Tem
24

Bilimkurgu Arka Planında Başarılı Bir Aile Draması – After Earth

Yazan YariAydin 1 Yorum / 1.609 Kez Görüntülendi

 

Hollywood’un bilim-kurgu filmlerini peş peşe piyasaya sürmesi sebebiyle yine bir filmle karşınızdayız sevgili kurguseverler. Başrollerini Will ve Jaden Smith’in paylaştığı ve M. Night Shyamalan’ın yönettiği After Earth / Dünya; Yeni Bir Başlangıç’tan söz ediyoruz. Dilerseniz lafı fazla uzatmadan; makalemizin filmin sonu dahil detaylı bilgiler içerdiğine dair geleneksel uyarımızı yapalım ve filmin fragmanını izleyerek incelememize başlayalım.

 

 

After Earth bizleri, dünyanın yaşanmaz hale geldiği olası bir yakın gelecekteki gezegenlerarası insan göçünün 1000 yıl sonrasına, insanların yeni evi olan Terra Nova’ya götürüyor. Terra Nova her ne kadar insanlara yeni bir ev olsa da insanların orada yalnız olmadıklarını anlamaları uzun sürmüyor ve uzaylılar insanları feromonlarından takip edip öldüren bir genetik mühendislik eserini insanların üzerine salıyorlar; Ursaları. Gezegenimizi terk ederken organizasyon için kurulmuş Ranger  gücü de bu tehdide karşı savunma gücüne dönüşüyor. İşte bu gücün efsanevi generali Cypher Raige ve 13 yaşındaki oğlu Kitai Rage’in hikayesi filmimizin konusunu oluşturuyor.

 

Cypher, toplumunda “Ghost / Hayalet” olarak bilinen savaşçıların ilki ve en ünlüsü olan usta bir askerdir. Hayaletler korkularını dolayısıyla feromonlarını kontrol edebildiklerinden Ursalar için görünmez olan savaşçılardır. Bununla birlikte Cypher’in duygularını kontrolü anormal bir şekilde tüm hayatına yansımış ve onu bir tür duvar haline getirmiştir. Özellikle babası gibi bir ranger olmak isteyen ama henüz başaramamış ergenlik çağındaki oğlu Kitai ile ilişkileri son derece gergindir. Duruma evin annesi olan Faia el koyup baba Cypher’a oğluna karşı bir komutan değil baba olması gerektiğini hatırlatınca, Cypher kendisinin son görevi olan bir Ursa eğitimine katılması için oğlunu yanında götürmeye karar verir. Yolculukta taşıdıkları önemli kargo bir Ursa’dır ve ikilinin hayatına dahil olmak üzeredir.

 

 

Bu yolculuk, baba oğul açısından beklenmedik bir sınava dönecek ve her anlamda onları limitlerinin sonuna kadar zorlayacaktır. Zira eğitime gittikleri mekik yakalandığı bir astroid fırtınası (ki sanırım bir gezegen ya da büyük astroidin o anda parçalanması sebebiyle meydana gelmişti.) sonucu ışık hızında atlayış yapar ve karantinadaki bir gezegene iki parça halinde düşer.

 

Geminin kokpit kısmında kalan baba oğul sağdır ancak düşüş sırasında oğlunu sakinleştirmeye çalışan Cypher biri çok kötü olmak üzere iki bacağını da kırmıştır. Ellerindeki sinyal cihazı da bozuk olduğundan, Kitai yaklaşık 100 km uzaklıktaki kuyruğa ulaşıp şansını ikinci cihaz için denemek zorundadır. Bu görevi ya başaracak ya da öleceklerdir. Bütün bunlara düştükleri gezegenin dünya olduğunu anlamaları, dünyanın bozulmuş iklim düzeni, yoğun atmosferi ve güçlü yerçekimi de eklenince yüksek teknolojili teçhizatı ve onu kameralarla izleyip yönlendiren babasının kurmaylığı dışında elinde pek de bir şeyi var gibi görünmeyen Kitai’nin şansının ne kadar düşük olduğu açıkça görülse de genç adamın kendini ispatlama hırsı, yabana atılmayacak zekası ve gördüğü beklenmeyen bir yardım durumu değiştirecektir. Bu 100 km’lik parkur baba oğul arasında önemli bir gerilimi de ortaya koyacağı gibi ikilinin gerçek hayaletlerini de bize tanıtacaktır; Senshi.

 

 

Konusunu bu şekilde özetleyeceğimiz filmin madde madde detaylı analizine gelecek olursak; filmin öncelikle çok ciddi bir alternatif gelecek tasviri ortaya koyduğunu ve bunu şaşılacak derecede küçük nüanslarla ama belirgin bir biçimde başardığını dile getirmemiz gerekir. Öncelikle Shyamalan’ın yakın olan çekimlerinin ve set dizaynının Kubrick etkileri taşıyan bir yabancılaştırmayı başarıyla kotardığını söyleyebiliriz. Özellikle Terra Nova’daki sahnelerdeki mimik ve jestler, rahatsız edici denebilecek çekimlerle, bize başka bir insan topluluğunu izlediğimiz izlenimini verebiliyor. Faia’nın kocasını karşılarkenki yüzü, Kitai’nin ranger sınavındaki koşuşu ve komutanı ile konuşması, gezegen ve zamanın bireyler üzerindeki etkisini açıkça yansıtıyor.

 

Sosyal olarak da rangerların tarihinin anlatımı ve Faia’nın eşi Cypher’a emeklilikten sonra kendisi gibi destek ünitelerinde çalışmayı şaka yollu önermesi, serbest piyasanın değil kolektivist ya da militarist bir toplumda yaşadıkları işaret ediyor. Yine evlerin birbirinin tamamen aynı gökdelenler olması da önemli bir veri. Zira 1000 yıl yeni bir yaşamı henüz yeteri kadar komplikeleştirecek bir süre gibi düşünülmemiş ki bence de bu doğru bir saptama.

 

Teknolojik olarak göze çarpan ilk detay ise sentetik/perde kullanımının uzay gemisi dokusunu oluşturacak kadar yaygın ve standart kullanımı oluyor. Bunun alternatif bir tasvir mi, yaşamı imkansız hale getirdikleri dünyadaki hatanın tekrarlanmaması isteği mi yoksa Terra Nova’daki kaynak sıkıntısından mı olduğunu bilemiyoruz ancak standart bilimkurgu geleceklerinden daha farklı bir görsellik ortaya koyduğu kesin. İkilinin gemilerinin düşmeden önceki atlayışlarında kullandıkları “Solucan Deliği” konsepti de standart atlayışlardan görsel olarak daha zengin ve zamanın durmasını temsil eden durgunluğu ile türdeşlerinden ayrılmış.

 

Konu ve olay örgüsünden söz edersek yönetmen Shyamalan ve senarist Gary Whitta’nın sadece konseptsel değil hikaye olarak da başarılı bir sınav verdiğini görmemek mümkün değil. Öncelikle baba ile oğul arasındaki duygusal climax anına kadar küçük ipuçları dışında gerçek sorunu son derece iyi bir şekilde saklamayı başaran ikili bu sayede climax’in seyirci üzerinde büyük bir etki yapmasını sağlıyor. Bunu havada bırakmamak adına bu ana fikrin hikayeye nasıl eklemlendiğini açıklamakta fayda var.

 

Cypher’ın kırık bacaklarından birisi kan akışını engellediğinden akışın by-pass edilmesi gerekiyor ancak bunu başarıyla yapmasına rağmen, Cypher’ın müdahalesi ilk yardım boyutunda olduğu için yavaş yavaş bilincini kaybetmeye ve bu sebeple de geçmişe yönelik sanrılar görmeye başlıyor, Cypher hiçbir zaman tamamen kendini kaptırmasa da bu anlarda çok sevdiği kızı Senshi ile olan anılarını izleyebiliyoruz.

 

Anıları Senshi ile kesişen tek kişi Cypher değil. Kitai de babasına kendini kanıtlamak peşinde olan 13 yaşında bir ergen ve özel olarak da hızlı bir atlet olduğundan, dünya atmosferine uyum sağlaması için gerekli jelleri olması gerektiğinden fazla kullanıp daha sonra bu sebeple planın tamamen dışına çıkmak zorunda kaldığından sağlığını büyük ölçüde yitiriyor ve yorgunluk kendisine galip gelmeye başlıyor. İşte o zamanlarda peyderpey Senshi’nin Kitai küçükken onu feromonlarının belli olmayacağı bir fanusa kapatıp kendisinin bir Ursa tarafından parçalandığını öğreniyoruz.

 

 

Bu iki karakterin hazırlığından sonra görevi tamamlaması neredeyse imkansız hale gelen Kitai’nin dev şelale başında kendisine geri dönmesini emreden babasına “Ne yani kendimi mi öldürtmeliydim bunu mu istiyordun” diye sorması ve hemen ardından sky-dive ile yoluna devam etmesi, filmin bahsettiğimiz climaxini oluşturuyor. Hemen ardından pratik olarak dehşet dolu ama sembolik olarak çok anlamlı bir başka sekansın başlaması da filme derinlik katıyor. Buna göre Kitai’yi havada avlamaya çalışan dev bir kartal onu düşüş sırasında ısrarla kovalıyor ve sonunda da yakalıyor. Filmin ilerleyen dakikalarında kendini Kitai için feda eden kartalın onu yavrusu sandığını ve kaçan Kitai’ye rağmen onun iyiliği için gereğinde sert bir şekilde müdahale ettiğini anlıyoruz. Bu açıkça Cypher ve Kitai arasındaki ilişkiye refere ediyor.

 

Filmin gerilim öğesi de tansiyonu gerekli düzeyde tutmayı başaran bir başka artı olarak göze çarpıyor. Kitai’nin yol boyunca sürekli bir plan dahilinde yapması gereken şeylerle bunu engelleyen dış tehlikeler, çeşitli boyutlarıyla bizi geriyor. Hele kargodaki Ursa’nın hayatta olup olmadığının araştırılması (ki hayatta olduğunu bilsek de) sekansları özellikle kayda değer.

 

 

Filmin finali ise Kitai’nin her şeyiyle mücadelesine sahne oluyor ve izleyiciyi peşine takıyor. Bir savaşçı olmadığı açık olan Kitai bununla birlikte çok zeki bir çocuk. Uçağın kuyruğuna tamamen hafızası ve çıkarımlarıyla ulaşan Kitai burada da sinyal cihazının sorununu bulup ona göre aksiyon alıyor. Ve finalde filmin mottosu olan “Tehlike Gerçektir Korku ise Bir Seçim” seviyesine ulaşmayı başarıyor. Bütün bu maddi ve manevi yolculuğun değiştirdiği Kitai, kendisini takip eden Ursa için hayalet olmayı başarıp onu bir çeşit nano kılıç kombinasyonu olan silahı ile öldürüyor. Sonra da babası ve kendisini kurtaracak sinyali gönderip bizi bir mutlu sona ulaştırıyor. Babasının ona kalkıp selam vermeye çalışmasına karşılık ona sarılması ve ranger olmak istemediğini söylemesi de pozitif insani tepkiler olarak aklımızda kalıyor.

 

 

Filmin IMDB puanı 4,9. Yorumlar da genelde Jaden Smith ve Shyamalan üzerinde yoğunlaşmış. Aslında bu bile filme bakıştaki saçmalığı gözler önüne sermeye yetiyor. Jaden Smith uçağın düşüş sahnesinde ve özellikle şelale başında olmak üzere pek çok sekansta bir ergenin tepkilerini çok başarılı şekilde vermiş olduğu için kendisine yapılanın sadece kıskançlık olduğunu düşünüyorum. Shyamalan ise efekt ve adrenalin testlerini geçmeyi başardığı gibi çok sevdiği geniş planlarını ve düşük tempolu anlatımını terkedilmiş dünyanın mükemmel manzaralarında vermeyi başarıyor. Yukarıda bahsettiğimiz tüm o semboller ve hissettirilen olgular da cabası. Bu iyi bir film ve Amerikan seyircisindeki Shyamalan alerjisinin bunu yok saymasına bir bilim-kurgu sever olarak onay vermiyorum. Ultimatom gibi bitirdiğim makalemden keyif almış olmanız dilekleriyle sözlerime son veriyorum. Esen kalın.

YarıAydın

 

Kategori: sinemaloji

1 Yorum

  1. HKS diyor ki:

    Ben de oldukca basarili buldum.. Yorum oldukca detayli olmus.. Gelecek tasviri oldukca farkli yorumu ayrica daha detayli islenebilir.. Burdan yola cikarak farkli bir film, alisilagelmis bilim kurgulardan farkli. Cok keyifle ve heyecanla izledim. Ayrica insanin kendi korkularina, belki yasadigi dunyayla da baglanti kurabilecegi anlar olabilir! Ne dersiniz ?Elinize saglik..

Yorum Yaz