Kas
12

Christopher Nolan’ın Ustalık Eseri – Interstellar/Yıldızlararası

Yazan YariAydin 0 Yorum / 1.658 Kez Görüntülendi

interstellar_black__hole_

Interstellar… Fonetik olarak etkileyici ve anlamsal olarak iddialı bir isim olmakla birlikte farklı bir isim daha uygun olabilirdi sanki. Peki ne?

Christopher Nolan’ın iddialı filmografisinin son ve sanırım bu en başarılı öğesi bünyesinde barındırdığı pek çok özelliği ile bir başyapıt sunuyor izleyicilere.

Yakın gelecekte geçen öykü, besin kaynaklarının tükenmesi ile karşı karşıya olan insanlığın yaşayacak yeni bir gezegen bulup oraya göç etmek için giriştiği büyük bir macerayı, çok çeşitli yönleri ile anlatırken insanlığın birikimine ve günümüzde içinde bulunduğu duruma paralel olarak öyle bir senaryo kurguluyor ki etkilenmemek zor.

Bir noktada bu filmi izleyip eleştirisini yapmanın filmin senaryosunu yazmak kadar zor olduğundan bahsetmekte fayda var. Çünkü Christopher ve Jonathan Nolan ikilisi, kendi kuralları içinde kurdukları evrende akıllarına gelen tüm konu başlıklarını senaryoya kesin bir formülasyon ile özümsetmeyi başarmışlar. Ve hemen belirtelim kendi kurdukları evrenleri günümüz biliminin teorize ettiği evrenin kurallarına da oldukça bağlı bir şekilde tasarlanmış.

Bilim başlığında devam etmek gerekirse filmin ana öğesi olan zamanın –özellikle uzay zaman- mahiyeti etrafında dolaşan olay örgüsü, yabancılaştırma etkisini olabilecek en uç sınırlarda vermeyi başarmış. Örneğin bir kara deliğin etki alanının hemen dışındaki bir gezegende geçen her 1 saatin 7 yıla tekabül ettiğinin dile getirilişi bilimsel bir keyif olarak algılanabilecekken; sadece ayak bilekleri seviyesinde su ile kaplı bu masalsı gezegenin yüzeyinde birden ortaya çıkan dağ gibi dalgalardan kaçıp gemilerine geri dönen mürettebatın nöbetteki arkadaşlarını 23 yıl yaşlanmış olarak görmesini izlemek, normallik algısını alt üst edebiliyor. Yine günümüzde teorik olarak anılsalar da gelecekteki rotamızı belirlediğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz birçok bilimsel olgunun filmde başarıyla cisimleştirildiğini ifade etmek gerekli.

Çekim kuvvetinin zaman üzerindeki etkisinin bir başka çekim kuvveti olan sevgiyle eşleştirildiği duygusal dünyasıyla da, Yıldızlararası benzerlerinden ayrılıyor. Burada aslında ciddi bir görecelilik sözkonusu. Şöyle ki, bu türün başat eseri olan “2001 Bir Uzay Macerası”’nın hissettirdiği yabancılaşmayı aynıyla hissettirebilen filmin duygusal olay örgüsü; bir tür gişe hilesi, popülerleştirme veya ilgiyi yayma olarak tanımlanabileceği gibi, filmin ana konsepti içindeki yerçekimi/sevgi konsepti bağlamında da değerlendirilebilir. Bir başka deyişle film, bilinçli olarak bu yabancı dünyayı insan olarak algılatmayı seçmiş olabilir.

Yıldızlararası, zamanın göreceliği ve insan ruhu ile ilgili bu özellikleri ile dini ve felsefi okumalara da oldukça açık. İzleyicilerin okumasına göre değişebilecekse de, Christopher Nolan’ın filminde hissettirmek istediği insan üstü bir hava var. Temelde kurgudan ziyade ambiyansa dayalı bilimkurgu eserleri iki eserin görsel geleneğini izlerler. 2001 Bir Uzay Macerası ve Bıçak Sırtı. Felsefik ve yüce temalar ilk filmin bakış açısından anlatılmaya çalışılırken, daha güdüsel, egosal ve erotizme kayan insan bazlı senaryolar Bıçak Sırtı perspektifinde gösterirler kendilerini. Yıldızlarası açık şekilde 2001 Uzay Macerası’nın izinden yürüyerek seçimini belli ediyor.

Bir film olarak bilimsel konseptler kadar uzay cisimleri ve astro fizik yasalarının görselleştirilmesi sorumluluğunu da taşıyan Yıldızlararası’nın bu sorumluluğu, bir şölene çevirerek taşıdığını da ifade etmek gerekiyor. Satürn’ü izlerken Venüs’ün hak etmediği bir ismi taşıdığını hissetmemek mümkün değil örneğin. Üç boyutlu solucan deliği, yabancı gezegenler ve karadelik Gargantua hep bu başlık altında irdelenebilir. Zalimce simetrisiyle kütüphane sekansları da sinema tarihinde unutulmaz bir yer edinecektir kuşkusuz.

interstellar-saturn

Filmin; bilim, din ve felsefe gibi, konu ile ilgilenen tüm ana disiplinlerin uzunca bir süredir zaten konu edindiği birçok bilgiyi tekrar ifade ediyor olması sebebiyle de, yukarıdaki iki paragrafta incelediğimiz kurgusal ve görsel başarısının yine film açısından ne kadar önemli olduğunu, daha doğrusu filmi film yapan öğe olduğunu belirtmemize gerek yok. Sonuçta ne kadar başarılı olsa da bu bir film ve yeni bir şey keşfetmiyor.

Yine filmde B Planı olarak adlandırılan bir tür genetik kolonileşme ile paralel olarak; filmin bugüne kadar konu hakkında derlenmiş bilimkurgu edebiyatı, sineması ve popüler tarih külliyatından da bilinçli bir şekilde beslendiğini görebiliyoruz. Kısaca ifade etmek gerekirse ciddi bir birikim konuluyor izleyicinin önüne. Yukarıda bahsi geçen iki filmin yanında Solaris, 2010, Event Horizon, Contact gibi filmler ile Wells ve Clarke’ın bazı konseptlerinden de öğeler taşıdığı görülebiliyor.

Oyuncular genelde filmin atmosferinin önüne geçmeyen başarılı performanslar ortaya koyarken, özellikle Matt Damon’un kendi küçük parçasında karakteriyle özdeşleşmiş üstün bir performans gösterdiğinden söz etmemiz faydalı olacaktır. Filmin atmosferinin kurulması açısından değerlendirilmesi gereken en önemli bir katkı da kompozitör Hans Zimmer’den gelmiş. Yönetmen Nolan’ın amaçladığı yücelik duygusunu adeta bilinçaltımıza veren temalarıyla Zimmer bir kez daha çağımızın en iyisi olduğunu kanıtlamış.

Filmin mutlu sonu da nasıl değerlendirmek istenirse öyle değerlendirilebilecek öğelerden. Klasik bir gişe numarası olarak algılanabilecekse de, ben şahsen eğlenceli ama sığ Man Of Steel’in istese bunu tekrarlayabilecek yapımcı/yazarından bu sefer farklı bir mesaj aldığımı ifade etmeliyim. Şahsi fikrim, filmin bir tür dünya/ahiret alegorisi ile bilinçli olarak böyle kotarıldığı yönünde. Ölmekte olan dünyadan ayrılan Cooper’ın kara delikte sona eren macerasının yeniden başladığı yerin bir tür cennet olması, filmin içinde sürekli olarak vurgulanan Lazarus teması ve daha düşük profilde 2001’den farklı bir film olduğunu görevde kendilerine eşlik eden iki yapay zekanın sadakati ile belli etmesi; filmin motivasyonunun en başından beri insanı hayrete düşüren, yüce ama her halükarda insani bir macera sunmak olduğunu gösteriyor.

Interstellar24

Bu tezi kuvvetlendiren ve yönetmenin burada aldığı bir risk paketi de dile getirilmeye değer. Christopher Nolan, oldukça uzun olmakla birlikte temposunu gayet başarıyla kotardığı bu filmde birbirine bağlı iki kritik karar vermiş gibi görünüyor. Birincisi filminde, izleyicileri avlayacak klasik bir climax sekansı olmaması ve ikincisi de climax yerine seçtiği sekansın eleştirmenleri ya da tarihi avlayacak derecede görkemli bir yabancılığa büründürülmeyerek, bunun yerine platonik denebilecek bir sevgiyi yerleştirmesi. Bu durumu şifreli şekilde, gargantua’nın monolith epiğinden uzak resmedilişi ve yıldız bebeğinin yerine tokalaşmanın ikame edilmesi şeklinde ifade edebiliriz.

Bununla birlikte başta da belirttiğim üzere; aylarca düşünülmüş, uzmanlara danışılmış, büyük maddi risk taşıyan böyle bir projenin arkasında tam olarak nasıl bir düşünce olduğunu speküle etmek filme olduğu kadar eleştiren kişiye de haksızlık olur. Bu haksızlığı yapmadan kısaca özetlemem gerekirse; kendi içinde olduğu kadar bilinen fizik kuralları içinde de oldukça tutarlı, bir meselesi olan, büyük bir zanaat ve bence özellikle yönetmen açısından en önemli öğe olmak üzere egodan arınmaya çalışmış yüksek bir sanat eseri ile, yani bir başyapıt ile karşı karşıyayız. Bu, “özetlediğim” üzere benim fikrim, diğer konudaki fikrim ise şöyle;

Örneğin Relativity olsaydı daha iyi olmaz mıydı?

YarıAydın

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz