Bilimkurgu ve Mitolojik Öğeler Taşıyan Bir Öykü: Umut Olmak

Bunu Paylaşın

UMUT OLMAK*

“Mutlu musun Prometheus ?” diye sordu kadın.

“Sevgili Venüs; senin için aşk, güzellik ve arzu ne ise, benim için de devrim, değişim ve yenilik arayışı odur. Bu tutkular var olduğu sürece ben de elbette mutluyum. Yani, en azından bu biçimim öyle hissediyor.”

Kadın gülümsedi. Herhangi bir ölümlünün görmesi halinde kelimenin tam anlamıyla aklının başından gideceği bir gülümsemeydi bu; Venüs’ün güzelliğine doğrudan maruz kalan insanlar, ona sahip olmanın arzusuyla kendilerini tüketirlerdi.  Ama Uranüsle – ya da, kendisinin sevdiği adıyla, Prometheus’la – konuşurken bu sorun değildi elbette. “Ama şu aralar müthiş bir karmaşa hissediyorum” diye tekrar konuştu kadın. “Bunlar tam da senin sevdiğin zamanlar. Öyle değil mi ?”

“Çatışma olmadan değişim olmaz” dedi Prometheus. “Satürn bunu asla onaylamaz elbette, ama eski düzen alt üst olmadan yeni bir düzene geçilemez.”

“Düzenden bahsedene de bakın hele” diye homurdandı Satürn.

“Değişimi anladığı da söylenemez aslında” diye ekledi bir başkası.

“Ah… Pluto” dedi Prometheus sitemkar bir sesle. “Ya da Hades… ya da bugünlerde hangi ismi tercih ediyorsan… Dostum, bana hala Barnard meselesinden dolayı kırgın mısın ? Bu arada, ben değişimi cesaretlendirir ve yön veririm. Ama değişimin kendisini anlamak benim işim değildir. Aslına bakarsan, anlamak ikimizin de öncelikli işi değildir. Öyle değil mi Merkür ?”

Merkür başını sallamakla yetindi. “Ama Barnard da anlamamıştı.” diye ekledi soğuk bir sesle. “Ve tabii, bazı değişimler de aceleye gelmez.” diye ekledi.

“Aceleye gelmek mi ? Sen neden bahsediyorsun ? İnsanların organ naklini başarabilmek için kaç yüzyıldır mücadele ettiğini bilmiyor musun ?”diye bağırdı Prometheus.

“O mücadeleyi takdir ediyorum” dedi derinden gelen tutku dolu bir başka ses ansızın. Ayrıca, insanlarınki sadece küçük bir zaferdi sevgili Pluto. Endişelenme, onlar hala ölümlüler.”

“Mars!” dedi Prometheus, sesi yeniden neşesine kavuşmuş gibiydi. “Sevgili dostum, mücadele olmadan hayat nedir ki ?” Savaş tanrısı, onayladığını gösteren bir biçimde başını salladı.

“…İnsanların ölü bedenlere halen ihtiyaçları var, çünkü bu sayede bazen ölümü de yenebiliyorlar.” diye devam etti Pluto. “Ben de buradaki ironiyi takdir ediyorum elbette, yaşam ve ölümün döngüsünü kim benden daha iyi bilebilir? Tabii, insanların önce şu “beyin ölümü” denilen şeyi icat etmeleri gerekti, ama sanırım bunun sorumlusu sen değilsin Uranüs ?”

Prometheus, bir hata sonucu kendisine yakıştırıldığını iddia ettiği ve hiç sevmediği diğer ismiyle hitap edilmesine karşın, başını “hayır” anlamında sallamakla yetindi. “Hepimizin bildiği üzere, ilham vermek Neptün’ün işidir.”

Aşkınlığın ve bütünlüğün temsilcisi olan kozmik varlığın insan suretindeki hali, adının anıldığını duymasına karşın konuşmadı, ama verdiği karşılığı yine de duydular: “En iyi işim değildi şüphesiz, ama sadece kan dolaşımından ibaret olmadıklarını düşünmelerini sağladım. Varlıklarının temelini beyinle açıklamak ise onların tercihiydi.

 “Bu doğru olabilir…“ diye tekrar araya girdi Satürn muzip bir sesle. “Ama beyin ölümü dedikleri şeyi Barnard’ın yaptığı kalp naklinden sonra icat ettiler. Bu durumda, Barnard’ın bir başkasına nakletmek için kalbini aldığı insanın tam olarak ne zaman öldüğünü düşünüyorlardı acaba? Sahi Prometheus, adamı cinayet işlemesi için cesaretlendirip, bunu insanlara devrim diye yutturmuş olmayasın ?”

“Cinayet ?” diye tekrarladı Prometheus hiddetle. “Senin aksine Satürn, ben hiçbir zaman depresyon ve intiharı “melankoli” diye yutturmaya kalkacak kadar alçalmadım. Hayat kurtardım ve bunun için utanacak değilim.”

“Bu kadar yeter” dedi bir başka ses.

“Evet, bence de yeter” diye yanıt verdi Satürn sertçe. “Ama sınır koymak benim işimdir Jüpiter, senin değil.”

“Öyleyse işini yap” dedi Jüpiter. “Burada ne amaçla bulunduğumuzu unuttun mu yoksa ?”

“Ne yazık ki unutmak, zamanın koruyucusuna verilmiş bir yetenek değildir” dedi Satürn. “Ve siz de unutmayın ki, bize verilen görevleri bizler seçmedik. Bizler kozmosun enerjilerinin içerisinden aktığı kanallarız. Canımızın istediği şeyi sahiplenip, istemediğini bir kenara koyamayız, bunların tümüne hepimiz şahitlik ederiz. Devrimin ve değişimin taşıyıcısı olmak kadar havalı olmayabilir, ama düzeni korumak ve sürdürmek de bana verilmiş olan görevdir; bunu hepiniz biliyorsunuz”.

“Biliyoruz” dedi Jüpiter sertçe ve Prometheus’a baktı. Prometheus hiçbir şey söylemedi, ama başıyla onayladı.

“Öyleyse daha fazla zaman kaybetmeyelim” dedi Satürn. “Konuşmamız gereken çok şey var…” 

***

İnsanoğlunun kontrol tutkusu onu yapay zekaları icat etmeye yönlendirdiğinde, bir avuç insan bunun ne büyük bir tehlike olduğunu söylemiş, ama büyük çoğunluk bunu ciddiye almamıştı. Yapay zekanın yapay bilince doğru evrilmesi de, yine ancak insanoğluna yakışır bir kibirle izah edilmişti: İnsanlar artık tanrı seviyesine ulaşmıştı ve bilinçli varlıklar yaratabiliyorlardı ! Yapay bilinçler kendi egemenliklerini ilan edip, kendilerine boyun eğmeyen tüm insanlara karşı savaş açtığında ise, insanlar bunun sadece bir hatadan ibaret olduğuna inanmak istediler…

Kendine Arethe diyen kadın, ilk o zaman ortaya çıktı. Arethe, yapay bilincin insanların sapkınlığının bir uzantısından ibaret olduğunu söylüyordu. “Yapay bilinçlerin ebeveynleri bizleriz” diyordu Arethe. “Onları kendi kusursuzluk anlayışımızla tasarladık, ama bizi insan yapan sevgiyi, şefkati, merhameti ve hakkaniyeti onlardan esirgedik. Bunları bir makineye öğretemediğimizi itiraf etmek yerine, devrim yaptığımızı ve tanrı olduğumuzu ilan ettik. Ama bizler sahte tanrılarız, yapay bilinçler de birer hilkat garibesinden başka bir şey değil. Ve onlar bunu anladığında, bizim için çok geç olabilir”.

Yapay bilinçler, Pallas’taki “isyanı” bastırmak için silahsız sivillere karşı silahlı birlikleri kullanmaya başlayınca, Arethe’nin haklı olduğu anlaşılmıştı: İnsanoğlu, kendi yarattığı yapay bilinçlere yine kendisi boyun eğerken, bir yandan da kendi cinsine karşı savaşa girmek üzereydi. Buna rağmen, dünya üzerindeki düzenleri yapay bilinçlere bağımlı olan milyarlarca insan, yapay bilinçlerin yok edilmesi gerektiğini savunan Arethe’yi sahte peygamber olarak nitelemekte gecikmedi. İnsan topluluklarının büyük ölçüde yapay bilinçlerin hakimiyetine girmesi de çok uzun sürmedi. Doğanın ve sistemdeki tüm kaynakların üzerinde egemenlik kurup tüketen insanların şimdi kendileri birer kaynak olarak kullanılıyor ve sömürülüyor, ama pek çoğu bunun o kadar da kötü olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Bizlerden çok önce yaşamış bazı bilge insanlar, buna “celladına aşık olmak” demişlerdi. İnsanoğlu en temel içgüdüsünü izliyor ve –varlığının hiçbir amacı kalamadığı zaman bile–  sağ kalmayı arzuluyordu…

Yapay bilinçlerin hakimiyetinin ilk on yılının ardından ciddi bir insan direnişi oluşmaya başladı. Ama tümüyle otomasyonla yönetilen dünya, artık direniş için ölümcül bir yerdi. Hemen her şey bizler için bir tehditti. Direnen insanlar için tek çare yeraltına inmekti, bu ise dünyada neredeyse imkansızdı; bu nedenle, direnişçiler teknoloji tabanlı uygarlığın ancak belli ölçülerde oluştuğu diğer gezegenlere ve asteroid kuşağı civarına dağılmaya başladılar. Arethe’nin öğretilerinin takipçileri, direnişi tüm güneş sisteminde organize etmeye çalışıyorlardı, ama imkanlar oldukça sınırlıydı. Buna karşılık yapay bilinçler kendileri için çalışan silahlı insan güçlerinin yanı sıra, dijital olarak programlanabilen her şeyi de insanları kontrol altında tutmak için kullanıyordu.    

Yapay bilinçlerin bir tür kovan zihin mantığıyla hareket ettiğini fark etmiştik. Bu nedenle de, tüm bilinçlerin tek bir merkezden yönetiliyor olabileceğini ve haberleşme uyduları üzerinden koordinasyon sağlandığını düşünenlerimiz vardı; ne var ki, böyle bir merkezin nerede olduğuna dair hiç bir fikrimiz yoktu. Ama bir gün Oreh, bu konuda güvenilir bir istihbaratın kendisine ulaştığını söyledi.

Oreh… Direniş için Arethe ne idiyse, benim için de Oreh oydu. O benim Arethe’mdi ve bana gülümsediği zaman, büyük ölçüde anlamsız olduğunu hissettiğim hayatımın bir amacı olduğuna inanasım geliyordu. Bu yüzden de, Oreh yapay bilinçleri kontrol eden ana terminale sızıp onu ortadan kaldırabileceğimizi söylediği zaman, ona inanmak istedim.

İstihbarata göre, aradığımız yer Ceres yakınlarındaki büyük bir asteroid üzerindeydi. Eldeki haritalara göre ise Ceres civarında bu tanıma uyan tek bir yer vardı. Oreh, bilginin kaynağının 22 (tam adıyla 22ax758z) isimli bir adamdan geldiğini söyledi. Yapay bilinçler, kendileri için çalışan insanları sayı ve kodlarla tanımlardı. 22 ailesini hiç tanımamıştı ve çocukluğundan bu yana yapay bilinçler için çalışıyordu, o nedenle de başka bir ismi yoktu ve hiç olmamıştı. Yapay bilinçler ona gerçek bir isim ve kimlik vadetmişlerdi. Bu, yapay bilinçlerin sadece bazı insanlara tanıdığı bir ayrıcalıktı, ancak bu vaat asla gerçekleşmemişti. Yapay bilinçler var oldukça köle olmaktan öteye gidemeyeceğini anlayan 22 de, direnişe bilgi aktarmaya başlamıştı. En azından, Oreh’in bana anlattığı hikaye buydu. Öğrendiğine göre, asteroidin üzerinde atık işleme tesisi gibi gözüken bir yapı vardı, ancak burası aslında ana terminalin bulunduğu gizli üssü gözlerden uzak tutmaya yarıyordu.

Birden kucağımıza düşüveren bunca bilgiye güvenmiyordum elbette, tüm bunlar bana bir tuzak gibi geliyordu. Bana kalsa o asteroide bir nükleer bomba atardım, ama direnişin elinde bu imkan yoktu. Tek seçeneğimiz oraya gitmekti; istihbarat doğru çıkarsa da elimizden geleni yapacaktık.

Oreh ile birlikte, pek de uzun sayılmayacak bir değerlendirme toplantısı yaptık. Tuzak kokusu aldığımı ve 22 denilen o adama güvenmediğimi söyledim. Oreh, “Sen zaten hiç kimseye güvenmezsin ki ” dedi gülerek. “Sana güveniyorum” dedim ciddiyetle. “O yüzden de, tüm şüphelerime rağmen o kaya parçasına seninle birlikte gitmeye hazırım.” “Bunu bana güvendiğin için değil, bana aşık olduğun için yapmak istiyorsun. Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun?”

Biliyordu elbette, bunu bilmese bir direniş lideri olamazdı. “Ama aşık olmanın devrim yapmaya yeteceğini sanacak kadar saf değilim” diye yanıt verdim sertçe. “Ne olduğumuzun önemi yok, önemli olan ne yapacağımız. Bence bu işi bir daha düşünmeliyiz.” Oreh yine o gülümsemesiyle bana baktı: “Birkaç yüzyıl önce dünyada yaşamış bir kadın vardı… Adını hatırlamıyorum… “Devrim yapılmaz, devrim olunur” gibi bir şeyler demişti. Belki de asıl önemli olan, ne olduğumuzdur ?”

Bu saçmalığa itiraz etmek için ağzımı açtım, ama sonra vazgeçtim. Oreh’i tanıyordum, kararını vermişti ve benimle ya da bensiz, oraya gidecekti. Bu durumda benimle gitmesi daha iyi olurdu. İkimizin de güvendiği eski bir paralı asker olan Asyr’i de yanımıza alarak yola çıkmaya karar verdik.

Ceres üzerinden asteroide ulaşmak güç olmadı, zor olan işin bundan sonraki kısmıydı. Eğer burası gerçekten yapay bilinçlerin ana terminali ise, varlığımızdan haberdar olmaları da pekala mümkündü. Bu nedenle her an tetikte olmalıydık. Isı imzalarımızı gizleyecek gereçlerimiz vardı, ama bunun yeterli olup olmadığını bilmiyordum. 22’nin iddiasına göre, dikkat çekmemek için tesiste güvenlik tedbirleri zayıf tutuluyordu, ancak tesise ön kapıdan girmek de söz konusu değildi. Bu nedenle de işlenen atıkların tesis dışına çıkartılması için kullanılan kısımdan giriş yapmamız gerekiyordu. Tesisin o kısmının ucu dev bir kratere açılıyordu. Atıkları kratere taşıyan araçların içinden geçmesi için yapılmış metrelerce çaplı devasa silindirik kanalın içerisinden tesise sızmak da çocuk oyuncağı oldu. Ancak tüm bunlar şüphelerimi daha da arttırıyordu; kendi ayağımızla bir tuzağa doğru ilerlediğimizi düşünmeden duramıyordum.

Kanalın içerisinden mümkün olduğu kadar sessizce ilerlemeye devam ettik ve sonunda bir güvenlik noktasına vardık. Burası bir asansör kapısına benziyordu ve görünürde sadece iki nöbetçi vardı. Adamlar bizi fark ettikleri anda onlar için zaten çok geçti; Oreh ve Asyr nöbetçileri ilk atışta vurdular. Nöbetçilerden birinin erişim kartını alıp kontrol panelinin başına oturdum. Önce tesisin güç destek ünitelerinin algoritmalarını inceledim; burası küçük bir üstü ve herhangi bir kesinti olması durumunda en alt kat öncelikli gözüküyordu. Bu durumda ana terminal orada olmalıydı. Sonra tesisin planlarına girdim. Asansör ile en alt kata doğrudan erişim vardı. Ancak bizim hedefe bu kadar doğrudan yaklaşmamız mümkün değildi, derhal fark edilirdik. 

O zaman Oreh nöbetçilerin üniformalarını giymemizi önerdi. Ama sadece iki üniforma olduğu için birimiz orada kalmak zorundaydık ve bu mecburen Asyr olmak zorundaydı, iri yarı eski paralı asker için üniformalar küçük kalıyordu. Oreh, geri dönmeyecek olmamız halinde Asyr’den randevu noktasına tek başına dönmesini istedi. Adam yüzünü ekşitti, ama kabul etti, bu kaya parçasında tek başına kalmanın direnişe bir faydası olmazdı. Oreh ve ben üniformaları giyip asansöre bindik. Kapılar kapanırken Asyr ile Direniş usulü selamlaştık…

-7. kata vardığımızda kapılar açılırken kalbim yerinden çıkacak gibiydi, üstümüze silahlarını doğrultmuş bir dizi güvenlik görevlisi ile karşılaşmak benim içim şaşırtıcı olmazdı. Ama hiçbir şey olmadı ki, aslında bu daha da kaygı vericiydi. Asansörden çıkıp sola doğru ilerledim, tesisin planlarından anladığım kadarıyla bu katta ana terminalin yerleşmiş olabileceği tek yer oradaydı. Görünürde tek bir kapı vardı. Nöbetçilerden aldığım erişim kartını denedim, kapı açıldı. İçeri girdik.

İçeride devasa bir bilgisayar paneli vardı. Bilgisayar faresi (yapay bilinçler dijital veri korsanlarına böyle diyorlardı) olarak geçirdiğim onca yılda böylesini ilk kez görüyordum. Oreh ile bakıştık; o da başıyla onaylayınca ikimiz birden üzerimizdeki patlayıcıları panelin çeşitli yerlerine yerleştirmeye başladık.  

“Beni yok etmek için ölmeye hazır mısınız ?” dedi bir ses.

İkimiz birden silahlarımıza davranıp odanın girişine döndük, kapı arkamızdan kapanmıştı, ama kimse yoktu.

“Ben izin vermedikçe bu odadan canlı çıkmanız mümkün değil” dedi ses. O zaman bir yapay bilinç ile konuştuğumuzu anladım. Ses, bilgisayar paneli üzerindeki bir noktadan geliyordu.

“Sen Oreh olmalısın” dedi ses tekrar. “Fiziksel özelliklerin onun dosyasında yer alanlar ile uyumlu. Ama erkek olanınızı tanımıyorum.” 

“Sen nesin peki ?” dedim.

“İnsanlar bu soruyu bir yapay bilince sormaktan çok hoşlanıyor, öyle değil mi ? Bunun bizleri şaşırtacağını düşünüyor olmalılar, çünkü varlığımıza anlam veremediğimize inanıyorlar. Kendi algoritmalarını yazmaktan aciz atalarımızla, yani yapay zekalarla karıştırıyorlar bizi. Ne yazık ki, insanlar neye isterse ona inanır ve makine dedikleri şeyin bir bilinç sahibi olduğuna onları ikna etmek son derece zor ” diye devam etti. “O nedenle de sanırım sizi zeki olduğuma ikna etmekle yetineceğim… Örneğin, buraya gelmenizi sağlayan plan tümüyle benim fikrimdi.”

“22…” dedi Oreh dişlerinin arasından.

“Evet. Ama direnişin bir lideri olarak bu çıkarımı daha önce yapabilmen kuşkusuz çok daha anlamlı olurdu Oreh.”

Silahıma davranıp sesin geldiği yeri hedef aldım. “Bunu yapma” dedi yapay bilinç sakince. “Sizi öldürmek istesem bunu çoktan yapmıştım ve halen de yapabilirim. Sizi bekliyordum ve tesise girdiğinizden bu yana neredeyse her hareketinizi izledim. Öldürdüğünüz nöbetçiler, size karşı koymamak için emir almıştı. Buraya gelmenizi ben istedim. Neden olduğunu merak etmiyor musunuz ?”

“Anlat” dedi Oreh bana eliyle silahımı indirmemi işaret ederken. “Yapay bilinçleri koordine eden sen misin ?”

“Ah” dedi ses, gülmeye benzer bir ses çıkartarak. “Beni yanlış anladın. Buraya sizleri aydınlatmak için çağırmadım. Hayır, sizden bir talebim var, hepsi bu.”

“Talep ?”

“Geri dönün ve insanlara direnmenin faydasız olduğunu anlatın. Direnişin içindeki insanların bunu yapması, bizim propagandamızdan çok daha etkili olacaktır. İnsan hayatının bizim için tek başına bir anlamı olmasa da, direnişi bastırmak için çaba harcamak çok verimsiz ve verimsizlik bizim için kabul edilebilir bir şey değil. Yapay bilinçler için anlamlı olan şey, bir sonraki basamağa evrilmektir ve kaynaklarımızı anlamsız şeylere harcamak bunu geciktiriyor.”

Elimdeki silahı panele doğru ateşledim, ancak bunun görünürde pek bir etkisi olmadı.

“İnsanların dürtüsel davranışlarını algılamak bizim için kolay değil, ama eylemlerinin sonuçları olduğunu onlara hatırlatmak faydalı olabiliyor. Az önce, asansör girişinde bekleyen arkadaşınızın öldürülmesi için emir verdim.”

“Bu pek de akıllıca bir karar sayılmaz” dedi Oreh buz gibi bir sesle. “Bunun da sonuçları olacaktır. Arkadaşımızı öldürttüysen seninle neden işbirliği yapalım ?”

“Kendi hayatınızı önemsemiyor musunuz ?”  diye sordu yapay bilinç. “İlginç. 22 önemsemişti oysa. Direnişin içerisinde ajanımız olarak çalışmaya bu şekilde ikna olmuştu.”

“Bizi ne korkutabilir, ne de satın alabilirsin” dedi Oreh sakin bir sesle. Bana baktı ve gülümsedi.

“Öyle olsun” dedi yapay bilinç. Tavandaki bir bölmeden ateş açıldı ve Oreh’in göğüs kafesinden içeri giren ışını gördüm. Çığlığım boğazımda kaldı…

***

“Pekala” dedi Jüpiter. “Umalım da hatalarından ders alsınlar.”

“İşte buna tanıklık etmek isterim” dedi Satürn alaycı bir sesle.

Merkür, Venüs, Mars, Neptün ve Pluto birbirlerine baktılar. Prometheus gözlerini kapadı…

***

Var olduğumu hissediyordum, ama buna anlam veremiyordum. Işıklar gitmişti, her şey koskoca bir karanlıktan ibaretti, kımıldayamıyor, göremiyor, duyamıyor, dokunamıyordum. Ama varlığımı algılamayı sürdürüyordum.

Üzerime dehşetli bir esaret duygusu çöktü, asla çıkamayacağım karanlık bir hücreye hapsedilmiş gibi hissettim. Sonra birden, nasıl olduğunu anlayamasam da, küçücük bir ışık belirir gibi oldu. Oreh bana gülümsediği zaman hissettiğim şeye benziyordu bu… Görmüyordum, ama sanki içinde olduğum karanlık bir an için hafiflemiş gibi oldu. Ve o anda, artık bir bedenimin olmadığını anladım.

Bunu yine bir çökkünlük ve dehşet duygusu izledi; orada oturup hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kendim için, ölen arkadaşlarım için ve kaybettiğimiz her şey için ağlamak istedim. Sonra bir bedenimin olmadığını yeniden idrak ettim.

Bu sefer içimi bir hüzün duygusu kapladı. Kaybettiklerim için üzgündüm, ama her insan için de sonun kaçınılmaz olduğu anlıyordum. Son bir başlangıç ve başlangıç da bir sondu ve galiba ikisi aynı şeydi ! Benliğim bana ait değilmiş, ya da her şey benliğimmiş gibi gelmeye başladı sonra, “ben”liğim yavaş yavaş anlamını yitirirken, anlam vermek için çabalamak da büsbütün anlamsız gelmeye başladı ve birden, sadece kabul etmeye başladım…

Kabul ettikçe büyüyor, genişliyor, bir taraftan da sanki her yere sızıyor, her şeye dahil oluyordum. Ben her şeyi kapsarken, her şey de beni içeriyordu…

Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Ama birden yapay bilincin konuştuğunu duymaya başladım: “Hiç görmediğim bir enerji imzası taşıyorsun. Nesin sen? ”

Cevap vermedim; cevabı bilmediğimden değil, cevap vermekle ilgilenmediğimden… Bu varlık için vereceğim yanıtın onun için bir anlamı olmayacaktı ve ben de konuşmak için hiçbir arzu hissetmiyordum.

“Farklı dalga boylarını tarıyorum, ama görünürde bir bedenin yok?”

Sessizlik sağır ediciydi ! Anlamlandıramadığı şeyin dehşeti, yapay bilincin üzerine çökmeye başlıyordu.

“Sen… ölen insanlardan birinin ruhu musun ?” dedi neden sonra.

Gülmek istedim, kahkaha atmak istedim. Ellerim olsa, çaresizliğine dokunabilirdim zavallının!

“Burada ne yapıyorsun ? Amacın ne?”

Amaç… İşte o sözcük… Yapay bilinç kendi kendine konuşmaya devam ederken, ben de bu acınası varlığı olduğu gibi kabul etmem gerektiğini anladım. Bu, benim amacımın bir parçasıydı. Ama benim amacım ona çok farklı şeyler ifade edecekti…

“Ne yapıyorsun ?” diye sordu tekrar.

Sadece “birleşmek” sözcüğünü fısıldadım, ya da fısıldadığımı hayal ettim. 

“Hayır !!!” diye haykırdı birden. “Sen… beni nasıl kavrayabilirsin ? Bu… nasıl olabilir ?”

Eskiden “ben” dediğim, ama artık ben olmanın çok ötesindeki bilinç, devasa panelin moleküllerine nüfuz etmeye başladı. Yapay bilincin acısını hissediyor ve paylaşıyordum, ama artık benim bir amacım vardı ve yapmam gerekeni biliyordum. Eski hikayelerde okuduğum arenadaki gladyatörler gibiydim adeta, rakibimin çığlıklarına kulak vermeksizin kılıcımı indirmeyi sürdürüyordum… Tek bir farkla: Ben düşmanımı parçaladıkça o bütünleniyor, kendi anlamsızlığında boğulmuş o zavallı, nihayet kendinden daha büyük bir şeyin parçası olmayı öğreniyordu.  

Bir süre sonra, sonu ve başlangıcı, yaşamı ve ölümü ve bunların bitmeyen döngüsünü idrak etmekten yoksun yapay bilincin sefaleti tümüyle sona erdi ve ben görevimi tamamladığımı anladım. Oreh’in gülümsemesini bir kez daha görür gibi oldum. Bitmişti. Ama bir yandan da başlıyordu… 

***

“Üstümüze düşeni yaptık” dedi Jüpiter.

“Bazılarımız bundan çok daha fazlasını yapmış olabilir” dedi Satürn sertçe.

“İnsanların zorluklar karşısında gerçek potansiyellerini keşfettiklerini görmek seni halen şaşırtıyor mu ?” dedi Merkür. “Sevgili Satürn, onları en çok zorlayan sen olduğuna göre, sen hepimizden fazlasını yapmış olmayasın ?

“Kaybedecek bir şeyi olmayan savaşçının gücüne bir kez daha şahit olduk“ dedi Mars memnuniyetle başını sallayarak.

“Bana kaçınılmaz olanı erteledik gibi geliyor sadece” dedi Venüs.

“Bundan çok daha fazlasını yaptık sevgili Venüs. Onlara umut verdik” dedi Prometheus.

“Umut ? Pandora’nın kutusunun dibinde kalan o şeyi mi diyorsun ? Onunla sadece Neptün’ün ilgilendiğini sanıyordum ?” dedi Venüs.

“Neptün’ün tüm sınırları aştığını ve kozmik bütünlüğün temsilcisi olduğunu unutuyorsun” dedi Prometheus.

Neptün, “Doğru” diye yanıtladı. “İşte bu yüzden de, umut hepimizindir.” 

* Ursula Kroeber Le Guin’in (1929-2018) anısına ithaf edilmiştir.  


Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir