Ağu
21

Bir Neill Blomkamp Filmi; Elysium

Yazan YariAydin 2 Yorum / 2.326 Kez Görüntülendi

 

2154 yılında olduğunuzu hayal edin; dünya yaşanmaz hale gelmiş, kaynaklar tükenme noktasında, nüfus dünyanın besleyebileceği limiti aşmış. Yapabileceğiniz tek şey hayatta kalmak için mücadele etmek. Eğer bu hayali kurmak istemezseniz size bir tavsiyemiz var, herhangi bir sinema salonuna gidin ve  Elysium: Yeni Cennet filmine bir bilet alın. Veya durun ! Paranız cebinizde kalsın, biz size detayları ve finali ile anlatalım.

 

Evet, tahmin ettiğiniz gibi yepyeni bir filmle karşınızdayız;  Elysium: Yeni Cennet.

 

 

District 9 / 9.Bölge filminin sinema dünyasına kazandırdığı Neill Blomkamp’ın bu ikinci filmi, ilk filmindeki parlamasının saman alevi olmadığını gösteren başarılı ve ilgi çekici bir yapım olmuş.

 

Film, yazımızın ilk paragrafında sıraladığımız koşullarda yaşamını sürdüren eski bir hükümlü olan Max (Matt Damon)’ın hikayesini merkeze alarak bize, fakirlerin yaşadığı dünya ve zenginlerin yaşadığı bir uzay istasyonu olan Elysium şeklinde bölünmüş distopik bir gelecek tasviri sunuyor.

 

Buna göre Max yetimhanede büyümüş ve küçük yaşta suçla tanışmış ama ruhu iyi olan bir insandır. Hapishaneden çıktıktan sonra bir daha suça dönmemeye karar veren Max, robot üreten bir fabrikada çalışarak hayatını kazanmakta ancak dünyanın geri kalanı gibi o da son derece fakir bir yaşam sürmektedir. En kötüsü ise hayallerini kaybetmesidir. Küçükken, kendisi ve ebedi aşkı Frey’i (Alice Braga)  Elysium’a götüreceğine söz veren çocuktan, içinde bulunduğu durumu kabullenmiş adama dönüşmüştür.

 

Bunların üstüne bir de talihsiz bir şekilde şartlı tahliye süresinin uzatılması gelince Max iyice suya sabuna dokunmayan bir adam olmaya karar verir. Çalıştığı fabrikada bu uysal tavrından ve hareket sahasının darlığından dolayı uymak zorunda kaldığı bir emir hayatını değiştirir, zira kendisi bir iş kazasında yüksek dozda radyasyona maruz kalarak kendini beş gün içinde Elysium’a ulaşamazsa ölecek bir durumda bulur. Bu Max’in kaynak bulması ve insan kaçakçıları ile pazarlık etmesi, özetle suça geri dönmesi demektir ama başka bir seçeneği kalmadığı için düşünecek bir mesele de  yoktur, sonuç olarak Max’in kum saati sadece beş günlük kuma sahiptir artık.

 

Elysium cephesi ise tamamen farklı bir havadadır. Kelimenin anlamını aratmayan bir zenginlik, konfor ve ihtişam içinde yaşayan Elysium vatandaşları aynı zamanda hayati bir teknolojiye sahiptirler. Biyolojik yenilenme sağlayan re-atomizasyon teknolojisine sahip olan Elysium halkı bir çeşit ölümsüzlüğün de keyfini sürmektedir. Bu koşullar altında, söz konusu cennetin aşağıdaki cehennemle sadece iki seviyede ilişkisi bulunmaktadır. Elysium’dan gelen kaynak yaratma (dünyada yatırım yapma ve oradan para kazanma) ve dünyadan gelen sağlık kaçakları olgusu. Bahsettiğimiz teknolojiden başka şansı kalmayan insanların ölüm pahasına Elyssium’a mekik kaldırmalarını ifade eden ilişkinin kilidi dünyada Spider (Wagner Moura) adlı bir mafya babasıdır. Wagner uzay mekiklerinden, DNA sahtekarlıklarına kadar oldukça organize bir iş yürütmekte ve filmde temsil edildiği kadarıyla da işinde 1/3 oranında başarı sağlamaktadır.

 

Spider’ın aynadaki aksi ise savunma bakanı Delacourt’tur (Jodie Foster). Onun da görevi Elyssium’u her ne pahasına olursa olsun dünyadan korumaktır. Elyssium yöneticilerinin ılımlı tavrını yetersiz bulan Delacourt işlerini dünyadaki uyuyan ajanları vasıtasıyla görmektedir. Bunların da en azılısı üç kişilik bir ölüm timinin başındaki Kruger’dır (Sharlto Copley).

 

Kahramanımız Max’ın ölmemek için Elyssium’a gitmek zorunda olması onu önce kaçakçı Spider’a , oradan Spider’ın uzun zamandır kaynaklarına göz diktiği Elysium’lu iş adamı ve bakan Delacourt’un planladığı darbenin sağ kolu John Carlyle’a (William Fichtner) yönlendirecek ve onu, Delacourt’ın acımasız intikamı ile uyuyan ajan Kruger formunda yüzleştirecektir. Bunlara bir de yıllar sonra karşılaştığı aşkı Frey’in hasta kızını Elysium’a götürme gerekliliği eklenince, olaylar taraf bulunan herkesi çepeçevre saran bir kasırgaya dönüşür.

 

Elisum’un yukarıdaki gibi özetlenebilecek sinopsisi, anlaşılabileceği üzere tempolu bir aksiyon vaat ediyor daha önemlisi bu vaadi de yerine getiriyor. Özellikle Neill Blomkamp’ın belgesel tarzındaki aksiyon çekim tekniği ve zalimce denebilecek gerçekçiliği, görsel yetenekleri ile birleşince ortaya tatmin edici aksiyon sekansları çıkıyor. Efekt uzmanı olarak kariyerine başlayan Blomkamp’ın bilimkurgu literatürüne ve teknolojik projeksiyonlara yakınlığı popüler kültürdeki örneklerden beslenmesini de sağlamış. Popüler video oyunu Halo’ya hayranlığı bilinen Blomkamp’ın, ünlü franchise’ın filminin çekilmesi halinde de yönetmen koltuğuna oturmasına kesin gözüyle bakıldığını belirtelim. Yine bir başka ünlü oyun serisi Mass Effect’in izleri de aksiyon sahnelerinde kendini açıkça gösteriyor. Özellikle filmde yer alan askeri teknoloji örnekleri ile Elysium’un iç tasarımı oyun dünyası ile haşır neşir olan seyirciyi kolaylıkla filmin içine çekiyor.

 

Sinopsiste de değindiğimiz üzere filmin senaryo çatısı da oldukça başarılı kurulmuş. Özellikle ana karakterlerin hayatlarının kesişmesi başarıyla betimlenmiş. Her şeyin bu kadar dakik ve kusursuz şekilde üst üste gelmesi de filmin içinde kendince açıklanmış. Şöyle ki; Max’ın yetiştiği yetimhanedeki rahibe Max’ın çok özel bir ruhu olduğunu söyleyip dünyayı değiştireceğinden bahsederek bunun arka planını kurmuş. Bu gerçekte pek olacak bir şey değilse de filmin mesajını kısaca “Bu hikaye, işte o özel kişinin hikayesidir” şeklinde özetliyor.

 

Elysium’un gelecek tasviri ise oldukça beylik ve dolayısıyla da sorunlu. Dünyanın kaynak sıkıntısı ve çevre sorunlarının sonunun filmde tasvir edildiği şekilde olmaması için bir sebep yok, yine zengin ve güçlü insanların da kendilerini bundan uzak tutmak konusunda daha şanslı olacakları da bir gerçek. Ancak eğer kesin olarak bir tasvir yapılıyorsa – aşağıda bitmiş bir dünya ve yukarıda teknoloji harikası bir yenisi -. O zaman bu tasvirin daha sağlam sac ayaklarına sahip olmasını beklemek hakkımız.

 

Örneğin, Elysium ile dünya arasındaki temel sürtüşme, yenileyici tedavi ünitelerinin paylaşımından kaynaklanıyor. Standart insan davranışı genelde filmdeki gibi değil şöyle olur; Elysium’dakiler dünyadaki çeşitli hastanelere bu cihazlardan koyarlar bu hastanelerde belki 6 ay sonrasına gün verilir belki ara sıra kavgalar çıkar ama o cihazların bir kısmı dünyada olur.

 

Buradaki zengin fakir ayrımındaki siyah beyaz bakış filmi biraz çocuksu kılıyor. Bunun doruğa ulaştığı sahne dünyadaki robot fabrikasının sahibi John Carlyle’ın Max’ın geçirdiği kaza sonrasındaki tavırlarını sergilediği sahne oluyor. Burada revirde radyasyondan etkilenmiş yatan Max’ı gören Carlyle “ Onu oradan çıkartın vücudundan parçaların çarşafa bulaşmasını istemem.” diyerek işi sığlıklara taşıyor. Filmin büyük resminde bu anlayış savunma bakanı Delacourt’un şahsında cisimleşiyor. Delacourt’un, küçümsemenin de ötesinde dünyadaki insanları neden bir tehdit olarak gördüğü sorusu havada kalıyor. O kadar ki ölümünden çok kısa bir süre önce bile bir dünyalıdan yardım almıyor – buradaki mesaj iki türlü okumaya da yatkın olup pişmanlık içeriyor da olabilir. – Gri tonların bu şekilde yok sayılması filmin ciddiyetini etkiliyor kısacası.

 

Yeniden yapılandırma cihazlarının bir tanesinde eski Roma figürü dikkatleri çektiğinden anlatılanların Roma dönemi asil/köle düzeninin bir alegorisi olduğu düşünülebilir. Ama robotların işgücünü oluşturdukları bir toplumda nasıl bu tip bir alegoriye gidilir onu anlamak zor.

 

Yine bir başka tutarsızlık Elysium vatandaşlarının dünyadan tamamen farklı tutulup bir başka koda göre yaşamasına rağmen, Elysium yargısının dünyada da geçerli olması. Bu da son derece gereksiz ve izolasyonu bozabilecek bir konsept olarak kafaları karıştırıyor.

 

Özetle film, gelecek tasviri siyasi ve felsefik açıdan sınıfı geçemiyor.

Böyle bir iddiası var mı ? Sanırım onun cevabı da olumlu değil.

Bu bir problem mi ? Biraz.

Neden ? Yönetmenin kendisi açısından bir geri gidişi işaret edebilir.

 

Bu meyandan Neill Blomkamp’a geçelim dilerseniz. 9.Bölgedeki sette de Elysium benzeri bir arka plan kullanan Blomkamp burada kendi ülkesi Güney Afrika’nın ruhunu da yansıtmayı başararak mükemmel bir alegori yapmıştı. Bu filmde de görsel arka plan ve zengin fakir ayrımı aynı şekilde betimlenmiş. Hatta medeni üst sınıfın alt tarafı gerektiğinde nasıl yok ettiklerini de aynı 9.Bölgedeki gibi anlatılıyor. Peki fark nedir o zaman ? Fark, Elysium’un gelecekte geçiyor olması. Dolayısıyla yönetmen 9.Bölgedeki zaten varolan bir durumun avantajlarından bu sefer mahrum kalmış. Ve geçekten varolanla sonradan kurulan arasındaki fark kolay kolay sıfırlanabilecek bir fark değil. Yine daha derine indiğimizde Blomkamp’ın bu filmi neden yapmak istediği konusunda da kafamızda soru işaretleri oluşmuyor değil. Benim fikrim ya kendisinin ya Hollywood stüdyolarının bir eşik aşmak/aşırmak için bu yola başvurduğu yönünde. Blomkamp daha büyük bir bütçe ve baskıyla, Matt Damon ve Jodie Foster gibi oyuncularla kendini göstermek ihtiyacını duymuş ya da zorunluluğunu hissetmiş olabilir.

 

Zanaat anlamında ise Blomkamp 8/10’luk bir iş yapmış denilebilir. Ancak kesin kararı Yönetmenin kurgusu DVD versiyonundan sonra vermek faydalı olur. Çünkü filmin Max’ın Elysium’a çıkışından sonraki ritmi, öncesine oranla çok hızlanıyor ve sahnelerin duygusal derinliği yer yer kayboluyor. Ajan Kruger’ın isyanı, bakan Delacourt’un pasif bir duruşa geçişi bir sebebe dayanmaksızın ortaya çıkıyor. Bu ritim değişikliğinin yapımcı kaynaklı olabileceğini düşünerek böyle bir şerh koymanın uygun olduğunu düşünüyorum.

 

Oyunculuklardan bahsedersek Matt Damon’ın ağdalı bir anlatıma gerek duymadan içinde bulunduğu ortama ayak uyduruşu ve süper kahraman değilse de hayatta kalmayı bilen bir hükümlüyü canlandırışını takdir etmek gerek, kendisi oldukça dengeli bir portre çizmiş. Jodie Foster zaten psikolojik sorunları olan bir kedi aurasına sahip olduğu için rolü ona fazlasıyla uymuş ama rolün maalesef bir derinliği olmadığı için kendisi adına durum nötr denebilir. Max’ın sevgilisi Frey rolündeki Alice Braga, güçlü ve cazip olması gereken sekanslarda başarılı ve doğalken, kızı ile ilgili sahnelerde abartılı bir tavır takınıyor. William Fichtner ise iş adamı John Carlyle rolünde sadece zaman öldürüyor, kalibresinde olmayan bu rol için kendini parçalamaması da son derece doğal. Sharlto Copley ise psikopat ajan Kruger rolünde özellikle başarılı bir performans ortaya koyuyor. Sonuçta İngilizce ana dilim olmadığı için aksanının abartılı olup olmadığına karar verememekle birlikte eğer abartılı değilse tınısı gerçekten başarılı olmuş. Karakterinin dengesizliğini, acımasızlığını ve hastalığını seyirciye mükemmelen iletebilen Copley, aksiyon sahneleri için ise biraz küçük –fiziksel olarak – kalmış. Exoskeletondan, dikelmeye kadar teknolojik ya da içgüdüsel her şeyi denese de kas yapısı biraz yetersiz kalmış görünüyor. Copley’in 9.Bölge’deki Wickus Van De Merwe ve A Takımı’ndaki Murdoch yorumlarının üzerine Elysium’daki performansını da eklediğimizde, neden daha büyük ve karakter oyunculuğu gerektiren rollerde kendisini göremediğimize şaşırmıyor değiliz.

 

Filmin ana karakterleri içindeki yeri bir adım geri de olsa insan kaçakçısı Spider rolündeki Wagner Moura’ya bir parantez açmakta fayda görüyorum. Filmin başında acımasız, ortalarında dahi sonunda ise kurnaz ama iyi mayalı bir adam haline dönüşen Spider’ın bu durumunun senaryo mu yoksa yorum gereği mi böyle olduğunu anlamak zor. Eğer senaryo gereği ise aktörü alkışlamak gerekli ama yorum gereği ise Fast And Furious tarzı filmlerin aslında çok hüzünlü olan geveze yan karakterleri gibi bir psikoloji yansıttığını belirtmemiz gerekli. Peki stereotip formülleri ile örülmüş Amerikan sinemasının herhangi bir örneğinde neden ayrı bir parantez gerektiriyor sorusu sorulamaz mı ? Tabi sorulur ve bu soru son derece de anlamlı olur, ancak bu satırların yazarı gibi kendisini bir başka rolde idol edinmişseniz yine de bu parantezi açarsınız. Evet, Wagner Moura Brezilya sinemasının son dönemlerdeki çok başarılı polisiye filmleri Tropa Da Elite / Özel Kuvvetler’in efsane yüzbaşısı Nascimento’dan başkası değil. Nascimento rolünde senaryo metnindeki bir karakteri ete kemiğe bürüyüp gerçek bir insan çıkartan Moura’nın bu filmdeki gibi tam bir stereotipi canlandırması beni biraz rahatsız etti doğrusu. Oyuncu her filmde Nascimento gibi son derece sert ve lider bir karakteri oynamayacak olsa hatta oynamamalı ise de, içinde bir derinlik taşımayan karakterlerde kendisini görmek, hele hele bir Amerikan filminde görmek içimizi acıtmadı değil.

IMDB puanı 7,1 olan filmin görsellik, efektler ve aksiyonu ile olduğu kadar başrol oyuncularının işi ciddiye alışı ile de puanını hak ettiğini düşünüyorum. Ancak aksiyona sadece bir arka plan oluşturmak için tasarlanmış gelecek tasviri ve çok ilkel düzeyde ilettiği mesajı ile derinliğe dair pek bir şey vaat etmeyen yapımın gerçek puanının 6,5-6,8 aralığında sabitleneceğini sanıyorum. Her şeye rağmen izleyiciler açısından iyi bir eğlencelik, genel karakteri açısından da iyi bir yönetmen filmi olarak söz konusu yapımı sinemaseverlere tavsiye ediyorum. İsterseniz bu yazıyla da yetinebilirsiniz J.

Esen kalın sevgili kurguseverler, tekrar görüşmek üzere.

Yarıaydın

 

Kategori: sinemaloji

2 Yorum

  1. HKS diyor ki:

    filmi seyreden biri olarak soylemeliyim ki, filmin analizi filmden daha derin olmus..ben sadece bende biraktigi duygudan bahsetmek istiyorum.karanlik bir filmdi, aksiyonlar da cok heyecan verici degildi. kasvetli bir filmdi, izleyiciyi filmi sonuna kadar tutabilir ama ikinci kere izleyecegimi sanmadigim bir film..oyuncular genel olarak basariliydi ama duygu gelecekte gectigi dusunuldugunden midir bilmiyorum yoktu.. cok mekanik bir oyunculuk vardi diyebilir, belki filmin basindaki yuruyemeyen cocugun annesinin sahnesi en duygusal sahne bile olabilir ki bu cok cok yan bir karakterdi bir iki dakikalik..son olarak da cocuklugumdan beri izledigim gelecekle ilgili her filmin 10 tanesinden 9’u belki bu tarz kirlenmis bir dunya ve suni yaratilmis bir ortamda yasam uzerine kurulu. buradaki fark, dunya da bırakilanlar olmus ki bu mantikli mi mantiksiz mi bilemiorum. yorumda belirtilen sosyolojik olgularin altini cizmek icin yapildiysa da benden o algiyi olusturmadi. ben 10 uzerinden 8 vermezdim, kac verirdim 6 belki..

  2. Özcan diyor ki:

    Sadece ufak bir ekleme yapmak istiyorum yeniden yapılanma cihazının üstünde ki figür versace’nin logosu. Aynı Carlyle’ın jetinin Bugatti olması gibi, ürün yerleştirme.

Yorum Yaz