Bir Garip Kurgu Örneği: Cacık Veya Beyaz Kasların Efendisi

Bunu Paylaşın

Her şey beş yaşımdayken başladı. Bir gün babam yemek masasında bana karpuz yedirirken ona herkesin duyabileceği bir sesle “Baba ben karpuzun çekirdeklerini de yiyorum” demiş, o da bana müşfik bir gülüşle karşılık vermişti. Zaten ben ne yaparsam kabul ederdi, hala da öyledir. Bununla birlikte annem ve babam işe gittiklerinde bana bakan anneannem, kendisini beni eğitmekle babamdan daha çok sorumlu hissettiğinden midir nedir bana;

“Karpuz çekirdeğini yersen içinde karpuz ağacı çıkar” demiş ve beni o an için durdurmuştu. Çok korkmuştum çünkü. Korkum geçip de gece beni yatağıma koyduklarında düşünmeye başlamıştım; içimde gerçekten bir karpuz ağacı yetişebilir miydi?..”

Bu düşünceyle sabah kalktığımda ilk iş anneannemden gizli olarak saksılardan birindeki topraktan yemiştim. Çiçekler yeni sulandığından, yediğim ve bulamaç olup dişlerime yapışan toprağın tamamını yutabilmek için ağzımı bol suyla çalkalamış ve amaçladığım gibi toprağın tamamını bu suyla yutmuştum. Toprağın tadı o zaman bana hiç fena gelmese de bunun son olacağını düşünmüştüm. Yanılmıştım!..

***

Soğuk bir sonbahar günüydü ve midem korkunç derecede ağrıyordu. Anneannem midemi üşüttüğümü düşünüyor, bana bir yandan hasta olduğum için bağırıyor bir yandan da belli aralıklarla hafif bir mide ilacı çiğnetiyordu. O gün söylediği şeylerden özellikle “Annene ne diyeceğim ben şimdi?..” cümlesini birkaç kez tekrarladığını hatırlıyorum. Sonunda kustum ve rahatladım, hatta o kadar rahatladım ki anneannem “Ekim ayında kabuğuyla karpuzu nereden buldun da yedin a oğlum?” diyene kadar ne kustuğumu bile anlayamadım. İçimde karpuz yetişmişti…

Bu özelliğimi kontrol edebilir hale geldiğimde artık bir ergendim ve garip bir şekilde diğer insanlardan üstün olduğumu hissediyordum. Özelliğimi açıklamak için de içimde ayrıca büyük bir istek duyuyordum ve sonunda gerçekten bunu yapmaya karar verdim.

Üç arkadaşımla porno partisi yapıyorduk, partide üzerimizdeki stresin kalktığı anlardan birinde dünyanın en önemli sırrını açıklıyormuşçasına ve bir başkasına istinaden size biraz önce anlattığım olayı onlara da anlatmaya koyuldum. Başta arkadaşlarım Erhan, Fırat ve Sarp ilgili görünüyordu, onların dikkati ve arkadaşlığımızın geldiği noktaya güvenerek öyküyü bitirdiğimde tam “O benim” diyecektim ki Erhan tüm sapıklığı ve aşağılıklığıyla içimde çocuk yetişmesine refere eden bir espri yaptı. O an kızmaktan veya ucuz atlattığımı düşünmekten ziyade, beş yaşından beri ilk kez korktuğumu hissettim. Hala daha “Acaba içimde bir çocuk da yetiştirebilir miyim?” diye ara ara düşünürüm.

Üniversitede, askerde ve iş hayatında yıllar geçip benden amiyane tabirle bir cacık olmayacağını anladığımda önce evlenmemeye, sonra da belki bu özelliğim ile bir şeyler başarırım diye şehirde benim gibi insanlar aramaya karar verdim. Buldum da, ama ararken değil…

Bundan beş yıl kadar önceydi, işten dönmek için metroya binmiştim. Yorgundum ve boş boş etrafıma bakıyordum. Osmanbey durağında metroya nihayet bakışlarımın esas amacı olan ahu afet bir kız bindi. Çıkık elmacık kemikleri, su yeşili gözleri, kalkık burnu ve dolgun dudaklarıyla masumiyet ile seksapel arasında gidip gelen bir suratla; hiç de böyle gidip gelmeyen, antik yunan heykellerine benzer harika bir vücudun kombine olmuş hali olan kız, plaza kıyafetleri içindeydi ve on yıllık plaza geçmişimin etkisiyle tam olarak benim tipimdi. Bütün bu faktörlerin doğal sonucu olarak; çoğunlukla, metronun pencere camlarından ve ara sıra da kaçak direkt bakışlarla kızı kesmeye başlamıştım.

Artık “Yakalanırsam yakalanayım bakacağım bu kıza…” diye azıttığım anların birinde kız gözlerimi yakaladı ve bir an için, sadece bir an için gözlerini kahverengiye çevirip sonra tekrar eski su yeşiline döndürdü… Donakalmıştım, o da benim halimi görünce gülümsemişti.

Sapığı rezil etmişti, sapık birine söyleyemezdi, ne diyecekti? “Kızın birinin içine düşüyordum ki gözlerinin rengi değişti!” mi diyecekti? Ama bilmediği bir şey vardı, sapık yakalandığı için ya da değişen göz renginden dolayı donakalmamıştı. Bulmuştu, sonunda bulmuştu…

Sapık; “bulmanın” etkisiyle kızla aynı durakta inmiş, onu uzaktan takip etmiş, tenha bir sokakta karşısına çıkmış, kızın korku dolu bakışları arasında neredeyse kupkuru bir orkide kusmuş –çünkü sapık artık bu konuda bir uzmandı- ve telefon numarasını kıza verip “Yalnız değiliz” diyerek arkasını dönüp gitmişti. Bilmediği şeyi kız ona yıllar sonra anlatacaktı, o andan başlayarak bütün gece ağlamıştı…

Sapığın ise içi içine sığmamıştı o gece, belki evlenirim diye bile düşünmüştü. Söylemiştim, sapık pek öyle akıllı bir adam değildi.

***

Size bütün bunları neden anlattığımı merak ediyorsunuz belki, sebebi aslında basit ama biraz sabredin, önce günümüzü yakalayalım sonra bilmediğimiz günlere birlikte ulaşalım, ne dersiniz?

***

Sevda ile beş yıl önce anlattığım gibi tanıştık. Sadece üç ay çıktık, sözlendik, nişanlandık ve evlendik. Bir sene sonra da kızımız Deniz doğdu. Sevda’ya isterse benim de aynı anda bir erkek çocuğu yapmamı isteyip istemediğini sorduğumda, saçmalamamamı söylemiş ve gülmüştü. Bu kabusun benim için ne anlama geldiğini anlamaması doğaldı.

Sevda başına buyruk bir kızdı, doğum izninden işe geri dönmedi ve çocuğa bakmak istediğini söyledi. Ben de böylece istesem de istemesem de cacık olmak zorunda kaldım. Bununla birlikte bir şeyi yapmak zorunda olmanız onu mutlaka yapabileceğiniz anlamına gelmiyor. İki buçuk yıl canımı dişime taksam da işi kıvıramadım ve sonunda işten kovuldum. Sonrasında iş de bulamadım; İşsizliğimin birinci yılını yeni doldurduğum zamanlarda bir gün sokağa çıktım ve eve döndüğümde karımla çocuğum yerine bir notla karşılaştım. Sevda gitmişti. Ama bu tipik bir drama şeklinde gelişmemişti. Bu yüzden ümitlenmiş ve sevinmiştim, Sevda başına buyruk olmakla birlikte akıllı ve anlayışlıydı zira. Şöyle yazmıştı;

Seni hala ve düşündüğünden çok daha fazla seviyorum Ege. Bizim varlığımız seni baskı altına alıyor. Hayatını tekrar düzene koyduğunda gel ve bizi al.

Peki ben ne yaptım? Cevap verirken, beş yaşındayken toprak yediğimi aklınızın bir köşesinde bulundurun. Neyse bunu tahmin etmenize imkan yok, lafı uzatmadan söyleyeyim. Altı ay boyunca araştırma yapıp –Sevda’yı bulana kadar bu konuda bir beklentim yoktu ama onu bulduktan sonra artık emindim- benim gibilerden oluşan bir çete kurdum. Soygun yapmak için toplanmış bir çete…

***

Ve gelelim günümüze…

***

Çetenin benim dışımda dört üyesi var. Karşımda oturan ve benim gibi otuzlu yaşlarını süren Haluk, beyin dalgalarını hissedebiliyor ve kendi beyninde bunları tekrar organik protokolle birleştirip işliyor, basit tabiri ile zihinleri okuyabiliyor inek… İnek gibi bir hayvan var mı ya; sütü, eti… İt oğlu it! Bunu söylemek bile istemiyorken neden bunu düşünüyorum ben? Bana ne itten köpekten? Demek eskiden köpeğe it deniyordu bunu düşünecek zaman mı şimdi?

“Bu genelde olur Ege. Benim zihinlerini okuduğum kişiler sırf bunu bildikleri için benimle ilgili düşünmemeleri gereken şeyleri düşünürler. Buna alışığım.”

“Kusura bakma Haluk ve teşekkürler anlayışın için” Göt herif, aaaaa bak yine.

Sağımda oturan kızın adı Meyra. Meyra oğul verebiliyor, bir yeri kesildiğinde burayı tekrar üretebiliyor yani. Bir insan bunu nasıl keşfedebilir değil mi? Yani oturup parmağını falan sırf deney için kesemezsin. Peki nasıl? Bu, aynı zamanda Meyra’yı bulduğum ilk üye yapan şey; yani bunun birçok insanca bilinmesi. Hatta Çapa’daki bir çalışmada inceleniyor. Hikayesi basitçe şu, üç yıl önce o zaman on altı  yaşında olan Meyra bir trafik kazası geçirmiş ve sol elinin dört parmağı kopmuş. Önce depresyona girmiş sonra parmaklarının çıktığını hayal etmiş. Altı ay sonra yeni parmaklarına dair ilk oluşumları gördüğünde çok heyecanlanmış ve bir yıl sonra parmakları olduğu gibi yeniden elini süslüyormuş. Henüz bizim kadar gücüne hakim değil ama Çapa’daki deneylerde daha hızlı tepki verdiğini söylüyor.

Solumdaki Tekin için Meyra’nın bir başka  modeli de denilebilir. Kas yapısına hükmedebiliyor ve isterse Arnold Schwarzenegger kadar iri bir adama dönüşebiliyor. Sadece iri değil; daha hızlı, daha yükseğe veya daha uzağa zıplayan biri haline de gelebiliyor. Bir nevi olimpiyat mottosu gibi… O da küçükken gücünü keşfedenlerden. Şu anda yirmi üç yaşında ve özelliğine son derece hakim.

Son eleman ise sol çaprazımda oturan Bengisu. O da kendi bilinçaltına ulaşabilme yeteneğine sahip. Bu sebeple özellikle hafızasını mükemmel kullanabiliyor. Yirmi beş yaşında ve ilkokuldan beri özelliğinin farkında.

Bu üçüncü toplantımız olmasına rağmen konuşmalar hala ”Ne” olduğumuzla ilgili ve daha çok da “Nasıl” konuşuluyor. Ancak hakkımızı yemeyelim, üç aşağı beş yukarı bunu çözdük. Bengisu için bunu anlamak daha kolay.

“Bütün olay beynimize hükmetmekle ilgili. Bizler beynimize tam olarak hükmedebiliyoruz.”

Tekin buna itiraz etti “Hayır beynimizin tamamına hükmedemiyoruz. Evet beynin işletim sistemine müdahale edebildiğimiz için bazı özelliklere sahibiz ama mesela ben senin gibi her şeyi hatırlamıyorum ve sen de benim gibi kas yapına hükmedemiyorsun.”

Ben –size daha önce söylemedim ama- bu gruptan da bir cacık olmayacağına ikna olmak üzere olduğumdan işi şakaya vurdum.

“Sen neden profesyonel sporcu falan olmuyorsun? Ciddi paralar kazanabilirsin.”

“Onun için sadece vücut yapısı değil koordinasyon da gerekli, yetenek de denilebilir.”

“Vücut geliştirme yap”

“Uzun iş o ya”

Anlamıyordum ve artık pek merak da etmiyordum. Haluk ise açıklamakta ısrarcıydı.

“O bir anarşist Ege. Disipline gelemiyor.” Sonra da beni biraz olsun umutlandıran bir şey söyledi “Hepiniz kaçınıyorsunuz ama aslında aynı şeyi merak ediyorsunuz. Birinin konuyu açması gerekiyor ve o da benim… Evet nereyi soyuyoruz?”

Bu grubu ben kurmuştum ve sadece birisi aklımızı okuyor diye ona tüm inisiyatifi bırakacak da değildim. Hayatımın on küsur yılı plazalarda geçmişti ve bu tür bir savaşa alışıktım. İkiletmeden ve kimseye fikrini sormadan cevapladım. “Banka şubesi soyacağız.”

Haluk gülümsedi, ne düşündüğümü anlamıştı piç… Bunun üzerine daha çok gülümsedi ve önce “Özelliğimi herkes bilmiyor sadece annem ve kardeşlerim, şaşıracaksın ama annem babama söyledi mi bilmiyorum. Bu yüzden alışkınım. Umarım merakını gidermişimdir.” dedi, sonra da “Kaç tane soyacağız?” diye sordu.

Bunu da benim düşüncelerimden okumuştu ve yine bana satıyordu. Bir banka şubesinde özellikle grup istenmeden öyle aman aman para bulunmazdı. Kiralık kasalarla belki bir şeyler toplanırdı ama o da zaman alacak riskli bir eylem olurdu. Yine de cevapladım “Soyabildiğimiz kadar, bu bir kariyer…”

“O zaman bankaya grup gelmesini sağlamalıyız.” Haluk tenis maçını sürdürüyordu. Sinir olmuştum ama patlayan ben olmadım. Meyra sonunda dayanamadı ve bağırdı “Birbirinizle sidik yarıştıracağınıza hepimizin duyabileceği kelimelere ve bizim de fikrimizi alarak konuşamaz mısınız?”

Bu tepki beni mutlu etmişti, bunun üzerine Haluk’la aramızdaki “sidik yarışında” yarı sesli yarı sessiz konuşmamızı diğerlerine de anlattım. Bu beni bir kez daha lider yapmıştı. Haluk bana baktı ve gözlerini devirdi. Belki o haklıydı ama işini kaybettiği için ailesinin gözünde sevilse de hiçbir itibarı olmayan zayıf ev reisi bendim. Bu grubu da bunun için kurmuştum ve ben yönetecektim. Sonuçta bu iş bir cacık olma işiydi. Haluk beni sessizce dinledi ama cevabı Tekin’e verdi.

“Evet bazı özelliklerimiz var ama bir banka soygununda işe yarayıp yaramayacaklarını doğrusu ben de kestiremiyorum.”

Tekin de onu cevapladı “Vay, bu çok garip. Ama bu konuda konuşacağım. Kimse alınmasın ama mesela sen Ege, midenden meyve sebze çıkartabiliyorsun diye bu soygunda pek bir faydan olacağı anlamına gelmiyor. Yani beni yanlış anlama, samimiyim, kırmak için söylemiyorum.”

Bu tespit her ne kadar doğruysa da ben bunu bir misilleme veya Haluk’un yanında saf tutma olarak aldım ve geri çekilmeye niyetim olmadan cevapladım. “Ben hammaddesini yuttuğum her şeyi üretebiliyorum.” Sonra da kırgınlığımı belli etmemek için yapıcı bir tavır takınmaya çalıştım ama pek beceremedim, çünkü laf sokmuş bulundum. “Aslında doğru söylüyorsun Tekin, senin dışındaki veya belki Haluk dışındaki herkesin özellikleri bu operasyon için ikincil fayda sağlayabilecek şeyler. Bir tek sen güvenliği döverek direkt bir fayda sağlayabilirsin, tabi dövüş koordinasyonunun iyi olması şartıyla. Bir de belki Haluk alarma basmayı düşünen bir personeli durdurabilir.”

Haluk gülümsedi, Meyra bu sefer neşeli bir şekilde “Ben mesela ne işe yarayacağım, polis yaralarsa hızlı mı iyileşeceğim?” diye sordu.

Bu cümle her ne kadar beni eğlendirmiş olsa da ben de ikincil bir yeteneğe sahip olduğumdan hemen bir senaryo yazıverdim “Şube kapısına parmağını sıkıştırdığını düşün, parmağın kopsun. Kanlar içindesin, tüm şube, güvenlik seninle ilgilenecektir. Dikkatleri dağıtırsın.”

Meyra ise bundan hoşlanmamıştı “Bir uzvun kopmasının ne kadar acıdığını bilmediğin için böyle konuşuyorsun. Ayrıca ben oğul verme özelliğimi yeni yeni öğreniyorum, parmağımı feda edemem.”

Bengisu ilk defa lafa karıştığında konu kapandı. Ve bu… Benim açımdan pek de iyi olmayan bir şekilde oldu; “Ayrıca bu bir kariyerse her seferinde aynı numarayı yapamayız değil mi?”

Tekin tam o anda; “Aslında benim kaslarımda olduğu gibi tüm görünüşünü değiştirebilen birisi mükemmel olurdu. Ama öyle birisi yok sanırım.” dedi.

Bunu duyduğumda bir an kanım çekildi. Haluk bunu bilmemeliydi. Öznesini çıkararak kafamı hep kurcalayan soruyu bir kez daha düşünmeye koyuldum; “Böyle birisinin gerçek görünüşü nedir acaba?” Neyse ki tam bu sırada telefonum çaldı. Konsantrasyonumu telefona verdim. Bilinmeyen bir numaraydı, toplandığımız odanın dışına çıktım ve konuşmaya başladım

“Alo”

“Alo Ege Erturan?”

“Buyrun benim?..”

“Merhaba Continental Bank insan kaynaklarından arıyorum sizi, ismim Gamze. Geçtiğimiz yılın Nisan ayında bize CV’nizi göndermişsiniz. Sizinle görüşmek istiyoruz.”

“Tabi, tabi, olur. Ne zaman?”

“Aslında sizi biraz zorlayacağız ama bugün saat 17.00’da genel müdürlüğümüzde olabilir misiniz?”

“Olabilirim evet.”

“Tamam Ege Bey, beşte görüşürüz o zaman.”

“Görüşürüz Gamze Hanım, teşekkür ederim.”

Telefonu kapattığımda ağlamak istediğimi fark ettim. Ancak sakin kalmalıydım, bu sadece bir iş görüşmesiydi, iyi biteceğinin bir garantisi yoktu. Hem ne demiştim kıza öyle? Teşekkür etmiştim… Elimde olmadan söylemiştim bunu, yedi aydır ilk defa görüşmeye çağırılmıştım ve bunu bir cümleyle karşımdakine belli etmiştim. İş görüşmesinde bunu ayarlamam gerekiyordu; ne çok dik olmalı ne de çok zavallı görünmeliydim. Tam bu sırada biraz evvel Haluk’tan korumaya çalıştığım Sevda geldi aklıma, ona ve Deniz’e kavuşabilecektim belki de. Sahi ben ne yapıyordum burada? Banka soymak da neyin nesiydi? Buradan ayrılacaktım ve bir daha dönmeyecektim. Haluk’la ne yaparlarsa yaparlar diye düşündüm. İçeri geçtim ve bir veda bile etmeden;

“Çok acil bir işim çıktı. Bir dahaki görüşme için sizleri ararım.” deyip daireden çıktım.

 Bir daha aramayacaktım ama bu yoğurt, sarımsak ve hıyar grubuna lideriniz benim demeyi de ihmal etmemiştim. Bu, çok hoşuma gittiği için bir süre gülümsedim. Sonra işin ciddiyetini tekrar beni etkisi altına aldı. Saç, sakal güzel bir traş olmalıydım, ayrıca eski takımıma giremeyecek kadar şişmanlamamış olmak için dua ettim. Hepsinin ötesinde içimde yaşam hissediyordum, öyle ki gerçekten bir çocuk kusabilecekmişim gibi hem de…

***

“Alo Sevda”

“Ege? Nerelerdeydin?” Sevda’nın sesi bir hançer gibiydi yüreğimde…

“Aramadım.”

“Ben de…” ve sessizlikle oyuyordu kalbimi.

“Ama niyetim iyiydi.”

“Benim de. Yalnız kalmalıydın. Deniz’i özlemiş olmalısın.”

“Seni özledim.” Kokunu özledim Sevda…

“Ben de seni.” Yine sessizlik… “Ne kadar oldu?”

“Aylar. Keşke kaç ay kaç gün ve kaç saat olduğunu da söyleyebilseydim ama o kadar dağılmıştım ki…”

“Gelmemizi ister misin?”

“Evet, ama beni toplamanız için değil”

“Ege, lütfen doğru anlamış olduğumu söyle.” Tünelin ucundaki ışıktı bu şakıma.

“Evet… İş buldum.”

“Aman Allah’ım… Bir daha yine böyle bir şey olursa asla ayrılmayalım…”

“Tamam. Ağlamaya devam et olur mu?”

“Edeceğim. Sen de devam et lütfen. Görüşürüz”

“Görüşürüz…”

İşte bu kadar sadeydi her şey. Üç ayda evlenen insanlara özgü bir konuşmaydı bu. Başka bir şey söylemeyeceğim.

***

Sevda ve Deniz’le birleşmemizden birkaç hafta sonra Tekin’le karşılaştım. Önce neden telefonlara çıkmadığımı sorsa da anlatmak istediği başka şeyler olduğu için uzatmadı. Haluk, benim iş görüşmesine gitmek için alelacele ayrıldığım toplantıdan sonra benim gibi ulaşılamaz olmuş. Tekin’e, Haluk’un benim beynimi okuduğunu söyledim. Ama beni ele vermeden gruptan ayrılmasını takdir etmedim de değil. Belki şu liderlik işine kendimi biraz fazla kaptırmıştım. Normaldi, yıkılmıştım ve kendime saygımı kaybetmemek için çabalıyordum. Tekin’le konuşurken artık kendimi daha iyi hissettiğim için diğerlerini de sordum. Önce Bengisu’dan bahsetti, kız milyoner yarışmasına girmek için eski ekol ansiklopedi okuyormuş, sonra kendisinin de bir body salonu açacağını söyledi. Parayı nereden bulacağını sormadım, belliydi, daha anlatırken anlamıştım, yarışmadan sonra olacaktı… Meyra’yı bilmiyordu; Haluk’u ve beni defalarca kez aramışlardı ama kendileri de bizsiz buluşmamışlardı. Ben kendi adıma Meyra’nın doktor olması için onu cesaretlendirmem gerektiğini düşünüp onu aramaya karar verdim. Hala da arayacağım. Sonuçta hala bir cacık olabileceğimden emin olamadığım bir karaktere sahip olduğumu gizleyemem. Yine de… İçimden güller ve orkideler çıkarabiliyorum değil mi? Nasıl olduğunu çok düşündüm ve sanırım buldum. Babam sayesinde… Neden böyle söylediğimi merak ediyorsanız olayların başlangıcına tekrar göz atabilirsiniz. Bu, sadece bir kalp meselesi, beyin değil…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4.5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir