Oca
15

Ejderhanı nasıl öldürürsün?-2

Yazan Skywalker 0 Yorum / 987 Kez Görüntülendi

Ejderhanı nasıl öldürürsün

Tibor Magneff hanın kapısını açtığında kendisini neyin beklediğini aşağı yukarı biliyordu. Tütünün ve yanan şömine ateşinin göz yakan dumanına alkol ve soğuk bölge insanlarının özelliği olan az yıkanmaktan ileri gelen vücut kokularının karışımı eklenince ortaya çıkan şey mide bulandırıcı oluyordu.

Bulduğu şey ise öyle olmadı. Han neredeyse boştu ve temizdi. Han sahibi olduğunu tahmin ettiği adamın maşrapaları dizdiği uzak köşedeki tezgâha yöneldi. Yardımcıları dışarıda atlarla ilgileniyorlardı.

‘İyi günler.’

İri adam kendisini tepeden tırnağa süzerken gülmemek için kendisini zor tuttu. Soğuk hava bu insanların beyinlerini de donduruyordu. Kim olduğunu söylese elindeki maşrapayı yere düşüreceğine bir aylık maaşı üzerine bahse girebilirdi; ama yüzündeki ciddi ifadeyi bozmadı.

‘Oda istiyorum. Ben ve yanımdakiler için iki oda.’

İri adam elindekini bırakarak bezi omuzuna attı.

‘Ne kadar kalacaksınız?’

‘Bir önemi var mı?’

‘Aslında yok; ama yine de bilmek istiyorum.’

Tibor sabrını zorlayan adama güldü.

‘Gerektiği kadar.’

Birden adam kendisinden beklenmeyen bir davranış gösterdi ve olanca gücüyle arkasına doğru seslendi.

‘ELENOR! Ateşi besle.’

Tibor gülebilirdi; ama kendisini tutmayı başardı.

Arkasından kapı açıldı ve yardımcısı Silar’ın sesi duyuldu.

‘Sayın komisyoner! Atları ahıra yerleştirdik. Eşyalarınızı buraya mı taşıyoruz?’

Tibor yardımcısına doğru dönmedi. İri hancının yüzündeki ifade o kadar eğlenceliydi ki gizli görevle geldiklerini hatırlatmak için çaylak yardımcısına bağırmasını engelledi.

‘Bilmiyorum Silar. Açıkçası bu bey bana ve tabi ki size oda vermek konusunda biraz isteksiz davranıyor.’

‘Ben’ dedi iri adam bir anda toparlanarak. Pislikten sararmış önlüğünü bir çırpıda çıkartarak tezgâhın arkasından çıktı.

‘Üzgünüm efendim. Baştan söyleseydiniz…’

‘Baştan söyleseydim şu anda ki kadar eğleniyor olamazdım değil mi?’

İri adam bir an bomboş baktı. Sonra kendisini toparlayarak hayata döndü.

‘Ben Tudor. Bu hanın sahibiyim.’

‘Ne var be adam. İki odunu ateşe atmak için…’ İri kadın arka kapıdan çıkmıştı.

‘Ve bu da karım Elenor. ‘Tundra’nın Merhameti’ne hoş geldiniz efendim. Buralarda bulabileceğiniz en iyi handır.’

‘Hanın ismini sen koymadın değil mi?’

‘Efendim?’

‘Önemli değil. Uzun bir yolcuktu ve yorgunuz. Bir an önce yerleşip bir şeyler yemek istiyorum.’

Konuşmanın ucunu bir yerde kaçırmış olan Tudor hemen toparlandı.

‘Elbette efendim.’

‘Elenor, sen komisyoner ve yardımcılarına odalarını göster. Ben de eşyalarınızı hemen getiriyorum.’

Hancının karısının pembe yanakları, Tibor’un unvanını duyunca ala döndü. Bu çift çok eğlenceliydi; ama yapılacak daha önemli işler kendisini bekliyordu.

‘Önden buyurun’ dedi.

Hancının karısı odanın kapısını kapatırken attığı bakış; çok kısa sürede bu soğuk yerde yaşayan herkesin sevgili kasabalarına bir kraliyet komisyonerinin geldiğini öğreneceğini vaat ediyordu. Tibor insanlar konusunda çok ender yanılırdı.

Elini çabuk tutmalıydı. Aradığı bu suçlu, Jung Tögmar, bir tilki kadar kurnazdı ve kasabaya geldikleri, Silar’ın gevezeliği sayesinde, öğrenilince kaçabilirdi. Sorun kaçması değildi; asıl sorun daha kuzeye kaçmasıydı. Kış yaklaşıyordu ve kırsalda hayat gittikçe zorlaşıyordu. İşini ne kadar çabuk bitirirse o kadar iyi olacaktı.

Silahlarını çıkarttı ve pislenmiş kıyafetini değiştirdi. Sıra karnını doyurmaya gelmişti. Aşağıya indiğinde on beş kişilik bir grubu merdivenin başında kendisini beklerken buldu.

‘Beyler.’

Onbaşı rütbeli asker bir adım öne çıkarak başıyla selam verdi.

‘Efendim, geleceğinizden haberimiz yoktu. Söyleseydiniz sizin için hazırlık yapardık.’

‘O zaman gelişim kimse için sürpriz olmazdı değil mi onbaşı?’

Şimdi arkasında olan yardımcısına bakmadan;

‘Sevgili yardımcım Silar kim olduğumuzu söylemeseydi…’dedi ve cümleyi yarım bıraktı.

Onbaşının arkasından yaşlıca bir adam yanaştı. Üstü başı temizdi. Giydiklerinden zengin olduğu anlaşılıyordu.

‘Efendim adım Mindar Marburg ve Trondaam’a hoş geldiniz. Sizin gibi yüksek düzeyli bir görevlinin burada bulunması bizim için bir onurdur.’

‘Beyler’ Tibor bir anda ciddileşti.

‘Burada bulunmamın nedeni tahmin edeceğiniz gibi gizlidir; ama şu kadarını söyleyebilirim ki bir an önce bitmesi için ne gerekiyorsa yapacağım.’

Tibor toplanmış grubun arasından geçerek şömineye yakın bir masaya yöneldiğinde hanın içinde duyulan tek şey kendi ayak sesleriydi.

Gece gelip hanın salonu dolduğunda tüm gözler yardımcılarıyla birlikte oturan Tibor Magneff’ in üzerindeydi. Tibor etrafa baktığında bir şeylerin normalin dışında olduğunu görebiliyordu.

‘Hancı!’

Tudor elleri önünde kavuşmuş geldi.

‘Bir eksik mi var efendim?’

‘Hayır, her şey güzel teşekkür ederim.’

Yalan söylemiyordu. Uzun süredir yediğim en güzel et diye düşünmüştü az önce.

‘Neden bu kadar az insan var?’

‘Biliyorum ki bu bölge de soğuk gecelerde kasaba veya köy ahalisi hanlarda toplanır. Bizden dolayı mıdır?’

‘Tam olarak değil’ dedi Tudor.

Hancının bir an duraklamasından bir şeylerin yolunda olmadığına dair düşüncesinde haklı olduğunu anlamış oldu.

‘Ne o halde?’

‘Ejderhalar efendim.’

Tibor bir süredir ülkenin orta bölgelerinde görünmeyen kanatlı belaları nedense aklından çıkartmıştı. Ayrıldığı eşinin sözleri geldi aklına; Bir olayın peşine düşünce kendini ve çevrendekileri unutuyorsun.

Mara’ya hak veriyordu. Biraz geç te olsa…

‘Evet?’

‘Efendim?’

‘Ne olmuş ejderhalara?’

İri adam cevap verebileceği bir soru duyduğu için olsa gerek rahatlamış bir tavra büründü.

‘Buraya on iki fersah uzaklıktaki bir kasabaya saldırmış. Sefil yaratık. Pek çok insan sırada burasının olduğunu düşünüyor.’

‘Buralarda sık görülmüyor mu ejderhalar?’

‘Evet. Bu vahşi yaratıklarla birlikte yaşamaya bir şekilde alıştık. Sorun başka.’

Silar kendisini tutamayarak sordu;

‘Sorun nedir o halde?’

Birden yaptığını fark ederek kafasını önüne eğdi.

‘Üzgünüm Sayın komisyoner.’

Tibor bu genç adamın ilerleyen zamanlarda bir komisyoner olacağına, daha da ötesi olgun bir erkek gibi davranacağına bile emin değildi. Sıklıkla annesinin yeni pişirdiği kurabiyeleri çalan yaramaz çocuklar gibi davranıyordu.

‘Evet, yardımcımı duydun hancı. Sorun nedir?’

‘Altın göz.’

‘Altın göz?’

O ana kadar hiç konuşmamış diğer yardımcısı Tolky fiziğinden beklenmeyen derecede kalın ses tonuyla; ‘İzninizle sayın komisyoner’ dedi.

‘Altın gözün bir uydurmaca olduğunu sanıyordum.’

Tolky kuzeyli bir çiftlik sahibinin tek oğluydu. Silar’ın aksine iyi yetişmiş ve nerede konuşup nerede susacağını iyi bilen bir gençti. Gelecek vaat ediyordu. Tibor’a, pek çok yönden kendi gençliğini hatırlatıyordu.

‘Kesinlikle değil efendim.’ Hancı Tudor yalan söylediği ima edilmiş gibi alıngan bir tavırla söyledi.

‘Saadberg’i yerle bir edeli daha dört gün oldu. Altın göz, olabildiğince gerçek’

Tibor’un gözü büyük taş şöminenin üzerinde asılı duran ejderha pençesine takıldı. Reçinelinmiş pençe vuran ateşin ışığıyla parlıyordu.

Onu göstererek; ’Buralarda ejderhalarla nasıl ilgilenileceğini öğrenmiş gibisiniz.’

‘Ah evet efendim. İntihar mangaları bu bölgede çok çalışıyorlar.’

İntihar mangaları bir ara Tibor’un üzerinde soruşturma yaptığı bir konuydu. Ama bunun üzerinden çok zaman geçmişti. Kraliyet izni ile yasal bir olgu halini alınca maceraperest aptalların kurduğu bu topluluklarda Tibor’un soruşturma konusu olmaktan çıkmıştı.

‘Madem yakınlarda bir manga var neden yardıma çağırmıyorsunuz. Bu Altın Göz’ü avlamak isteyeceklerdir.’

Hancı Tudor kafasını iki yana salladı.

‘Oh hayır efendim. Çılgın Larss’ın Mangası çoktan bu bölgeden ayrıldı. Yakaladıkları ejderhanın ödülünü almak için Klomkosty’e gidiyorlar.’

‘Ayrıca o av sırasında mangadan altı adam yaralandı ya da öldü. Ekibi şu anda eksik. Bizim bir işimize yaramaz. Sizce yüce kraliyet ailesinin bu duruma bir yardımı olur mu?’

Tibor bir an için iri adama baktı ve acıdı. Hayatın hangi kurallara bağlı olduğunu bilmediği aşikardı. Kraliyet, Bytoria ile çıkması kuvvetle muhtemel bir savaş için hazırlık yapmakla öyle meşguldü ki kuzeyde ölen birkaç köylü umurlarında bile olmazdı. Rytalli dağlarının ötesinde hayat başkaydı. Hava daha sıcak, topraklar daha bereketli ve insanlar yüksek surların ve dev oklar atan yayların güvencesinde ejderha tehdidinden uzakta rahat bir yaşantı sürüyorlardı.

‘Bunun mümkün olduğunu pek sanmam hancı. Savaş çanları çalıyor ve majeste ve tebası ülkesini korumak için tüm dikkatini doğu sınırına yöneltmiş durumda.’

‘Elbette’ dedi Tudor hayal kırıklığına uğramış bir çocuk gibi; ama hemen toparlandı.

‘Olsun bizim kendi mangamız var. Altın göz’ün kellesi için hanımın en güzel duvarını boşaltacağım.’

‘Kendi manganız?’

‘Evet. Kyal, Raimark ve diğerleri o lanetli hayvanı yakalamak için yola çıktılar bile.’

Tibor yardımcılarıyla göz göze geldi. Onlarda aynı şeyi düşünüyor gibiydiler.

‘Bu manganın içinde kasabada yeni olan biri olabilir mi? Tolky hancımıza elimizdeki çizimi göster.’

Yardımcısı cebinden saman kağıda çizilmiş sureti çıkartırken Tibor hancının yüzündeki ifadeyi takip ediyordu.

‘Bu adamı tanıyor olabilir misin?’

Tudor resme hiçbir tepki vermeden baktı  ve katlayarak geri verdi.

‘Hayır efendim tanımıyorum. Şimdi izninizle diğer konuklarla ilgilenmem gerekiyor.’

Tam arkasını dönmüşken durdu ve dönerek;

‘Efendim aradığınız bu adam… Suçu nedir?’

‘Düzenbazlık ve hilekarlık. Gittiği kasabalarda hırsızlık yapmak.’

Tudor bir şey söylemeden arkasını döndü ve yürüdü.

‘Hancı!’

‘Efendim’

‘Bu manga ne zaman yola çıktı demiştin?’

‘Üç gün önce efendim.’

‘Ne yöne gittiler?’

‘Kuzey batı ya gittiler efendim. Saadberg kasabasına.’

Tibor hancı ya kafasıyla teşekkür eder bir hareket yaptıktan sonra etinin son parçasını ağzına attı.

‘Beyler toplanın. Yarın sabah şafakla yola çıkıyoruz. Adamımız yine ejderha avına çıkmış.’

 

 

 

Yorum Yaz