Nis
07

Özel Dosya; Beyazperde’de Vampirler

Yazan YariAydin 0 Yorum / 2.661 Kez Görüntülendi

 

Merhaba sevgili kurguseverler. Bugün beyazperde sekmemizi fantastik/korku dünyasının asilzadelerine ayırdık; Vampirler. Vampir filmlerinin tarihçesine değineceğimiz bu dosyamızda esas odak noktamız ise 1980 sonrası (yani bizim kuşağımızın) kült vampir filmleri olacak. Dilerseniz lafı fazla uzatmadan bu kanlı ve elegant dünyaya hızlı bir geçiş yapalım.

Bilindiği üzere tarihte ilk vampirin Eflak Voyvodası “Vlad Tepeş / Kazıklı Voyvoda” (1431-1476) olduğu söylenir. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz, elçileri kazığa oturtan ve yemeklerini bu manzara karşısında yiyen eski Osmanlı Vasalı’nın zalim ünü o kadar yayılır ki insanlar onun kan içici bir şeytan olduğuna inanırlar. Adı da Dracula olarak anılır. Aslında burada kendisine haksızlık etmeyelim, Vlad Tepeş’in babasının adı Dracul’dur ve Dracula da Dracul’un oğlu anlamına gelir, yani ejderhanın ya da şeytanın oğlu. Yine Osmanlı Sarayı’nda önemli bir süre rehin olarak kalan adamımız evine döndüğünde ailesini diğer Romen Beyleri tarafından yakılmış halde bulunur, kısaca dönemi de anormal bir dönemdir. Neyse adamımız yaşar, ölür ve arkasında ilginç bıyıklı bir portre ve korkunç bir ün bırakır.

 

 

Vlad’ın ölümünden 421 sonra İrlandalı bir psikopat olan (bu kısmını ben uydurdum, tamam…) Bram Stoker “Dracula”yı yazarak popüler kültürümüze vampirleri sokmuş olur. Aslında vampir Stoker’dan önce de yaygın bir söylencedir, örneğin 1826 Vakay-i Hayriye (Hayırlı Olay; Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması) akabinde yeniçerileri itibarsızlaştırmak için Osmanlı coğrafyasındaki gazetelerde, ölen yeniçerilerin vampir olup hortladıkları ve insanları rahatsız ettikleri haberleri çıkar. Ama vampirler stilize edilmiş edebi şeklini bu kitapta bulur ve teknolojinin gelişmesi ile de radarımıza girerek sinemaya aktarılır.

İlk vampir filmi 1909 yapımı sessiz bir film olan “Vampire Of The Coast / Sahil Vampiri” olur. Filmin sinemanın yeni olduğu bir dönemde çekilmiş olması, konunun popülaritesine sağlam bir kanıt oluşturmaktadır. Vampir filmleri üstüste gelir ancak kollektif hafızamıza kazınacak ilk vampir filmi 1922’de Almanya’dan çıkacaktır; “Nosferatu, Eine Symphonie Des Grauens / Nosferatu, Bir Korku Senfonisi”. Filmdeki vampir korkunçtan öte yabancı bir imaja sahiptir ve vampirlerin farklı bir tür olduğunu (bugünkü bazı filmlerden farklı olarak !!)  bize hissettirmeyi başarır.

 

 

1931’de Hollywood işe el atar ve Universal Stüdyoları, Stoker’in kitabını aynı adla beyazperdeye uyarlar. Filmde Kont Drakula’nın kontluğunu oldukça ön planda tutan imajı dikkat çekmekte, Drakula kana susamışlığını kontrol ederse her ülkenin büyükelçiliğini rahatlıkla yürütebilecek bir kapasitede görünmektedir. Ne kadar alay edersek edelim, vampir değilse de Drakula imajı artık bu filmden kaynağını alacaktır.

 

 

1950’lere gelindiğinde vampirler, kurt adamlar, zombiler ve Frankestein artık karlı işler haline gelmişti ve seri üretimle halka sunulmaktaydı. Bu dönem dünyada, Kont Drakula olarak ünlü İngiliz aktör Cristopher Lee’nin boy gösterdiği yıllar olarak tanımlanabilir.

 

 

Ama ülkemiz için başka bir önemi vardır bu dönemin, zira 1953’de yönetmen Mehmet Muhtar ilk ve tek Türk vampir filmi “Drakula İstanbul’da”yı çeker. Orjinal öyküye sadık kalınarak çekilen film oldukça başarılı bir adaptasyon olarak göze çarpar.

 

 

Yakışıklı adamlar, güzel kızlar, kuralsız gizemli tavırlar, bir de kızları boğazından hüp diye pipetle içme birleşince ne olur ? 1970’lerin sapık kuşağında vampirler erotik imgeler olarak resmedilir. Bu dönem erkekleri tuzağa düşüren kötü kızlar tarzı vampir filmleri piyasayı ele geçirmiştir, bu filmler 1970’ler seks kuşağı filmlerinden değillerse de odakları daha çok vampirlerin cazibesine kaymıştır.

1980’lerde ise ilginç filmler yapıldı bunlardan ikisi döneminde büyük ses getirdi. İlki  1987 yapımı ve Oscar ödüllü kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un “Near Dark / Karanlığın Eşiğinde” filmiydi ki vampir olduğunu anladığı aşkı için vampir dünyasına geçmeyi göze alan ama bunun dehşetini de farkeden bir gencin ikilemini ve sonrasındaki korkunç olayları anlatıyordu.

 

 

Diğer film ise konu olarak ilkinin yakınından bile geçemeyecek olsa da popülarite olarak onu ona katlayan, yine 1987 yapımı “The Lost Boys / Kayıp Gençler” filmi idi. Kayıp Gençler, aslında trajik bir öyküye sahip olsa da bir gençlik hikayesi olarak formatlandığı ve herkesin birbirinden karizmatik olarak resmedildiği bir aşk filmi olduğu için, gişeyi silip süpürdü. Son sahnesini hatırlıyorum da kahramanın dedesinin dozerle Kiefer Sutherland’in (vampirlerin başı) kalbine kalas gibi bir kazık çakıp; “Bu kasabada tek sevmediğim şey vampirlerdi”  demesi… Başka bir şey söylemeye gerek yok.

 

 

1992’de büyük bir usta olaya el koymaya karar vermiş ve yanında ağır bir kurmay kadroyla işe girişmişti. Francis Ford Coppola’nın Dracula’sından bahsediyoruz. Gary Oldman, Wynona Ryder, Anthony Hopkins, Keanu Reeves ve yan bir rolde de olsa Monica Bellucci’li kadrosuyla, film gerçekten sağlam gelmişti. Bram Stoker’ın eserine bir dönüş olan filmde, özellikle Gary Oldman muhteşem bir performans göstermişti. Filmin finalinde Keanu Reeves’in nişanlısının kalbini çalan (Keanu Reeves’in saçları Drakula’nın şatosundaki stresten beyazlamıştı da) Drakula tarafından öldürülmek üzereyken onun boğazını kestiği sahneyi de şahsen unutulmazlarım arasına almıştım (özellikle bu hareketi Drakula’nın yaladığı o usturayla yapması beni mest etmişti, yetmişti o artistikler artık…). Sonuçta kim şu yaratığa aşık olabilirdi ki ?

 

 

1994’de ise bu satırların yazarı tarafından açık ara en iyi vampir filmi olarak değerlendirilen “Interview With The Vampire: Vampir Chronicles / Vampirle Görüşme” filmi geldi beyazperdeye. Yine İrlandalı (İrlanda asıllı) olan gotik yazar Ann Rice’ın 1976 yılında piyasaya çıkardığı aynı isimli romandan uyarlanan film, vampir olmanın ne olduğunu, vampirin insandan ne kadar farklı olduğunu ve yüzyıllarca yaşamanın her türlü etkisini gözler önüne sermişti. Filmin ana fikri açık ve basitti; vampir olmak seçilecek bir kader değildir. Vampir ailesinin intikamını almak için Brad Pitt’in vampir tabutlarını yakıp panikle tabuttan fırlayan vampirleri orakla doğradığı sahnenin özel etkisini de not düşelim

 

 

Robert Rodriguez’in 1996 yapımı “From Dusk Till Dawn/ Gün Batımından Şafağa” filmi ise vampir öğesinden ziyade şaşırtıcı senaryosu ve Salma Hayek’le dikkatleri üzerine çeken bir başka yapım olarak sinema tarihine geçmişti.

 

 

1998 yılı ise iki farklı vampir filmine ev sahipliği yaptı. Bunlardan ilki John Carpenter’ın “Vampires / Vampirler” filmiydi. Filmde James Woods dışında A sınıfı bir aktör yoktu ama yaklaşımı kesinlikle özeldi. Çünkü vampirler bu filmde beyinsiz birer ölüm makinası olarak resmedilmişlerdi, karanlık kovanlarda saklanan vampirler kana susamışlıklarının kölesiydiler, hiçbir cazibeleri yoktu ve kurbanlarının kanını emerek değil parçalayarak içiyorlardı. Açık konuşmak gerekirse eğer gerçekten vampir diye bir şey olsaydı böyle olurdu diye düşünüyorum. Woods ve onun “Karga Takımı”nın vampirleri yok ettiği sahneler de gerçekten etkileyiciydi ama o yıl öyle bir film daha piyasaya sunulmuştu ki bu filmin hatırlanma şansı olamayacaktı…

 

 

Blade’dan bahsediyoruz, esasen 1973 yapımı bir Marvel çizgi-roman serisi olan Blade, beyazperdeye aktarıldığında bir vampir filminde aksiyonun hangi sınırlara dayanabileceği bir kez daha tanımlanmış oldu. Özellikle filmin ilk 10 dakikasındaki disko baskını sahnesinde Blood Rave şarkısı eşliğinde izlediğimiz vampir kıyımı, bizi filmin içerisine bir vakum gibi çekmişti.

 

 

Blade’in kendisinin de vampir olduğu ancak gündüzleri de dışarı çıkabilme özelliğine sahip olarak betimlendiği serinin ilk filmi Frost adlı bir vampirle mücadeleyi anlatıyordu, 2002 yapımı Blade II ise, gelişmiş bir tür yeni nesil vampir klanına karşı Blade’in diğer vampirlerle kurduğu ittifakla yürüttüğü mücadeleyi anlatmaktaydı, son film olan 2004 tarihli Blade Trinity ise Blade’e iki yeni takım arkadaşı kazandırmıştı, zira hedef büyüktü, Drakula…

 

 

2003’de ise sibirya kurdu gibi gözleri olan güzel bir vampirle tanıştık, “Selene”. Evet “Underworld / Karanlıklar Ülkesi”nden bahsediyoruz. Death Dealers / Ölüm Tacirleri (Vampirler) ve Lycans / Kurtadamlar arasındaki bitmez tükenmez mücadeleyi farklı zamanlar ve mekanlarda her türlü boyutuyla anlatan ve sırasıyla Evolution (2006), Rise Of The Lycans (2009) ve Awakening (2012) adlı dört filmden meydana gelen seri (ilk filmi unutmayın !!!) oldukça dengeli senaryosu, dozunda aksiyonu, Kate Beckinsale’in cazibesi ve tatmin edici aşk öyküsü ile kitleler üzerinde büyük bir etki yapmayı başardı.

 

 

Ve geldik dosyamızın son serisine,  öyle bir seri ki kendisinden önceki hiçbir vampir filmi onun popülaritesine ulaşamadı, doğru tahmin ettiniz “Twilight Saga / Alacakaranlık Efsanesi” serisinden bahsediyoruz. 2005 yılında ilk kitabı basılan ve New York Times en çok satanlar listesine giren dört kitaplık bir serinin beş filmlik beyazperde uyarlaması olan Alacakaranlık Efsanesi, bir insan kızı olan Isabella “Bella” Swann ile bir vampir olan Edward Cullen’ın aşkını ve biraz girift bir biçimde bu aşk hikayesinin içinde kendine yer bulan kurtadam Jacob Black’in hikayesini anlatıyordu. Aslında bir vampir hikayesinden çok bir aşk hikayesi olan Alacakaranlık Efsanesi, benzerlerinden dozunda bir aksiyon ve sağlam bir arka planla sıyrılmayı başardığından olsa gerek türün kesinlikle en popüler örneği olmayı başardı.

 

 

2008 yılında vizyona giren Alacakaranlık’tan sonra 2009’da Yeniay, 2010’da Tutulma, 2011’de Şafak Vakti 1 ve  2012’de Şafak Vakti 2 sırasıyla vizyona girdiler. Seri, her yeni filmle hayran kitlesini arttırdı ve filmin ana kahramanı Bella’nın (çünkü kitap Bella’nın gözünden anlatılıyordu) vampir olup Edward’la hayatını birleştirmesi ile son buldu.

 

 

Böylece bizim de dosyamız son bulmuş oldu sevgili kurgusal.net takipçileri, büyük keyif alarak hazırladığım bu dosyayı sizlerin de aynı keyifle okumanızı dileyerek huzurlarınızdan çekiliyorum. Hoşçakalın.

YarıAydın

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz