Fantastik Bir Dizi Öykü – Kutsal Bilge Bölüm 1

Bunu Paylaşın

Hadi canım sen de. Bunun gerçekten de sorun olacağını mı sanmıştın? Bazı kapılar var evet. Vardı yani. Öyle değil. Kahve fincanı ile herhangi bir yere geçiş imkanı elde etmiyorsun. Bu daha farklı bir şey.

Kaçıncı kez uykudan uyandığını bilemediğini söyledi. “Hatırlayamıyorum, anlıyor musun? Fırında yemek vardı. Patates… Evet, salçası biraz fazla kaçmıştı. Zihnim o an yalnızca bununla meşguldü. Tamamıyla. Sonra o geldi. Kadın bambaşka şeylerden bahsediyordu.” Adad, şarap kadehini bir kenara bıraktı. Asum, Adad’ın bıraktığı kadehi dalgın gözlerle süzerek

“Anlayamıyorum,” dedi. İç geçirdi, “Anlamak güç.”

“Neyi anlayamıyorsun?” diye sordu Adad. “Ama ben seni anlıyorum. Yani anlattıklarımın karmaşıklığından dolayı onları anlayamamanı anlıyorum,” dedi. Asum şaşırdı, küçük düşürüldüğü hissine kapılmıştı. “Anlattıklarının karmaşıklığı mı? Hahah, bırak da buna ben karar vereyim. Söylediklerini kastetmiyordum ki ben,” dedi ve o da elindeki şarap kadehini diğer kadehin yanına bırakıverdi. “Benim anlayamadığım tek şey neden senin kadehinde şarap varken benimkinde kahve olduğu,” dedi.

Adad, arkadaşının dikkatini bir kadeh kadar çekememiş olmaktan rahatsız olmuştu. Oysa bahsettiği konunun ilgi çekeceğine dair inancı çok güçlüydü. Fakat şimdi güveni sarsılmış ve huysuzlanan beden dilini gizlemeye çalışır olmuştu. “Hikayeyi dinlemek istemiyorsan müsaadeni isteyeyim ben. Sen de biliyorsun ki yoğun bir adamım,” dedi.

Asum, arkadaşının kırılan egosunu fark etmiş, alınan intikam hissinin-artık her neyin intikamıysa-verdiği hazla coşan duygularını bastırmaya çalışarak “Aaa, olur mu hiç öyle şey!” dedi. Şarap kadehinde kahve içmek hususu her zaman önemlidir elbette. Fakat acelesi de yoktur, başka bir vakte ertelenebilir. Eminim şu bahsettiğin kadın çok daha önemlidir,” diye devam ederek ellerini çabucak önünde birleştirdi ve arkasına yaslandı.

Adad “Hangi kadın?” diye sordu. Asum şaşırmış gibi yaparak “Şu kadın canım, hani az önce anlatıyordun ya, onu diyorum,” dedi.

“Haa, evet. Hatırladım. Ama yanlışın var. Kadının bir önemi yok ki. Önemli olan anlattıkları,” dedi Adad ve o da arkasına yaslandı. Sırf kendisini düzeltmek maksadıyla yapılmış samimiyetsiz bir ikaz olarak bulduğu bu tavrı pek bir memnuniyetsizlikle karşıladı Asum fakat bir şey söylemek yerine surat asmakla yetindi. Bu noktada yapacağı herhangi bir düzeltme onu Adad’ın gözünde çocuksu gösterebilirdi.

Adad, “Yine böyle yağmurlu bir gündü,” dedi. “Kadın bu olaydan bahsetmeye başlayınca ses tonu değişmişti, bir şeylerden ürküyordu sanki.”

“İyice meraklanıyorum ama,” dedi Asum.

“Kadının demesine göre, adam düpedüz saçmalıyormuş. Önce öküzlerden bahsetmiş, sonra horozlar mıydı neydi, işte onlardan. Sonra bunlar güya bir araya gelmişler ve bir ahıra girmişler.”

“Şunu düzgünce anlatsana,” dedi Asum bıkkın bir yüz ifadesiyle.

“Yani demek istediğim,” diye devam etti Adad. “Kadının hastalarından biriymiş bu adam. Biliyorum hastasıyla ilgili konuşması yanlış bir şey belki, hatta yasak, fakat yine de anlattı işte, ne diyebilirim ki…” Adad öne doğru eğilerek dirseklerini dizlerine dayadı. “Bak dostum, dediğine göre bir öküz ahıra giriyor. Ve güya sonra karısı ve diğerleri de giriyorlar. Bunlar ahırın içindeki bir kapının ardını görmeye çalışıyorlar. Fakat kapı açılmıyor. Yalnızca bir delik var ve o da oldukça yukarıda. Bunun üzerine öküzün karısı, boynuzlarına tırmanarak deliğe ulaşmaya çalışıyor. Yani bir öküz ve onun üstünde bir insan var. Sonra biri daha geliyor. O da bu kadının üstüne çıkınca yeterli yüksekliğe ulaşıyorlar. Sonra…”

“Bir dakika, bir dakika,” diye sözünü kesti Asum. Bir öküzün karısı nasıl insan olabiliyor bunu bana söyler misin?”

“Adad bu soru üzerine Asum’un dikkatini sonunda çekebildiğine kanaat getirerek büyük bir coşkuyla kahkaka attı. Bir müddet Asum’a gülmekten kızarmış yüzüyle baktıktan sonra “Dostum, adam deli diyorum sana. Söylediklerinde tutarlı bir yan araman ne denli uygun olur sence?” dedi.
Asum bir şey söylememeyi tercih etti. Adad’ın anlatacaklarını bitirmesini beklemenin daha uygun olacağına kanaat getirmişti. Eliyle devam etmesini işaret etti.

Adad “Bilemiyorum, belki de bir hibritti. Belki de öküz gibi bir adam olduğunu vurgulamak istemişti. Olamaz mı yani? Bu gibi mevzuları sen ve benden daha iyi bilebilecek kim var ki hem?” dedi. Yüzünde şeytani bir ifade vardı. “Her neyse, devam ediyorum. Kadın delikten, dev tahta kapının ardına baktığında iki adam görmüş. Onlar da bizim gibi sohbet ediyorlarmış, ahlak ve etik gibi konular üzerine. Özgürlüğün sınırları, evrensel ahlak gibi konular işte. Fakat kadın sonra ilginç bir şey fark etmiş.”
Asum oturduğu yerde sabırsızlıkla kıpırdadı.

“Bu adamların ellerinde tasmalar varmış,” diye devam etti Adad. “Anlaşılan oldukça barışçıl, demokratik kimselermiş. Ancak ellerinde tasmalar varmış işte. Uçları boşta olmayan tasmalar, anlıyor musun? Eşlerini gezdirdikleri zincirlerden bahsediyorum. Adamım, kadınlar otluyormuş. Bu iki eleman felsefe yaparken tasmalarını kavradıkları eşleri sağda solda otluyormuş. Bundan da şikayetçi değillermiş hem. Aksine herkes halinden memnunmuş.”

Asum başını dayadığı sağ elinin serbest kalan parmaklarını hareket ettirerek sıkıldığını belirtti. “Adad, bu anlattıklarının nesi ilginç ya da tuhaf?” diye sordu.

“Sıkı dur,” dedi Adad. Derin bir nefes aldı. “Otlar… kırmızı renkliymiş!!!”
Bunun üzerine Asum korku ve öfkeyle yerinden sıçradı. “Ne diyorsun sen?! Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Ağzından çıkanları kulakların duysun, terbiyesiz herif!!” diye haykırdı. Koltuğun yanında duran bastonunu alarak büyük yemek masasını tıklattı. Masanın örtüsü hafifçe dalgalandı. Altından emekleyerek bir kadın çıktı. Üstü başı kir pas içindeydi. Ürkek tavırlarla, ağır ağır Asum’un yanına yaklaştı. Yanında iki eli ve dizlerinin üzerinde emekler pozisyonda durdu. Asum kadının saçlarını okşayarak “Hadi hayatım, gidiyoruz. Burada daha fazla kalmamız mümkün değil. Dostumuz Adad belli ki hadsizliği meziyet sanıyor,” dedi.

Adad telaşa kapılarak “Asum, ne yaptığını sanıyorsun sen? Otların kırmızı olmasından sanki ben sorumluymuşum gibi davranıyorsun. Hadi ama!” dedi. Bir yandan da gitmesini engellemek için önüne geçmiş, yerine oturtmaya çalışıyordu. Bu arbede esnasında elinde tuttuğu tasmanın ani hareketlenmeleri yüzünden, tasmanın diğer ucundaki kadın da oradan oraya savruluyor, yine de dikkatleri çeken bir tepki vermiyordu. Boynunu saran kemerin savuruşları karşısında yalnızca yüzünü ekşitmekle ya da kısa iç çekişlerle yetiniyordu. Sonunda iki adam da dengelerini yitirerek Asum’un az önce kalktığı koltuğa kapaklandılar. Asum, üstüne devrilmiş olan Adad’ı hızla iterek “Kalk üstümden, kalk, ırz düşmanı, eşimin önünde buna nasıl yeltenirsin?!” diye haykırdı.

Adad yavaşça doğruldu, sanki az önce olanlara kıyasla daha kötü bir duruma maruz kalmış gibiydi. Yakasını düzeltirken “Eşinin önünde ya da arkasında asla böyle bir şeye yeltenmem, kaç yıllık dostunu tanımıyormuş gibi davranma lütfen,” dedi. Sesi fazlasıyla alıngandı, yüzü de asılmıştı üstelik. “Yine de ben senin kadar karamsar olmama taraftarıyım. Otlar yeşil de olabilirdi sonuçta. Bir de bu ihtimali düşün. Beterin beteri vardır dememişler boşuna,” dedi.

Asum hınçla ayağa kalkarak “Onu istiyorum, onun kellesini istiyorum!!! Beni anlıyor musun?” dedi.
“Hangisini? Tüm bunları psikiyatr arkadaşıma anlatan adamı mı? Yoksa onun anlattığı bu deli saçması hikayedeki kadını mı? Ya da o kadının gördüğünü iddia ettiği adamlardan birini mi? Hangisini?” diye sordu Adad kızgınlıkla.
“Otları kırmızıya boyayanı!” dedi Asum.

Tasmanın izin verdiği kadar bir mesafede emekleyen kadın, yüzünde kocaman bir tebessümle Adad’ın yanına geldi. Adad kadının başını okşayarak “Bir şey mi söylemek istiyorsun?” diye sordu şefkatle. “Merak ettiğim şey, şu bahsettiğiniz deli adam nasıl oluyor da hikayedeki kadının deliğin ardında gördüklerini bilebiliyor?” diye sordu kadın.
Adad dudaklarını bükerek Asum’a baktı. Asum başını yere eğmiş, sağ elini hafifçe saçlarında gezdiriyordu.

“Gözleri çok keskinmiş, kulakları da çok iyi işitiyormuş. Amaaaan ne bileyim ben! Deli işte. Deli diyorum size, bunun nesini anlamadınız da mantık arıyorsunuz bu saçmalıkta?” dedi Adad.


abyssus abyssum invocat

Bir nokta olarak başlamıştı her şeye. Bilerek de yapmamıştı bunu üstelik. Sade ve şık olmayan bir nokta yalnızca. Bilinçaltından dökülen yağmur damlaları gibi nereye çekilirse oraya gidebilen, ömrün her deminde başka anlamlar yüklenebilen bir nokta. Bazen hüzünlü, kederli; bazen de pek bir neşeli. Ama şimdi oraya takılmamak gerek. Aslında neyin nerede başlayıp nerede biteceği ve bunu yaparken de nasıl bir yol izleyeceğine dair o kadar büyük bir saplantıya gömülüyüz ki sonunda elimizde bomboş, beyaz bir sayfadan daha fazlası kalmıyor. Ha ama illaki mükemmeli arayanlardansanız size yine de bu saplantınızdan kurtulmanızı tavsiye ederim.

Yani mantık yürüterek elde edecekleriniz, sezgilerin yararlandığı genlerinize işlemiş binlerce yıllık birikimle boy ölçüşemeyecektir. Onun için bırakın gitsin. Hem kolay hem de en kusursuz olanı elde etmeyi garantileyen bir yol bu sonuçta. İnsan başka ne ister ki… Bu noktada tek sıkıntımız, plansız bir işin tekrara düştüğü kısımları ya da başka kusurlarını denetleyecek mekanizmalara sahip olamamaktır. Çünkü kontrolsüz bir zihin evrenle bütünleşmiş ve sınırları sonsuzluk olan bir rotada, mevcut teknolojiyle henüz ölçülmesi mümkün olmayan bir hızda oradan oraya at koşturur. Elbette bu fütursuzluk halindeyken bazen aynı rotaları seyrettiği de olur. İşte bu durum kusursuzluğa giden yolda göze alınması gereken ve gerçekleşecek olan tek hatadır.

Nokta kendini ilk fark ettiğinde önce fark edebilmenin şokunu yaşadı. Var olmanın tuhaflığıyla yüzleşti. Buna alışmak zor oldu elbette. Fakat uzunca bir müddet sonra kendisine iyice uyum sağladı ve yavaş yavaş etrafıyla da ilgilenmeye başladı. Nokta bir boşluğun içinde buldu kendini. Ona sorsalar beyaz bir boşluk derdi. Beyazın onda ifade ettiği renk her neyse tabi. Her yeni fark ediş, algılama onun için bir devrim niteliğindeydi. Her defasında bu kez beni hiçbir şey şaşırtamaz, bundan daha fazlası olamaz dediğinde bir başka şok edici durumla yüzleşiyordu. Bir müddet o beyaz yüzeyde dolanıp durdu. Yani aslında kendi evreninde olabildiğince gezindi. Sonra bir gün öyle bir şey oldu ki neye uğradığını şaşırdı nokta. Bir adım daha ilerlemek için hamle yapmıştı ki birden olduğu yerde dondu kaldı. Ne yaparsa yapsın kımıldayamıyordu. Sanki iradesi elinden alınmıştı. Nokta bir kez daha hayretler içinde kalmıştı. Nasıl olur da daha fazla ilerleyemezdi? Oysa önünde yine bir beyaz ışıktan daha fazlası yoktu ki…

Oldukça uzun bir süre olduğu yerde hareketsiz kalıp bu durumu çözmeye çalışırken sonunda büyük bir aydınlanma yaşadı. Nokta büyük bir şaşkınlıkla hep ileri doğru hareket ettiğini fark etti. Aynı anda neden ilerlemek zorunda hissettiğini de sorguladı. Ürkek ve yavaş bir şekilde geriye doğru hareket etti bu kez. Ve işte yine eskisi gibi özgürdü. İlerleyebiliyordu. Büyük bir coşkuyla hızla geldiği yerlere doğru seğirtti. Nokta, böylelikle bir o yana bir bu yana savruldukça savruldu. Aynı satır üzerinde ilerlediği mesafeyi gerisin geriye döndü. Fakat geride bıraktığı yol da zihnini kurcalıyordu. Neden daha fazla devam edemediğini anlamaya çalıştıkça, devamlılık ve devamsızlık kavramları da zihnine peydahlanır olmuştu…

maestro, bella, gocce

Noktayı şimdilik bir kenara bırakalım. O bu karmaşanın içindeyken dışarıda bir yerlerde başka başka şeyler oluyordu. Takım elbiseli bir adam kırmızı yüzüyle tezatlı bir kibirle elindeki kağıdı sallayarak yanındaki adama bir şeyler anlatmakla meşguldü. “Koskoca bilim adamı nasıl olur da böyle şeyler saçmalar?” diye sordu. Diğer adam ürkek bir ses tonuyla “Kim bilir belki de uzayda fazla kalmaktan kafayı yemiştir,” dedi. Bir müddet tartışarak yürüdüler. Sonunda yuvarlak bir masanın yanına geldiklerinde onları bekleyen konuklarını selamladılar ve masadaki boş sandalyelere oturdular. İçlerinden biri kırmızı yüzlü adamı kastederek “Vay Billy, geciktin dostum,” dedi. Billy çok da oralı olmadı. Fakat cevabını vermeyi de ihmal etmedi. “Kaplıcalar bu yaz, kış mevsimine nazaran daha fazla rağbet görüyormuş. Bundan haberin var mıydı tombul Kefir?” diye sordu. Kefir lakaplı adam bu söylenenlere şaşırdı. Billy’nin gecikmesiyle kaplıcalar arasındaki bağı kurmaya çalışıyordu. Üstelik kaplıcaların yaz ve kış mevsimlerine dair gördükleri rağbet kıyaslamasıyla ilgili yorumla da, yorumun tutarlılığıyla da hiç mi hiç ilgilenmiyordu.

Asık bir yüz ve alındığını belli eden bir ses tonuyla “Billy, gecikmişsen gecikmişsindir. Bunu seni eleştirmek için söylememiştim. Yalnızca seni unutmadık demek istiyordum,” dedi. İçlerinden bir diğeri atıldı. “Kaplıca demişken, geçenlerde karım da gitti onlardan birine. Fakat ona hiç yaramamış doğrusu. Her tarafı yara bere içinde döndü eve,” dedi. Masadaki cücelerden biri inanmayan gözlerle onu süzdü. Adam bu bakışlara dayanamayıp açıklama yapma ihtiyacı hissetti. “İnanmazsan arayıp eşime sorabilirsin, her tarafı yara bere içinde diyorum sana,” dedi. Cüce bıkkın bir ses tonuyla “Tanrı aşkına, neden senin eşini arıyorum ki? Hatta neden onu yalnız başına oraya gönderiyorsun?” dedi. Adam “Ahhaa, anlıyorum. Yanında olsaydım onu koruyabilirdim diyorsun,” dedi. Cüce yalnızca başını sallamakla yetindi. Billy elindeki kağıdı havada sertçe sallayarak araya girdi. Boğazını temizledi ve “Baylar,” dedi. “Anlaşılan o ki kıymetli dostumuz uzayda uzun süredir yalnız kalmaktan sıkılmış olmalı. Son zamanlarda iyice saçmalıyor. Hele bu son mesajında yazdıkları var ki hiç sormayın,” dedi. Bu defa Kefir araya girerek “O kağıda yazan şeyleri gözümüze sokmana gerek yok Billy,” dedi.

“Hepimiz uzaydaki dostumuzun bildirimlerinden haberdarız. Yalnızca sana mesaj göndermiyor.” Cücelerden bir diğeri konuşulanlara aldırış etmeksizin sandalyesine iyice yayılarak gökyüzünü izlemeye koyuldu. Yüzü mavi göğe dönükken mırıldandı. “Anlamıyorum, böylesine güzel bir havada ne diye saçma sapan şeyleri tartışarak vakit harcıyorsunuz ki?” Sonra sandalyesinde doğrularak masaya yanaştı. “Bakın beyler,” dedi fısıldayarak. “Bizim bilim adamı kafayı yedi. Bu kesin. Artık onun için hiçbir şey yapamayız.” İçlerinden oldukça zayıf olan biri gözlüklerini çıkararak onu dikkatlice süzmeye başladı. Sanki gözlükleri olmadan daha iyi görüyormuş gibiydi. Cüceye bir müddet daha küçümseyici bakışlar attıktan sonra gözlüklerini tekrar takarak Billy’e döndü. Sonra da tüm masaya hitaben konuştu.

“Umarım masanın kıymetli konuklarının kalanları da cüce Sese gibi düşünmüyordur. Aslında böyle düşünmediğinizden eminim. Sese’nin bile böyle düşünmediğini biliyorum,” dedi. “Sese bir gün nereden geldiğini bilmediğimiz yabancı biri tarafından büyülenmiş gibi tuzağa çekilmişti. Belki de az kalsın onun peşinden gidip kaybolacaktı. Sanırım yaşadığı bu talihsiz olayın üstüne bir de bilim adamımızın iddiaları sinirlerini iyice germiş olmalı.”

Sese araya girerek “Aslında o kadar da kötü değildi canım. Yani demek istediğim yine böyle harika bir havada gezintiye çıkmışken onu gördüm. Arkası dönüktü. Yüzünü hiç göremedim. Ne kadar koşturursam koşturayım onu asla yakalayamadım. Yorulmak nedir bilmiyordu. Aksine ben yorgunluktan hareket edemeyecek hale geldiğimde duruyordu yalnızca. Bunu da büyük bir keyifle yapıyordu. Beni bekliyor ve sonra koşmaya devam ediyordu. Yüzünü görmüyordum ama sürekli gülümsediğinden emindim. Sonu gelmez bir kovalamacaydı sanki. Büyülü bir oyun gibiydi. Sonra gittiğim yerlerin daha önce bildiğim hiçbir yere benzemediğini fark ettim. Yolun belli bir noktadan sonrası bizim hiç görmediğimiz yerlerdi. Daha fazla ilerleyemeyeceğimden mutlak surette emin olduğum anda ise birden gözden kayboldu. Öylece yok oluverdi…”

Sese’nin konuşması çalan telefonun patavatsız sesiyle bölündü. Salondakiler irkilerek yerlerinde doğruldular. Gözlüklü ve sıska adam kendinden emin bir tavırla telefonun ahizesini kulağına götürdü. Fakat bir anda kendinden emin bakışlarının yerini tedirginlik aldı. Başını sallayarak kulağına gelen sesleri onaylıyordu. Sese, telefonun diğer ucundaki kişinin bu baş sallamalarını göremeyeceğini düşünerek gülümsedi. Sıska adamın korkuya kapılmış haline şahit olmak hoşuna gitmişti.
Sıska adam görüşme bittikten sonra keyifsiz bir yüzle çevresindeki meraklı gözlere baktı. “Beyler,” dedi.” Bay Adad mesaj göndermiş. Acil bir görev için en iyi suikastçilerimizi istiyormuş. Otları kırmızıya boyayan adamın öldürülmesi emrini vermiş…

Devam edecek…

-o-

Sayın Haluk Çevik’e, sitemizdeki bu güzel ilk öyküsü dolayısıyla teşekkür ediyor ve kendisine kurgusal.net ailesine hoş geldiniz diyoruz…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Karayiplerden Bir Korsan Öyküsü-2: Denizin Ruhu

7 Kasım 1718 İki hafta evvel Tortuga taraflarında, Calico Jack ve Anne Bonnie ile karşılaştım. Korsan Konseyi, acil toplanacakmış. Haberci » Devamını Oku...

Sebt Günü Batıya Doğru Yola Çıkanlara – Bir Yol Hikayesi Bölüm 2

Sebt Günü Batıya Doğru Yola Çıkanlara II.Bölüm "dünya dikenli bir hayat,sevenlerde mi kabahat?!" Üç yüz yıllık kotumu dizlerime kadar sıvadım, » Devamını Oku...

Bilim Kurgu Dizi Öykü: Sairus Nava’nın Soğuk Yüzü – 2

Nareed kumanda odasına koşarken, arkasında Şooju’nun ayak seslerini duyabiliyordu. Odaya girdiğinde sesler kesilmişti. Tüm monitörleri ve ısı kameralarını açtı. Görünürde » Devamını Oku...

Öykü: Yürümek

Kendini bildiği ilk andan beri yaptığı şey buydu. Onu tanımlayan, onu bu dünyada anlamlı kılan tek şeydi yürümek. Hiçbir yorulma » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir