Berdan Sarıgöl’den Üçlemenin Final Kitabı – Universum: Barış Planı 5.Bölüm

Bunu Paylaşın

Dördüncü Bölüm: Akıl Sarayı Savaşı (Kısım 2)

Maeve kaçmaya devam ederken, yaşlı Moslee’nin söylediği Sordibus’a nasıl ve nereden ulaşabileceğine dair plan yapıyordu kafasında. Bunu bilebilecek kişilerin Mira ve Amelia olduğunun farkındaydı, ancak onlarla bu Sordibus denen kişinin arasındaki bağlantı ne olabilirdi? Her şeyin kaynağı, bir tür başlangıç noktası mıydı bu kişi?

Sonra girdiği anılardan birinde bir şey fark etti. Amelia’nın muhtemelen başka bir evrendeki kimliğini gördü bir masanın üzerinde. Kimliğin üzerindeki bilgilere bakarken anne adında aradığını bulmuştu:

Sordibus Kalinmann.

Demek aradığı kişi hiçbir zaman tanıyamadığı anneannesiydi. O zaman ona ulaşmasının tek yolu, Amelia’nın çocukluğuna inmekti. Bunu kendi beyninden yapması da imkansızdı işte, Amelia’nın anılarında bir yere dek inmesi gerekiyordu. Amelia ile konuşabileceği kadar derine inerse, buna daha rahat ulaşacaktı ama nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu. İlla ki Mira ve Amelia’nın bu evrenden öncesinde olan bir anısını bulabiliyor olmalıydı. Onların anıları içerisinde dolaşmaya ve zaman çizgilerinde geriye gitmeye devam ettikçe, etrafındaki her şeyin daha da yabancılaştığını gördü.

Şimdi kendi evreninden öncesini görmeye başlamıştı. Bu evrende Mira ve Amelia, kendi güçlerini kazanıyorlar, Valkyrie teşkilatını yeniden kuruyorlar ve nano robotlar sayesinde bedenlerini neredeyse ölümsüz hale getiriyorlardı. Şu ana dek ona öğrettikleri her şeyi öğreniyor olmalarını izlemek eğlenceliydi, ancak burada daha fazla duramazdı. Anılarda gezinmeye devam ederken aradığını buldu.

Amelia, karşısında duran bir çiftle konuşuyordu. Bu çiftten erkek olanı, uzun boylu, mermer gibi beyaz tenli ve çivit mavisi saçlı, tuhaf biriydi. Her nasılsa, bu yaşamdan uzak görünüşünün altında bile hayat dolu bir hava yaratmayı başarabiliyordu. Ancak Maeve’in dikkatini çeken, onun yanındaki kadındı. Altın sarısı saçlara, mükemmel denebilecek yüz hatlarına ve hayat dolu yeşil gözlere sahipti. Yanındaki adam kadar olmasa da onun da teni beyaz ve soluktu. Kadın onu fark ettiğinde sahne durdu ve birbirlerine baktılar.

“Sen Maeve Koavis’sin, değil mi?” dedi kadın, sesi insanda bu kişinin bir melek olduğu izlenimi uyandırabilecek kadar duru ve parlaktı “Seninle tanıştığıma çok memnun oldum sevgili torunum. Buraya dek gelebilmen muhteşem bir şey.”

Maeve şaşkınlıktan konuşamıyordu bile. Sordibus denen kişi bu muydu yani? Onu bulmanın kolay olacağını biliyordu, ancak bu kadar kolay olabileceğini sanmamıştı. Kendisini toparlayıp bir şeyler sormaya çalıştı ama Sordibus ona aldırmadan konuşmaya başladı:

“Aslında bu olay bayağı eskiye dayanıyor. Ben ve kardeşim Cladius Roma İmparatorluğu döneminde doğmuş iki yabancıydık. Babamızın Roma’ya karşı gelen bir isyancı olması yüzünden çok fazla acı çekmiştik çocukken. Ben onlarla yaşamaya çalışırken Cladius ise babamızın yolundan gitmeyi seçmişti. Bu yol onu idama dek sürüklemişti, ben yeni imparatorla evlenmeyi kabul ederek onun hayatını kurtardım ve sınır dışı edilerek Afrika’ya kaçmasını sağladım. Onu kurtarayım derken dünyaları etkileyecek bir şeyin kapılarını açtığımdan zerre haberim yoktu.

Afrika’daki sürgün hayatında karşılaştığı bir şey, onu tamamen değiştirmişti. Her ne bulmuşsa, onu tamamen yiyip bitirmiş ve insanlıktan tamamen uzak bir ruha çevirmişti. Bu ruh, o zaman bundan haberi olmayan beni kullanarak hayatta kalmak için beni Cladius’tan geldiğini sandığım bir mektupla kandırdı ve oraya gitmemi sağladı. Orada beni de kullanarak insanlığı etkilemeye ve onları bozmaya devam etti yüzyıllarca. Yanımda gördüğün Ike ve kardeşi Lynord bunu görüp bununla mücadele edebilen ilk kişilerdi. Onlarla beraber Habit denen bu kötücül ruhu yenmeyi başardık, daha doğrusu öyle zannediyorduk.

Kızım Amelia ve eşi Mira, bu ruhun evrenler arasında dolaştığını ve tıpkı kardeşim Cladius gibi kişileri etkilediğini anlamışlar ve The Writer olarak adlandırdığımız bu savunma projesini devralarak bu kötü ruhla sonuna dek savaşmayı ve onu yenmenin bir yolunu bulmayı kabul ettiler. Gördüğün ve dinlediğin gibi, bu kötü ruh Mosley’i buldu ve etkiledi.

Buna yakalanmış olduğun için üzgünüm Maeve, ancak onu yenebilmemiz için onu sana yerini göstereceğim yere çekmen gerekiyor. Bunu nasıl yapabileceğini çok iyi bildiğini düşünüyorum, zira Moslee sana verebileceği en ölümcül silahı verdi.”

Maeve Sordibus’un ne demek istediğini anlamıştı. Moslee’yi bütün gücünü kullanarak Sordibus’un göstereceği yere atacaktı. Eğer Moslee’yi gerçekten yenmenin bir yolu varsa, bunu bilebilen ve başarabilmeye yakın olan tek kişi Sordibus’tu. Bunu yapmak için de Sordibus’un dediği gibi Bilinç Biçerdöveri’ni kullanması gerekecekti. “Aslında burada diğer klonumla iletişime geçip ona her şeyi aktarmam gerekiyor ama sanırım bunu yapamayacağım.” dedi kendi kendine, “Neyse, şu ana dek aktardıklarım da ona yetecektir herhalde.”

En sonunda daha fazla gitmesine gerek olmayacak bir yere varmıştı. Bütün anıların sonunda, akıl sarayının en sonunda bir yerdi bu. Maeve nereye geldiğine baktığında, burasının gerçekten de başlangıç olduğunu gördü:

Ucu bucağı görünmeyen bir bozkırın içerisindeydi. Her nasılsa, hiç böyle bir yer görmemiş olmasına rağmen buranın tam olarak neresi olduğunu biliyordu. Burası, Sordibus’un anlattığı Afrika’nın savan denen bozkırlarıydı. Solunda bir anne fil ile yavrusunun ufak bir göletten su içtiğini gördü. Onların biraz ilerisinde ise bir zürafa, akasya ağacının üst dallarındaki yaprakları diliyle kapıp yiyordu. Uzun otların içinden geçen iki kuyruksürenin onun ayaklarının içerisinden geçip gittiğini gördü. Kim bilir ne kadar uzun zaman önce yaşamış ve ölmüşlerdi, ancak şimdi, Maeve’in akıl sarayında tekrardan bir hayatları vardı. Maeve etrafına bakınmaya devam ederken her şeyi başlatan olayı gördü.

Diğer ağaçlardan büyük ve farklı olan kara bir ağacın kovuğundan içeri giren, pespaye görünüşlü bir adamı fark etti. Dağınık, kirli sarı saçlı ve sakallı, üzerinde çamur renkli kirli bir aba olan, çıplak ayaklı bu zayıf adam, belki kendisi de hiç farkında olmadan büyük bir değişimin ilk adımını attı. Maeve bunların nasıl başladığını merak ettiği için o adamın peşinden gitmeye karar verdi. Sonuçta en kötü ihitmalle Moslee’nin kendisine ulaşacaktı.

Ağacın içerisine girdiğinde beklediğinden çok daha farklı bir şeyle karşılaştı. Her nasıl olmuşsa, bu ağacın içerisi bir tür tapınak gibi döşenmişti. Maeve bu tür bir tapınağın hiçbir şekilde bu yere ve bu zamana ait olmadığını anlayabiliyordu. İçeride ortamı hafifçe aydınlatan ışıklar vardı elbette, ancak bunlar her şeyi gösterecek derecede bir ışık sağlamıyorlardı. Tapınağın ortasına gelen Cladius, oradaki su birikintisinin üzerinde diz çöktü ve elindeki tahta maskeyi suyun üzerine, maskenin yüzü ona bakacak şekilde koydu. Maeve şimdi Cladius’un ne söylediğini anlayamıyordu, ancak her ne söylemişse, etrafta bir şeyler değişmeye başlamıştı bile.

Su birikintisinin içerisinden bir beden yükseliyordu. Bu beden yavaş yavaş tamamlandıkça, Maeve onun kim olduğunu anlamıştı. Moslee, en sonunda bütün tuzaklardan geçerek onun yanına, daha doğrusu onun istediği yere gelmişti. Cladius, gelen efendisini karşıladı ve ona intikamı karşılığında bütün hayatını verdiğine dair sadakat yemini etti. Elini kendi tırnağıyla kesip kanını suyun içine akıttı ve suyun içinden çıkan ufak, ele benzer şeyler onu tutup suyun içerisine çektiler. Moslee bu noktada anıyı durdurdu ve “Burası benim için çok özel, bana burayı tekrardan ziyaret etme fırsatı verdiğin için teşekkür ederim Maeve.” dedi, sonra da nazik bir el hareketi ile “İstersen dışarı çıkalım, burası bize fazla dar gelebilir.”  diyerek kovuğun girişini gösterdi. İkisi de birbirlerinden uzak durmaya çalışarak dışarı çıktılar.

“Beni buraya kapattıklarında, benden gerçekten kurtulduklarını sanmışlardı.” Moslee tekrardan insan formundan çıkarak Cladius’un maskesindeki şekle benzer bir yüzü olan, belirsiz ve karanlık bir gölgeye dönüştü. Şimdi bu gölge haliyle bütün ışığı kapatmış, Maeve’in kendisini görememesini sağlamıştı. “Annelerin sana karanlıkta nasıl görebileceğini öğretmemişti, değil mi? Yazık oldu.”

Maeve nereden ne gelebileceğini hesaplamaya çalışıyordu, ancak hiçbir şey göremiyor veya duyamıyordu. Moslee, bunu nasıl başardıysa, onu tamamen savunmasız bırakacağı bir ortam yaratmayı başarmıştı işte. Tam nereden gelebileceğini anladığını düşünürken, arkasından bir  darbe yedi ve yere düştü. Yere düştüğü gibi yüzüne gelen bir darbeyle iyice kontrolünü kaybetmişti. Ayağa kalktığı gibi solundan gelen bir darbeyle dengesini kaybedecek gibi oldu, ancak dengesini çabucak sağlamayı başardı ve kendisine doğru geldiğini hissettiği bir şeye karşı gardını alıp, onun ne olduğunu anlamak için elini uzatarak o şeyi yakaladı. Yakaladığı şeyin, Moslee’nin şu andaki formunun bir parçası olduğunu anlayınca, onu kullanarak Moslee’nin bu kalkanını kırmaya çalıştı. Beklemediği şekilde, Moslee’nin bu darbeyle acıdan bağırdığını duydu. Duyduğu şey sadece yankılardan ibaretti, ancak bunun gerçek zamanlı olduğunu anlayabiliyordu.

“Seni tekrardan duyabildiğime sevindim Moslee.” dedi Maeve, tuttuğu şeyin ne olduğunu görebiliyordu artık. Moslee’nin kendisi etrafında ördüğü kalkanın bir parçasını yırtmayı ve oradan cılız da olsa bir ışığın gelmesini sağlamıştı. O parçaya asıldı ve tamamen kopardı. Moslee, kopan parçasını anında onarıp ona saldırmaya devam etti, ancak Maeve artık kendisini kopardığı parça ile savunabiliyordu. En sonunda duvar benzeri bir şeye sırtını çarptı ve sırtını çarptığı şeye dönüp elindeki parçayla bir delik açtı. Deliğin içerisinden sızan ışıkla ne yapabileceğini görebiliyordu artık, bu yüzden Moslee orayı kapatmadan elindeki parçayla deliği büyüttü ve oradan kendisini dışarıya attı.

Dışarıya çıktığı gibi kendisinde bir değişiklik fark etti. Bu değişikliğin bir benzerini bütün evrene sirayet ettiği o gün de yaşamıştı. Demek ki, şimdi yine bir olmuştu evrenle. Eğer bunu iyi bir biçimde kullanabilirse, Moslee’yi yenebilirdi. Moslee’yi gördü, o da tekrardan insan şekline girmişti. “Moslee!” diye bağırdı ona, sesi artık her sesti sanki “Şimdi gerçekten seni cezalandırmamın zamanı geldi!”

Moslee güldü ve “Yapma, bu kadar hızlı davranmana gerek yok! Nasıl olsa burada kavgamız bitecek, gerçekten kendini öldürüp bunu bitirebilecek misin?” dedi, “Bugüne dek hem beni yenip, hem de ölümden kurtulmanın yollarını aradın, şimdi kalkıp gerçekten kendini ölüme mi atacaksın? Bu benim bildiğim Maeve değil, kesinlikle blöf yapıyorsun! Şimdi o formdan çık ve normal kavgamıza devam edelim!”

Maeve ona gülümseyerek baktı. Moslee’nin bile göremediği şekilde planını gerçekleştirmişti ve buradan sonrasında ne olacağını çok iyi biliyordu. “Blöf yapıp yapmadığımı birazdan anlarsın Moslee, ancak beni bir daha asla göremeyeceksin.” dedi Maeve sakin ve rahatlamış bir sesle “Aslında, bir daha buradan daha fazlasına dahi ulaşamayacağına emin olacağım birazdan!” Bunu demesiyle birlikte her şey tamamen bembeyaz bir ışıkla kaplandı ve Maeve, Bilinç Biçerdöveri’ne son iki emrini verdi:

“Bilinç Biçerdöveri, Zincir Kodu 287’yi uygula: Ana zaman döngüsünü M-287 olarak kaydet ve seçili üç kişiyi bu döngüden çıkar. Moslee olarak kodlanan kişiyi seçtiğim yere fırlat ve diğer iki kişinin seyahat kısıtlamasını kaldır. Emrin ilk kısmını uyugladıktan sonra İmha Kodu Sıfır’ı uygula ve kendini tamamen yok et.”

Maeve son emri ile yavaşça hissizleşmeye başladığını hissetti. Önce bütün evrenle bağlantısı kopmuştu, sonra ise kendi bedeninin kontrolünü tamamen kaybedip, bu bedenin kendi gözleri önünde tamamen toza dönüşüp göğe yükseldiğini deneyimledi. Fakat kendisinin hala hayatta olmasını anlayamamıştı, neden, nasıl ruhu hala var olabiliyordu?

Bunu düşünürken birden karşısında Amelia’yı gördü. Fakat bu gördüğü Amelia, arkasında bıraktığı Amelia gibi değildi. Bu Amelia, sanki birçok savaştan çıkmış bir gazi gibi bakıyordu ona, yüzü daha zayıf ve soluktu. Üzerinde kirli ve kanlı bir siyah palto, yine aynı şekilde kirli ve kanlı koyu gri kumaş pantolon ve siyah botlar vardı. Boynunda gümüş bir zincire takılı bir ufak kılıç vardı. Bu kılıca baktığında, daha önce de onun boynunda ve elinde gördüğü kılıcın aynısı olduğunu fark etti. Amelia nerede olduğunu anlamaya çalışırken, neler olduğu birden Maeve’in içine doğmuştu resmen; karşısındaki gelecekten gelen bir Amelia’ydı ve onu arıyordu. Onunla kısa bir süre konuşabilirdi belki, ancak onun kendisini aşmasını sağlamalıydı.

“Merhaba anne.” dedi Amelia’ya, “Sonunda birbirimize kavuştuk.”

“Maeve” dedi Amelia kekeleyerek, “Sen gerçekten burada mısın?” Ona doğru korkarak yaklaştı ve birkaç adım kala durdu. Maeve de ona doğru yürüdü ve sağ elini Amelia’nın sol omzuna koydu, sonra “Burada uzun süre kalamayacağım, bu yüzden sana son bir defa da olsa sarılmak istiyorum.” diyerek ona sarıldı. Amelia da ona sıkı sıkı sarıldı ve “Biliyorum bebeğim ama seni kaybetmek de istemiyorum artık!” dedi ağlayarak, “Seni o kadar çok özledik ki! Seni o kadar çok özledim ki!” Maeve de ona daha sıkı sarıldı ve “Biliyorum anne.” dedi, sonra kendisi bile bunları nasıl söylediğini anlayamadan “Ama merak etme anne, böyle görünmesem de senin yanındayım. Yine sizinleyim ve her zaman sizinle olacağım.” dedi ve o andan yavaş yavaş uzaklaştığını hissetti. Şimdi o anın dışındaydı ve neler olduğunu görebiliyordu. Amelia, onun yerine kızıl kıvırcık saçlı, yüzünü tam olarak seçemediği bir adama sarılıyordu. Bu adam her kimse, belli ki kendisiyle ilgisi vardı. Ancak ne olduğunu daha fazla düşünemeden bir bedene doğru çekildiğini hissetti.

Çekildiği bedenin ne olduğunu biliyordu artık. Planı kendisinin de beklemediği bir şekilde başarılı olmuştu. M-288 olarak yeniden doğacaktı, ancak tam olarak kendisi olmayacaktı belli ki. Hafızası pek çok ayrıntıdan yoksun olacak, az önce gördüklerini, Moslee ile yaşadıklarını, bütün kavgasını tamamen unutacaktı. İstediği de buydu zaten, zira bunları hatırlamasına gerek dahi yoktu. Hatta bunları hatırlaması ona ve şu ana dek kurduğu plana zarar verecekti. “Pekala” dedi kendi kendine, “hoşça kal Maeve. Gelecekte görüşürüz.”

Mira ve Amelia, bir anda gelen ve her tarafı saran bembeyaz bir ışıkla ne olduğunu anlamışlardı bile. Maeve başarmıştı gerçekten, hem onları, hem de kendi evrenini özgürleştirmişti. Ancak belli ki bu özgürlük için kendisini yok etmişti. Moslee’nin de artık bu evrende olmadığını hissedebiliyorlardı, bu yüzden kendilerinin de burada kalamayacaklarını anlayıp, ışık geçtiğinde birbirlerine telsizden ulaştılar.

“Demek artık gitmemiz gerek.”

“Evet” dedi Amelia, sesinde hafiften bir hüzün geliyordu, ancak bunu Mira’ya belli etmek istemedi. Sonra etrafına baktı ve gördüklerinden hareketle “Mira, sanırım Kara Hilal gemileri teslim oluyor! Bizimkilere ateşi kesmelerini söyle çabuk!” diye bağırdı. Savaş bitmişti.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir