Dedektif Dergi’nin 2021 Yılı Zehirli Kalem Öykü Ödülü Yaklaşırken Bir Önceki Yılın Ödüllerine Gidiyoruz: Elanor’un Kırmızı Beresi Seçki Kitabı İncelemesi

Bunu Paylaşın

Dedektif Dergi‘nin 2021 yılı Zehirli Kalem Öykü Ödülü yaklaşırken, geçtiğimiz senenin dereceye giren ve mansiyon alan on beş öyküsünü barındıran ve Gencoy Sümer‘in yayına hazırladığı seçki kitabı Elanor’un Kırmızı Beresi‘ni incelemenin iyi bir fikir olduğunu düşündük.

Jürinin macerası ile kitabın ve yarışmanın ortaya konulmasının arkasındaki etkenleri öğrenmek için sizleri Herdem Kitap imzalı kitabı okumaya davet ediyor ve öykülere geçiyoruz. Kim bilir, belki son başvuru tarihi 01 Eylül 2021 olan yarışmayı buradan incelemek ve katılmak istersiniz.

İlk Üç Eser:

Elanor’un Kırmızı Beresi – Güray Işık: Kolektif kitaba da adını veren öykü, klasik bir gizem veya “crime thriller” olmak yerine toplumsal adalet ve Türkiye yakın tarihi alegorisi olmayı kendisine yöntem olarak seçmiş. 1980 darbesi şartlarına uygun olmakla birlikte, daha eski bir döneme ait olduğuna dair bazı detaylar kafa karıştırmıyor değil. Ancak, bir dönem öyküsü olmadığı için çok da önemli olmayan bu sahne; mahalle kültürü, onun zamansızlığı -belki dönemdeki karışmanın sebebi de Balat’taki bu zamansızlıktır- ve yazarın tanımlamasıyla o sahnenin arkasındaki karanlık ve sert kodla Ağır Roman‘ı anımsatıyor..

İşkence ve kolluk kuvvetlerinin kendini adaletin yerine koymasına dair detayları, -ve uzantısındaki “ortaklığı”- olay yeri incelemesi ve çırak sorgusunda oldukça başarıyla işleyen eser, suçsuz uyku ve ölümü bağdaştırarak da önemli bir alegori koyuyor ortaya. Yine sosyolojik/siyasi bağlamda kapital ile düzeni de suç ortağı yaparken de bunu büyük bir sadelikle ve göze sokmadan yapıyor. Mansiyonerler arasında bu konulara değinen eserler var. Ancak bu doğallığa ve doku bozmayan uyuma erişebileni yok. Ve edebiyat sanatının olmazsa olmazı “zanaat” de kendisini, dilin doğru kullanımından, akıcı ve lezzetli stiline kadar tüm eser boyunca gösteriyor. Bazı fiziksel tasvirlerin canlılığını ve belki arka planda olmak üzere “aşkın” eksikliğini de okuyucunun önüne koyan eser, tüm bunları da gayet kısa bir formatta yapmayı başarıyor.

Olayın çözümü gibi bir derdi yok öykünün, tam anlamıyla bir hiciv çünkü. Toplumun her kesimiyle kurban olduğu bir olaylar silsilesini konu ediniyor kendisine. Eleştirilebilecek bir yanı yok mu? Belki, Elanor’un gayri müslim bir hayat kadını olması ve klasik kodaman tiplemesi bazı açılardan eserin tüm parlaklığına ters düşebilir. Fakat sonuçta bir yazarın kafasına tamamen erişmek mümkün değildir. Bu seçim, biraz önce bahsettiğimiz toplumun tüm kesimlerinin ezilmesinden, ülkedeki sermaye devrine bir gönderme de olabilir. Yazar, bununla birlikte bizim kadar siyasi bir tanımlama yapmamış eserine. Aynı yıl Seyhan Livaneli Öykü Ödülü‘nü de kazanan yazarın tavrı, bağımsız, yer yer buyurgan ve hüzünlü bir öfke hissettiriyor.

Biz, öykünün ödülünü hak ettiğini ifade etmek ve yazarı tebrik etmek suretiyle devam edelim.

Orhan Pamuk’a Çok Benzeyen Adam – Ramazan Atlen: Orhan Pamuk tarafından dolandırılan adam gibi parlak ve özgün bir fikirle yola çıkan eser, sorunlu bir eski polis/yeni dedektifin çözdüğü bir olay olarak cinayetsiz bir vaka sunuyor okuyucuya. İlk üçteki eserlerin ortak bir başka özelliği de, kahramanının bir komiser olmaması. Bu seçim jürinin bu tarz bir yazımı klişe kabul ettiğine dair kesin olmasa da bir bulgu sunuyor biz okuyuculara.

Psikolojik çözümlerinin başarılı olduğu söylenebilecek öykünün alamet-i farikası, anladığımız kadarıyla gerçekçiliği. Soyut veya derin bir sebepten ziyade somut bir sebep göstererek benzerlerinden sıyrılan öykü, suçlunun kendini ispat ve göz tokluğu motivasyonlarını da, sanatçı ruhunun eşsizliği ile açıkladığını düşünürsek, başarılı bir harmana ulaşıyor. Bu noktada Orada Olmayan Adam filmini uzaktan da olsa akıllara getiriyor. Karakterler belki çok doğal değil ancak yazarın donanımlı ve demokrat bir tutumu var; okuyucuya bir konsept dayatılmıyor. Daha çok çevirilerinden tanıdığımız yazarın kendi macerası da gayet keyifli.

Biz Bize – Mustafa Şenocak: Bu öykü sıra dışı kahramanı ve sıra dışı düşünce yapısıyla dikkat çekse de, aynı sebeplerle az bulunan bir klişe olarak da kendini hissettirebiliyor. Esasen bir egomanyağın güncesi de denilebilecek öykünün -ki kahraman bir noktada, kendi değeri ile ilgili zaten hissedilen bu gerçeği açıkça da söylüyor- derinliğini hissettirdiği anlar yok değil.

Özellikle ilk maktulün diğerlerinden farkı ve her şeyin benzer kişiler arasındaki bir oyunun parçası olması, ezen ve ezilen sosyal sınıflara dair bir alegori olarak pekala görülebilecekken, kahramanın başının derde girmesinin, üstü oldukça iyi kapanmış bir hissel/cinsel çekim kaynaklı olması da esere değer katıyor. Pop kültüre benzetme yapacaksak biraz Duellists biraz İskoçyalı tınısı taşısa da, yazarın bunları aklına getirmemiş olması daha büyük bir ihtimal. Ancak yazarın beynine giremediğimiz için bu benzerler arasındaki oyunun bir sübap olup olmadığını da bilemiyoruz. Dil ve imlası gayet düzgün olan öykü çok edebi sayılmaz ama bir olay anlatımı değil, bir öykü kesinlikle.

Kahraman olarak yine bir komiser kullanmayan yazarın kahramanı da, kendisi de, okuyucuyu belli bir sınırda, hatta beğeni düzeyinde tutmayı amaçlar bir hava veriyor. Yazar adına konuşamayız tabi ama özellikle kahramandaki ego son derece baskın.

Mansiyonlar:

Çikolatalı Kurabiye – Yeşim Yörük: Baş kahramanı kadın bir komiser olan öyküyü benzerlerinden ayıran olgu, twisti olarak göze çarpıyor. Okuyucuda merak uyandıran eser, duygusal tonu ve eğildiği sosyal sorunla da takdir topluyor. Belki biraz kolay çözülüyor. Bununla birlikte bu çözüm konusu özellikle öykü formatında bir çok yazarın eserinde hissediliyor. Bir romanın hareket alanından mahrum polisiye öykülerin çok detaylı ve doğal çözüm sunmaları gerçekten herkes için zor.

Duygusal hikayenin melekler sekansında, pek bir şeyin değişmeyeceği gerçeği okuyucuyu duygulandırarak esere değer katarken, polislerin biraz fazla aydınlık ve klişeye kaydığı anlar da olmuyor değil.

Ödüllü yazarın duygusal bir kalemi olduğu ve öyküsünü herhangi bir beklentisi olmadan paylaştığı göze çarpıyor.

Kargalar – Can Sertaç Saatçıoğlu: Her bir jüri üyesinden aldıkları oyların sonucu ile yerleri belirlenmiş öykülerin sıralaması söz konusu olmasına rağmen, sanki özellikle bu öykü daha yukarıda yer alabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Poe’nun kargalarından ilham alan eserin isimsiz bir komiser olan başkahramanı başta olmak üzere tüm karakterleri üç boyutlu ve dokunulabilecek kadar gerçekler. Bizden, sıcak veya samimi değiller. Gerçek ve çok derinler. Sadece bir sahnede görevlerini yapıp sahneden çıkmıyorlar ve zaafları var. Komiserin iç dünyası ve araştırılan vakanın birleştikleri yarı rüya yarı gerçek sentez, sadece kalitesiyle değil, vakanın çözümüne dair öyküye sağladığı alanla da elit bir çözüm oluşturuyor.

Tasavvufa ve Türkçe’nin doğru kullanımına dair detayları ile de dikkat çeken kitap sahibi yazarın kaleminin, herhangi bir şey dayatmayan ancak saygı uyandıran dinginliği güçlü bir şekilde hissediliyor.

Kış Yüzmesi – Murat Barış Sarı: Bu eserin yazarı benim ve dolayısıyla yorum yapmayacağım.

İki – Buse Kırmızı: Adalet ve dengeye getirdiği marjinal yorumla dikkat çeken öykü, denge ve adalet temasını ele alışındaki sertliği, antik gerçeklerle de destekleyince, okuyucuda bir soğuk duş efektine sebep oluyor. Finalde cismini bulan madalyonun iki yüzü konsepti ve kadın karakterlerin ağırlığı ile de özel bir ışık saçıyor.

Öykünün bir başka güçlü noktası da cinayetlerin dehşetinin, okuyucuyu suçluyu bulmak için sabırsızlık ve meraka sürüklemesi oluyor. Ancak işin bir adalet sorununa dönmesi yoluyla da klişeden uzaklaştırıyor kendisini. Çözüm yine biraz kolay oluyor ancak yazar bunu suçlunun saklanmaması yoluyla dengelemiş görünüyor.

Belki biraz uzamış olmakla birlikte, yorgunluk konsepti ile yine de bunu kapatabiliyor öykü. Ancak polislerin yine biraz klişeye kaydığı söylenebilir. Yazar, disiplinler arası bilgisiyle okuyucudan saygı talep ediyor. Fikrimce bu bir faz. Bu bilginin daha sade bir şekilde hissedileceği bir faz da gelecektir.

Kırk İki – Utku Şahin: İz Peşinde dizisinin nostaljik göndermesi ile başlayan öykü, belki fazla sıcak bir anlatımla başladığı bu sıra dışı formatı, birbirinden tamamen ayrışmış somut karakterler ve mizahi bir felaketle devam ettirince ortaya gerçekten özel bir iş çıkmış.

Pragmatizmle, şövalyeliğin çarpıştığı, Ay’ın olaya dahil olduğu, karanlık bir akıl hastanesi koridorunun gizemlerinin dolaştığı, sevmenin çarpık doğasına değinen ve bütün bu ağır konuları dalga geçer gibi anlatan bu yarı fantastik öykünün kendini ciddiye alması halinde dereceye girmesi işten bile değilmiş.

Esprili, sıcak, kendisiyle barışık, komplekssiz ve aynı ölçüde derin, karanlık ve ciddi bir tarzı var yazarın.

Takip – Ümit Polat: Büyülü gerçekçilik ve polisiyenin birleştiği hoş bir hikaye olmakla birlikte, güzel bir fikrin bir tadımlık temsili gibi daha çok bu öykü. Dil başarılı, psikolojik tahliller yerinde. Finali klişe başlayıp gergince bitiyor. Loop’un ürkütücülüğü gerçekten dikkat çekici. Fikir, tür ve işlenişi bakımından mansiyonu hak eden bir eser.

Yazarın kendine güvenli ve umursamaz bir tavrı var. Oldukça rahat.

Kitaplardan Gelen Ölüm – Nurdan Atay: Portekiz Gemilerindeki Cinayetler gibi çok iyi bir buluşla açılan öykü, buradan hareketle bir kahramanın hem mekansal hem de ruhsal olarak absürt yolculuğuna götürüyor okuyucuyu. Çok başarılı bir gizemi işleyen eserin kahramanı bir bakış açısıyla gereğinden fazla duygusal ve naif denilebilir ama aynı kahraman yerine başka bir tanesinin bu yolculuğa çıkmayacağı da hesaba katılırsa, burada karar okuyucunun yorumuna kalıyor.

Baba oğul ilişkisinin hüzünlü başarısı dikkat çekiyor. Sonu, bir thriller olarak çok heyecanlı bitmiyorsa da, anti kahramanın çocuksu görünüşü ile tüm olan bitenin mahiyeti iyi birleştirilmiş. Portekiz’e dair detaylarının da keyif vermesi ve fado da bir başka pozitif nokta.

Kişisel olarak tanıyorum diyemesem de öykülerini ortak bir platformdan sürekli takip ettiğim yazar, bu öyküsünde bir vizyonu temsil ediyor daha çok. Özellikle 90’larda cismini bulan bir hava da denilebilir. Belki biraz didaktik ancak bir duruşu da var.

Kim Bilir Kim – Turgay Yürükoğulları: Assubay bazında temsil edilen müesses nizama yenilmeyen bir asteğmenin görünen hikayesini, makro düzeyde de ana fikir edinen öykü, sosyal adalet ve siyasete dair yapısıyla dikkat çekiyor. Köy edebiyatına dair de -özellikle dışarıdan bakan birisi gözüyle- iyi bir örnek oluşturan öyküde hüzün belirgin. Suçun konusu kahramanın protestosu için uygun bir ortam hazırlıyor. Dil oturaklı ve başarılı.

Belki adalet skolastik olmamalı denilebilir. Sarı Hüseyin, ortaçağ ilkel kapitalisti olarak fazla klişe olabilir. Ancak yazar bir misyonla yazmış öyküyü ve anlatmak istediğini anlatmış. Adaletin mahiyetine dair konuyu da öykünün adıyla göğüslemiş. Kendisinin 2020 yılında yayınlanan bir kitabı olduğunu da belirtelim.

Kafes – Cem Altun:  Son derece yumuşak davranan hatta ürkek bir polis memurunun geçmişi ile yüzleşerek iyinin kötü kötünün iyiye dönüştüğü bir öykü bu. Bu twiste ek olarak flaş sonuyla da dikkat çekiyor -ki burada artık “iyi ve kötü nedir” iyice ve bilinçli olarak karıştırılıyor.-. Kötü adamın son derece başarılı yazıldığı öykünün bütünlüklü yapısı, ülkemiz polisinin emekliliğine dair tarzın yazılışı gibi son derece güçlü yanları var.

Ancak polisin hayatındaki büyük değişimin aslında olmadığına dair gerçek, bir de olaylara polis gözünden bakılırken hiç sezilmeyince, twist güçlense de içerikte bir boşluk olmuyor değil.

Yazar twiste ve şoka önem veren bir tarza ek olarak drama ağırlıklı bir görünüm veriyor.

Adalet Bekletmeye Gelmez – Emrah Koçak: Gecikmiş adalet, adalet değildir deyişinden hareketle yazılmış görünen öykü, bu konseptle bir mucizeyi, bir başka deyişle olması gerekenin her zaman güzel sonuçlar doğuracağını ortaya koymuş. Köy edebiyatı kısmı belki biraz Bir Zamanlar Anadolu’da filmini çağrıştırıyor denilebilir veya belki yazarın bu konuda deneyimi var. Sonuçta son derece başarılı.

Karakterler üç boyutlu, soruşturma gerçekçi. Benim fikrimce, kitabın en gerçekçi ve doğal eserlerinden. Yazar, ne yaptığını bilen, zeki ve dingin bir tarzı hissettiriyor.

Kahve Kokusunun Peşinde – İpek Ortaer: Erken uyanan bir ayı ve bir türlü uyanamayan erken emekli bir kadın polis… Kahramanımız uyanmak için bir olay buluyor ama yanlış ülkede buluyor. Finlandiya’yı, görsel olarak olduğu kadar psikolojik olarak da, orayı hiç görmemiş okuyucuya “yaşatan” yazar, o dingin coğrafyada sıfır adrenalin içeren gerçek bir olaylar silsilesi sonunda kahveyi espriyle önümüze koyuyor.

Sadece polisiye olarak değil, herhangi bir türde de keyifle okunan bu kuzey draması, kendine güvenli rahat bir stilin ürünü. Unutmadan… Son derece kısa olmasına rağmen aynı ölçüde de detaylı. Bir başka öykü platformundan da tanıdığım yazar/tercüman, konusuna son derece hakim.

Yokluğun Varlığı – Pembe Akgün:  Sevimli ve mizahi bir dille yazılmış biraz anti ataerkil ve psikanalitik narsizm öyküsü, başından sonuna okuyucuyu sarıyor. Hiçbir şey olmadan övünme ve bunun derin farkındalığını işliyor. Bir farkla ki, kurbanlarının gözünden. Sadece harekete tepki veren çocuğun bakış açısından neyin var neyin yok olduğunu -cüsse ve imajdan bağımsız- anlatması, duman metaforu ile destekleniyor. Erkek polislerin biraz klişe diğer karakterlerin ise sakar derinlikleri ile üç boyutlu olduğu öyküde, kibir her yönüyle ele alınıyor.

Polisiye mi değil mi tartışılabilir ancak yazarın tam bir polisiye olmayan bir öyküyü yarışmaya göndermesi ile tarzı aynı noktalara işaret ediyor; Kendi ajandası olan, anlatmak istediğini acele etmeden, kelime kelime ancak asla didaktik olmadan anlatan bir tarz. 

İşte bu kadar. Son sözlerimi iki noktada toplamak istiyorum.

Öncelikle yarışmanın sonuçlarına bakıldığında yerlerini hak eden ve kalifiye eserler ile karşılaşıyoruz. Zaten altı kişilik bir jürinin ortalama puanı ile seçilen bu eserlerin başka türlü olma şansları da yok. Ve yine jürinin, klişe denilebilecek; komiser-cinayet-çözüm olarak tarif edilen bir formattan kaçındıkları göze çarpıyor.

İkinci nokta, bu öyküleri kendi beğenisine göre değerlendiren kendime dair olacak. Elbette ki, bu öykülerin beni çeken ve çekmeyen yanları olduğu kadar, sıralamada bana göre ufak oynamalar da olabilirdi. Ancak daha önce de ifade ettiğim gibi, altı jüri üyesinin ortak beğenilerini kapsaması açısından bu sonuçlar ile ilgili en ufak bir rahatsızlık hissetmedim. Ve yine elbette ki, benim öyküm için de okuyan herkes için çekici ve itici noktalar olacaktır ve sıralamada da sübjektif olarak yeri değişecektir. Kısaca sürçülisan ettiysem affola…

Kitapta eseri bulunan bütün yazarları tekrar tebrik ediyor ve bu ödül ile uzantısı bu kitabı bizlere sunan Dedektif Dergi’ye teşekkür ediyoruz.

Esen kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4.2 / 5. Oylama sayısı: 5

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

2 Yorum

  1. Merhaba Murat Bey,

    Kitapta yer alan bütün öykülerle ilgili yaptığınız tarafsız yorumlar için elinize sağlık. Gerçekten kıymetli bir çalışma olmuş. Kendi öykünüzü yorumlamamak da ayrı bir incelik.
    Bundan sonraki kariyerinizde başarılar dilerim.

    1. Merhaba Emrah Bey,

      Sizlerden gelen bu tür geri bildirimler şevkimizi arttırıyor. Çalışma, içerdiği keyif sebebiyle daha ziyade bir eğlence oldu benim için. Öykünüz de belirttiğim gibi kitabın benim değerlendirme kriterlerime göre en kalifiye olanlarındandı. Bu vesileyle tekrar elinize sağlık. Güzel dileklerinize aynı şekilde cevap veriyorum.

      Esen kalın.

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir