsin.

“Universum’un kontrol alanını tamamen aşmanız gerekecek, bütün bir halkayı baştan sona geçeceksiniz, en sonunda ise Universum Klon Tesisi’nin kalıntılarına ulaşacaksınız. Eğer yolculuğu başarıyla tamamlarsanız, hem bana, hem de annem Mira’ya ulaşabilirsiniz.” Dedim Maeve’e. “Peki orayı bulabileceğimizi nereden çıkardın? Universum Klon Tesisi’nin yeri bilinmiyor ki.” Dedi Maeve safça. Onun bu saflığını çok ama çok özlemişim.

“Merak etme, ben size yol göstermek için orada olacağım.” Diyerek onu ikna ettim.

“Eğer gerçekten dediğin yerdeyse, oraya varmamız bile iki yılımızı alır. Sana gerçekten neden güveneyim?” Diye sordu Maeve, haklıydı da. Ona vereceğim cevap hazırdı gerçi:

“İyi sorular sormayı beceriyorsun, bu kabiliyetin seni ileriye taşıyacak Maeve. Bunun cevabı, anlatacağım ikinci şeyde: Eğer sizi gerçekten bir tuzağa çekmek isteseydim, buradan nasıl çıkacağınızı dürüstçe anlatmazdım.

Şu anda farklı bir görüş alanındasın, gözlerinden daha fazlasıyla görüyorsun. Zamanla bunu gözlerini kapamak zorunda kalmadan da yapabileceğini biliyorum, zira geleceğini gördüm. Şimdi yapman gereken, Row’un koluna girmek ve ona şu anda gördüğün çıkış yolunu tarif etmek. Sakın gözlerini açma ve odaktan çıkma. Görüşürüz.”

Maeve’in gözleri hala kapalıydı. Row’a “Koluma girip beni kaldırır mısın?” dedi ve onun desteğiyle ayağa kalktı. “Fenerleri kapat.” demesi üzerine Row ona garip bir şekilde baktı ve “Maeve, delirdin mi? Zaten göremiyoruz, iyice karanlığa mı gömülelim?” diye tepki gösterdi. Maeve sakindi, gözleri kapalıydı ve çıkışı açık seçik görebiliyordu:

“Şu anda nasıl olduğunu açıklayamam ama çıkış yolunu böyle daha rahat görebiliyorum. Lütfen bana güven ve fenerleri kapat sevgilim.” Row bunun üzerine “Eh, zaten tuzağa düştük düşeceğimiz kadar, daha kötü ne olabilir ki?” diyip fenerleri kapadı. Maeve dikkatlice önündeki yolu Row ile birlikte yürümeye başladı. Yavaş ve dikkatli adımlarla çıkışa ulaştılar. Maeve önlerinde duran kapıyı açtı ve oradan çıktılar.

Çıktıkları yer, girdikleri meydan kapısı değildi ancak. Her nasıl olduysa, Droplet’in bulunduğu hangarın bakım kapısından çıkıvermişlerdi. Meydandaki o perde hissiyatı tamamen yok olmuştu ikisinde de. “Pekala Row, gemiye geçelim de sana olanı biteni anlatayım, zira anlatacak çok şeyim var.” dedi Maeve, gözlerini yeni açmıştı ve gelen ışığa alıştırmaya çalışıyordu. Beraber gemiye geçtiler.

“Yani klon ile konuştun ve kendisini nerede bulabileceğimizi söyledi, öyle mi? Ve onun dediğine göre onu ta en dipteki bir gezegende, orada olduğunu bile bilmediğimiz bir varlığı belirsiz klon tesisinde mi bulacağız? Maeve, ne yaşadığını bilmiyorum ama bu deli saçması bir şey resmen!” Row’un mantığı, Maeve’in dediklerine hiçbir şekilde anlam veremiyordu.

“Oradan nasıl çıkacağımızı da söylemişti ve tam olarak onun söylediğini yaptığım için rahatça çıkabildik Row, sence dediklerinin gerçek olma ihtimali yüksek olamaz mı?” Dedi Maeve kendinden emin bir şekilde, “En fazla iki yıl kaybedeceğiz, öldüğümüzde bile gezegen sistemi satın alacak paramız olacak, neyin endişesi bu? Şu anda o zengin züppe emekliler gibi evrende bir tur attığımızı düşün Row, aynı zamanda da görevimizi yapmaya devam edeceğiz! Sence bunu denemeye değmez mi?”

Row düşündü, Maeve’in dediklerinde kesinlikle bir haklılık payı vardı. Hiçbir zaman bir maceracı olmamıştı, ancak Maeve ile böyle bir gezintiye çıkmayı da zaten istiyordu. Belki bu bahaneyle onunla iyice yakınlaşabilir, beraber bütün bilinen evrenin güzelliklerini keşfedebilirlerdi. Sadece bunun için bile böyle bir delilik yapmaya değmez miydi? Hem Maeve’in de dediği gibi, deliler gibi paraları vardı, istedikleri zaman bundan vazgeçip bambaşka bir yaşam kurabilirlerdi. “Varım!” dedi heyecanla, “Sonucu ne olursa olsun varım! Haydi bu yolculuğa çıkalım!”

Maeve çok sevinmişti. Row’un yüzündeki o çocuksu heyecan ifadesi, onu da heyecanlandırmıştı. Her ne yapacaklarsa, belli ki büyük ve keyifli bir macera yaşayacaklardı, ya da en azından o zaman düşündükleri şey oydu. Çocuklardı sonuçta, her şeye rağmen çocuklardı. Yetişkinlerin bile zorlanacakları bir amacı sırtlarına yüklemiş çocuklardı onlar ve bunun zihinsel yükünü taşıyabilmelerinin tek yolu, yaptıklarını büyük bir macera ve oyun olarak düşünmekti. Bu doğal içgüdüyle hareket ediyordu ikisi de ve bu hiçbir şekilde kötü değildi.

Hemen gitmediler tabii ki, zira iki sene durmadan yapılacak bir yolculuk için yeterince hazır değildi araçları, önce Droplet’e detaylı bir bakım ve onarım yapılması gerekiyordu, sonra da tamamen temizlenip gerekli ihtiyaçlara göre doldurulması. Bunların hangar görevlileri tarafından yapılması en az bir haftalarını alırdı, bu yüzden bu süreyi istasyonu gezerek değerlendirmeye karar verdiler. Aynı zaman içerisinde Maeve de kendisine yeni şeyler aldı: Yeni giysiler, yeni makyaj malzemeleri, yeni silahlar, yeni aletler ve yeni bir cep bilgisayarı. Eski emektar cep bilgisayarı artık yetersiz gelmeye başlamıştı, hem evrenin en iyi cep bilgisayarları da Universum-49’da satılırdı, hazır fırsatı varken neden almasındı ki?

Maeve’in kullandığı eşyaların ruhuna verdiği önemi anladığınızı düşünüyorum, zira onun için eşyaları, insanlardan daha yakın dostlardı. Bu yüzden bir eşyayı yenisiyle değiştirirken bile eskisinden olabildiğince yararlanmaya ve eski ile yeniyi olabildiğince birleştirmeye çalışırdı. Matiz’den vazgeçtiğinde bilgisayar sistemini, yani bir anlamda beynini Droplet’e aktarmıştı mesela, ya da şimdi cep bilgisayarını değiştirdiğinde eskisinin hafızasını ve harici belleklerini yeni cep bilgisayarına aktarmıştı, yani beyninin tamamını olmasa da, anılarını yeni cep bilgisayarına aktarmıştı ki yeni cep bilgisayarıyla da eskisi gibi bir iletişim kurabilsin.

Bu yüzden onun için bir şeyleri temizlemek, yenilemek, tamir ve modifiye etmek, o şeyin yenisini almaktan daha insancıl bir seçenekti. Onlarla ilgilenirken o kadar rahat ve huzurlu oluyordu ki… Birilerine sadece zarar vermekten daha fazlasını yapabilmenin mutluluğuydu bu. Normal insanların anlayamayacağı bir mutluluk. Row’un anlayamayacağı bir mutluluk.

O böyle şeylerle uğraşırken, Row da istasyonun içindeki başka yerlere götürüyordu onu: Hange Keller’ın Fantastik Tema Parkı, Evrenin Başındaki Restoran, Şirket Öncesi Dönem Müzesi (burası gerçekten eğlenceliydi, özellikle de Şirket Öncesi Teknolojiler sergisi), Maximillien Morte’nin Muazzam Kütüphanesi gibi yerlerdi gittikleri. Row bunların pek çoğunu seviyordu, ilgisi pek çok alanda olan biriydi zaten, özellikle sanat konusunda o kadar geniş bir zevki vardı ki… İstasyondaki son günlerinde onu Antimon Adası Günlükleri isimli su operasına götürmüştü. O gün gördüklerini ve hissettiklerini asla unutamamıştı Maeve:

Opera, Şirket Öncesi Dönem’in son yıllarında geçen bir Klishe halk hikayesine dayanıyordu. Hikayeye göre, o dönemin insan kolonilerinden en büyüğü olan Dia’nın kralı Morta Dia, bütün Klisheleri yok etmek için bir sefere girişmişti. Bu sefer sırasında Klishelerin son yaşam alanları olan Antimon Adası’nda bir yarı tanrı olarak doğan ve güçleriyle bütün bu katliama son verip Klisheleri kurtaracak kahraman Havisran’ın hikayesi anlatılıyordu operada. Havisran, önce dağınık bir biçimde evrende olan Klisheleri kendi bayrağı altında toplamak için on iki yıllık bir yolculuğa çıkmış, sonra da toparladığı Klishelerle birlikte Antimon Adası’nda yepyeni bir ulus kurup yüz yıl boyunca o kapalı, ulaşılamaz adada ulusunu geliştirmişti.

Operanın son perdesinde, Havisran ve Antimon Adası halkı, kendilerine saldırmak için asırlık kuşatma kuran yeni kral Levra Dia ve Dia askerlerini kılıçtan geçiriyor ve özgürlüklerine kavuşup, gezegenin kontrolünü ele alıyorlardı. Operada özellikle oyuncuların en çok parladığı yer bu son savaş sahnesiydi. Özellikle Havisran’ı oynayan oyuncu, adeta o dönemi onların yanına getirmişti.

Maeve, Row ile birlikte operadan çıktıklarında, izlediği şeyin aslında ne kadar kendilerine benzediğini düşündü. Tek eksik, bir Havisran’ın olmamasıydı sadece. Onun yerine, kendisi ve Row gibi pek çok insan, evreni daha yaşanılası bir yere çevirmek için ilerlemeye devam ediyorlardı sadece. Şanslı olanlar, tıpkı üzerinde savaştığı gezegene ismini veren Havisran gibi, kendilerinden daha yüksek bir geleceğe miraslarını bırakabiliyorlardı. Maeve asla o şansa sahip olmak istememişti zaten, hatta mümkünse en sonunda hiç kimsenin onu hatırlamamasını tercih ederdi.

Şu an ne kadar gerçekten ve olgunluktan uzak olsa da, Maeve’i Maeve yapacak şey de buydu zaten. Onunla ilgili en ufak bir umut kırıntım varsa, sebebi bu alçakgönüllülüktür.

Maeve bir an bir şey duyduğunu düşündü, ancak ne olduğuna kafa yoramadı. Row’a baktı ve gülümsedi, Row da ona gülümsedi. Hayat, onlar için kısa bir süreliğine de olsa umut vaat ediyordu ve ikisi de bu umudun peşine düşmeye hazırdı.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir