Çok Az Salondan Geçen Çok İyi Bir Film – Jojo Rabbit

Bunu Paylaşın

Merhaba sevgili takipçilerimiz. Bugün, yetenekli sinema adamı Taika Waititi’nin, Christine Leunen tarafından yazılan Caging Skies/Gökleri Hapsetmek kitabından esinlendiği filmi Jojo Rabbit’i inceleyeceğiz. İncelememize geçmeden önce geleneksel spoiler uyarımızı yapalım ve filmin fragmanını izleyelim.

Jojo Rabbit, on yaşındaki Johannes “Jojo” Betzler’in gözünden İkinci Dünya Savaşı Almanya’sına bakan bir kara mizah eseri. İkinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın gözünden bakılması, konsept olarak oldukça yeni sayılabilecek bir olgu. Normal şartlarda bir savaşa kaybedenin gözünden bakılması, –özellikle savaşın üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra- kaçınılmaz bir sonuç, cazibesi çok yüksek bir seçenektir. Bununla birlikte Almanya’nın durumunda iki olgu, bu bakış açısını daha da önemli kılıyor ki filme gelen eleştirilerin önemli bölümü de bu iki olgudan kaynağını alıyor.

Bunlardan ilki, İkinci Dünya Savaşı’nın neredeyse tamamen Almanya’nın, hatta daha açık konuşalım Hitler’in eseri olmasıdır.

İkinci olarak, bu savaşı çıkaran Hitler’in savaşı çıkartma sebebinin rasyonellikten tamamen uzak, halüsinatif ve psikotik bir arka plandan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

İşte böyle bir tabunun, kara da olsa mizah şeklinde ele alınması ve filmin yönetmeninin de Hitler’i oynaması filmin ateşle oynadığının resmi oluyor böylece. Bu oyunun oynanmasını yanlış bulan önemli sayıda eleştirmen ve izleyici için de filmin kendi içindeki varlığı hiçbir şey ifade etmiyor.

Bununla birlikte bu eseri bir film olarak ve de tüm satirik tavrına rağmen tarafını ortaya koymuş bir film olarak incelersek karşımızda çok yetkin bir sanat eseri olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

1934 veya 1935 doğumlu olan Jojo’nun iki takıntısı var. Birincisi Hitler’in yakın koruması olmak -ki bu sebeple hayali bir Hitler’e sahip-. İkincisi de Yahudiler.

Birinci takıntının sebebi bir noktaya kadar anlaşılabilir. Jojo’nun babası bir asker ve kendisinden iki yıldır haber alınamıyor. Anladığımız kadarıyla baba bir wehrmacht/ordu askeri ve ayrıca anti nazi olarak elinden geldiğince mücadele ediyor. Jojo için Hitler’in bir baba figürü olduğu su götürmez. Bununla birlikte on yaşındaki Jojo’nun Hitler’i de bir noktaya kadar on yaşında bir Hitler. İşte filmlerinde mizah ve duygusallığı başarıyla harmanlayan yönetmen Taika Waititi bu on yaşındaki Hitler’i doğal yeteneği ve karakteriyle büyük bir başarıyla canlandırıyor. İşler Almanya için kötü gitmeye başladığında ve Jojo’nun dünyası çok kötü etkilenmeye başladığında ise Waititi’nin canlandırdığı Hitler de gerçeklerle bağlantısını koparıyor ve tüm kontrolünü yitirmeye başlıyor. Bu ince nüans filme harika yedirilmiş.

İkinci takıntı olan Yahudiler konusunda da ince bir nüans var. Jojo’nun Yahudi karşıtlığı Üçüncü Reich Almanya’sının önemli bir kısmını kapsayan Yahudi karşıtlığından farklı bir yön içeriyor; 1934/35 doğumlu Jojo hiç Yahudi görmemiş… 1938’de Kristallnacht ile resmi ifadesini bulan Almanya’yı Yahudiler’den “arındırma” politikası sonucunda Jojo’nun Yahudiler ile ilgili bildiği herşey parti politikası ile şekillenen bir propagandadan ibaret. Buna Yahudiler’in kuyruklu, boynuzlu, sivri dişli yaratıklar olduğuna dair olan saçma kelimesinin bile sınırlarını zorlayan ithamlar da dahil. Yine de Jojo’nun Yahudiler’e dair bakış açısına nefretten çok merak hakim.

İşte Jojo’nun görüşlerindeki asıl değişim de, gizli direnişçi annesinin sakladığı ve evin çatısındaki gizli bir bölmede yaşayan Yahudi Elsa’yla tanışması ile başlıyor. Jojo’nun yakın zamanda kaybettiği ablası Inge’nin arkadaşı olan Elsa ile Jojo’nun ilişkisi, önceleri sevimli ve yönetmence özellikle sevimlileştirilmiş bir çekişme ile başlasa da zaman içinde, Jojo’nun hiç olmayacak bir deneyim yaşaması ile iyice çetrefilleşiyor. Çünkü Jojo kendisinden altı yaş büyük Elsa’ya aşık oluyor…

Jojo’nun hayatındaki tek değişiklik aslında bu değil. Jojo, Hitler Gençliği kampında bir el bombasının yanında patlaması ile ayağında hafif bir aksama ve yüzünde korkunç olduğu iddia edilen –aslında hiç de korkunç olmayan- bir yara ile yaşamaya başlıyor. Asker olma şansını yitiriyor ve kafasını genetik mükemmelliğe takmış bir toplumda “öteki” durumuna düşüyor. Tıpkı Elsa gibi…

Bu kazanın dolaylı sebebi olan Yüzbaşı Klenzendorf’a da bir parantez açmak gerekiyor. Klenzendorf, savaşta kendi hatası olduğunu düşündüğü bir saldırı sonucunda tek gözünü kaybettiği için Hitler Gençliği’nde ergen çocuklara ders vermek zorunda kalan –ve bu sırada bir savaş sürdüğü için kendisini işe yaramaz hisseden- ve bir şekilde umursamaz görünmekle birlikte dünyanın yükünü omuzlarında hisseden son derece güçlü karakter. Klenzendorf da bir “öteki” ve bu sadece gözünü kaybetmesi ile ilgili değil… Ayrıca o bir Wehrmacht ve Nazi rejimiyle arasında hiçbir bağ bulunmuyor. Umursamazlığı daha ziyade bir tür hayal kırıklığı kaynaklı , kısaca sonunu bekleyen bir adam Klenzendorf ve sahneden çekilmesi gerçekten görkemli oluyor.

Jojo’nun hayatındaki en önemli insan ise elbette ki açık farkla annesi Rosie. Rosie aslında son derece güçlü ancak çok saf -kesinlikle temiz ve cesur anlamında- bir karakter. İdealist ve inatçı, ancak dünya zaten zor bir yer ve işgale uğramak üzere olan şeytani bir rejimde dünya çok daha karanlık. Ve Rosie çok dikkatsiz ya da çok pervasız…

Bir başka ilginç karakter de Gestapo Şefi Deertz. Bununla birlikte Deertz’in varlığının sebebi, aslında Waititi’nin filmde yaptığı ve eleştiri alan “mizahileştirmenin” tüm bu olup bitenin ne derece absürt olduğuna dair yaptığı absürt bir gönderme olması. Daha doğrusu tüm bu olup bitenin aslında gerçek ötesi karakterini gerçek üstü bir stille yansıtması. Deertz ve Gestapo ajanlarının Jojo’nun evine geldiği sahnede, tesadüfen eve gelen Yüzbaşı Klenzendorf ve yardımcısı Finkel’le tam on yedi kez “Heil Hitler”’leşmeleri aslında olan biteni son derece doğru anlatıyor. Komik, çok saçma ve çok korkunç…

Film metaforları da harika kullanıyor. Jojo’nun annesi asıldığında, ayakkabı bağlayamayan Jojo’nun –ki tavşan, ayakkabı bağlanmasında da kullanılan bir metafor- darağacındaki annesini ayakkabılarından tanıyıp, onun ayakkabısını bağlayarak büyümesi çok başarılı bir metafor. Rosie’nin rüzgarda sallanmasını seyreden boş pencereler de keza öyle.

Filme oyunculuklar bazında bakarsak birkaç noktaya da değinmiş oluruz kanaatindeyim.

Öncelikle Jojo rolündeki Roman Griffin Davis çok güzel bir çocuk ve olgun bir tavrı var. Ancak Davis başrolde olduğunun farkında ve “rol” yapıyor. Jojo’yu değil Jojo’yu oynayan Davis’i seyrediyorsunuz.

Rosie rolündeki Scarlett Johansson karakterini gayet iyi yansıtmış. İdealist bir direnişçiyi canlandırırken dikkatsizliğini, pervasızlığı ile harmanlayarak izleyiciye karakteri ile ilgili derin bir analiz yapma şansı tanımış. Ayrıca Jojo’nun savaştaki babasını oynadığı sahnede gösterdiği performans o kadar başarılı ki bir an için sanki gerçekten Jojo’nun babasını seyrettiğinizi düşünüyorsunuz. Ben o sahneyi bir klasik olarak değerlendiriyorum.

Elsa rolündeki Thomasin McKenzie Yeni Zelanda’da yükselen bir yıldız. Yirmi yaşındaki oyuncu agresif ve çekiciliğe dayalı bir stile sahip. Elsa’yı gerçekten Jojo için aşık olunacak bir kişi olarak canlandırıyor. Ben burada yönetmenin de bir yönlendirmesi olduğunu düşünüyorum. Oyuncuyu başka bir rolde izlemedim. Eğer farklı tarzlarda da performans verebiliyorsa kendisinde yıldız ışığı olduğundan rahatlıkla bahsedebiliriz.

Yüzbaşı Klenzendorf rolündeki Sam Rockwell benim tüm zamanlar favorilerimden olduğu için –evet İngilizceden çevirdim bu tamlamayı- kendisi hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok. Klenzendorf Hitler gençliği kampında umursamaz bir hayal kırıklığı içindeyken de , Elsa’nın kimliğini kontrol ederken ki soğukkanlılığıyla da, Finkel’le ilişkisindeki müşfikliğinde de, başta bir şaka zannedilen tavus kuşu dizaynlı bir süper kahraman üniforması ile savaşırken de ve finalde Jojo’yu kendi canı pahasına kurtarırken de –dikkat edin bunlar tamamen farklı psikolojilerdeki farklı karakter parçaları- çok güçlü ve çok inandırıcı bir performans sergiliyor. Mükemmel…

Daha yan rollerde Finkel rolündeki Alfie Allen’ın gerginliğini yansıtması, Deertz rolünde Stephen Merchant’ın güler yüzlü korkutuculuğu ve kendini Nazi Almanya’sına  önce ruhen ve bedenen sonra da tamamen feda eden Bayan Rahm rolündeki Rebel Wilson’un saflığı/kötülüğü/kendinden kaçması son derece başarıyla kotarılmış. Jojo’nun küçük ve sakar arkadaşı Yorki rolündeki Archie Yates’in olağanüstü sevimliliği de kayda değer.

Gelelim yönetmen, senarist ve oyuncu Taika Waititi’ye… Waititi, Hitler rolünde bence son derece başarılı bir performans göstermiş. Burada kilit olgunun bu Hitler’in Jojo’nun on yaşındaki Hitler’i olması. Waititi’nin, bu hareket alanından güç alarak mizahını konuşturduğu kadar, işlerin sarpa sardığı aşamalarda da Hitler’in psikotik nefretini son derece başarıyla yansıtığı da bir gerçek. Unutulmaz bir performans değil ancak filmin genel yapısı içinde son derece tutarlı ve olması gerektiği gibi bir performans.

Senarist Waititi bu senaryosu ile en iyi Uyarlama Senaryo Oscar’ını aldı. Bu noktada söyleyebileceğim önemli bir şey var ki o da şu; bu yazıyı yazmamıza sebep olan şeyin anlamsız olmadığına dair bir kanıtımız var artık.

Peki yönetmen Wiatiti’yi nasıl değerlendirmeliyiz? Öncelikle tekrar senaryoya dönmemiz gerekiyor. Şöyle ki; her ne kadar bu filmin senaryosu uyarlama olsa da yani bir kitaptan kaynağını alsa da hem senaryoyu uyarlayan hem de filmi yöneten kişinin Taika Waititi olması onu bu projede bir auteur yapıyor. Yani Waititi’nin yönetmenliğini, senaryo yazarlığından ayırmamız pek mümkün görünmüyor. Hayal ettiğini ve yazdığını hayal ettiği gibi resme döken yönetmen, bunu da son derece başarıyla gerçekleştirerek senaryosunun Oscar’a layık görülmesini sağlamış.

Bir başka şekilde söylersek, eserinin anlaşılmasına yetecek kadar kaliteli bir görselliği ve kompozisyonu ortaya koymayı başarmış. Peki bağımsız olarak bir yönetmenlik değerlendirmesi yapabilir miyiz? Yine biraz zor. Savaş sahnelerini ele alalım örneğin. Sahneler küçük çaplı sahneler değil aslında, Amerikalılar ve Ruslar pek fazla görünmüyorlar ancak ölüm korkusu ve kapana kısılmışlık sahnelere son derece başarıyla yediriliyor. Ben bu kadar yoğun bir anksiyeteyi en son Platoon’da hissetmiştim. Ancak Waititi’nin ana nirengi noktası bütün bu olan bitenin gerçeküstü/ötesi karakteri. O yüzden zavallı, çocuk ve yaşlı Alman sivillerin ölümleri bir çeşit kara mizah olarak sunuluyor izleyicilerin önüne. İşte bu örnekten hareketle Waititi’nin yönetmenliğini filmin genelinden ayırmak zor. Bununla birlikte yönetmenin ambians yaratmada çok başarılı olduğunu düşünüyorum.

Bir eleştirim var mı? Aslında var. Waititi kompozisyon efekti çok kullanıyor. Bir örnek olarak Jojo’nun el bombası ile yaralanmasından, iyileşmesine kadar ki anlatımı gösterebiliriz. Bunu Danny Boyle da çok kullanır. Ve bunu yaptığı için kendisiyle dalga geçer. Taika Waititi’nin bu konuda ne düşündüğünü bilemiyoruz. Ancak mizahı dramadan daha çok tuttuğu için klasik bir anlayışla film çevirmek istemiyor olabilir. Bu da esasen bizi ilgilendirmez.

Ve tekrar belirtmeliyim ki Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Nazi Almanya’sı ile Hitler hakkında ortalamadan daha çok bilgisi olan bir adam olarak savaşın bütün suçunun Hitler ve Nazi Partisi’nde olduğunu ısrarla savunuyorum. Çünkü öyle sanıyorum ki bu ara dönemde Alman halkının yaşadığı zorlukları savaşa kalkan etmek isteyecek “Mein Kampf” okuyucuları olacaktır.

Böylece sözlerime son veriyorum. Başlığımıza dönersek bu kaliteli filmin neden bu kadar az salonda kendine yer bulduğunu da anlayamadığımı belirtmeliyim sanırım. Sonuçta burası da Nuremberg değil ve bu filmden alınacak birisi yok. Öyle değil mi?

Hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4.3 / 5. Oylama sayısı: 7

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Nostaljik Ve İlginç Bir Kadere Sahip Bilim Kurgu Dizisi: Firefly…

Firefly, yani Ateş Böceği... Yayınlandığı 2002-2003 yıllarında önemli bir hayran kitlesi edinen ancak düşük ratinglere yenik düşen bir diziydi diyerek » Devamını Oku...

Valkyrie Evreni Hikayeleri-2: Belki Üstümüzden Bir Gemi Geçer

Sabah alarmı çalmıştı ve onu içinden çıkmak istemediği muhteşem düşlerden uyandırmıştı. Sinirle gözlerini açtı ve alarma yumruk atmamak için kendini » Devamını Oku...

Bilimkurgu ve Punk 2 – Dieselpunk

Bugün, bir fırça/bir düğme kategorimizde bir başka punk türünü ağırlıyoruz; Dieselpunk. Dilimize "Dizel Çılgınlığı" olarak çevrilebilecek terim, temelde batı dünyasında » Devamını Oku...

Sebt Günü Batıya Doğru Yola Çıkanlara – Bir Yol Hikayesi Bölüm 3

* Batı cephesinde yeni bir şey yok  Bense, yeni bir sayfaya doğru çoktan yola çıkmıştım. Yol kenarında bağdaş kurmuş oturan kör » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir