Fantastik Dünyaların Son Ölümsüzü; İskoçyalı…

Bunu Paylaşın

Başlık belki de şöyle olmalıydı; Fantastik Dünyaların Son Ölümsüzü; İskoçyalı… (Ve Ona Dair Yazılmış Son Derece Kişisel Ve Satirik Bir Anma…)

Açalım;

Gregory Widen, 1986 gibi geç bir tarihte, Ridley Scott‘un kült filmi The Duellists’ten etkilenerek kaleme aldığı kısa öyküsü Shadow Clan/Gölge Klanı’nı bitirdiğinde, belki kendisi bile fantazya ve bilimkurgu edebiyatı için ne yaptığını bilmiyordu. Ancak hikayesi, aynı yıl Highlander/İskoçyalı adıyla beyazperdeye aktarılınca, eserinin önemini dünyanın kalanıyla birlikte anlamış olmalı; en genci 100 yaşında olan ölümsüz kahraman figürlerine yepyeni bir kardeş eklemişti zira… Ölümsüzleri!..

Ölümsüzler; ancak kafalarının kesilmesi ile gerçekten ölen, dünya çapında “Oyun” olarak adlandırılan, ve kazananların birbirinin enerjisini yağmaladığı, sürekli bir düello içinde bulunan yıllanmış kılıç ustaları… Ayrıca bu ırkın mensuplarının birbirlerinin varlığını hissedebildiğini ve sadece ayakta kalan son ölümsüzün ölümlülüğe geçeceğini de belirtmek gerekir.

Widen’ın ana kahramanı 16.yy’da dünyaya gelmiş genç bir İskoç klan lideri olan Connor Macleod’dur -Filmde kendisini Christopher Lambert canlandırır.- Hikayesi ise hem kahramanın doğduğu zamanda, hem de günümüzde -daha doğrusu eserin yayınlandığı günlerde- geçmektedir.

Eski hikayede Connor Macleod, klanı için savaşırken bir başka ölümsüz olan Kurgan (Clancy Brown) tarafından ölümcül şekilde yaralanır. Fakat arkadaşları tarafından savaş alanından kaçırıldığı için Kurgan kafasını kesemeden önce kendi kendine ölür ve bilmediği yeni formunda dirilir. Fakat bu dirilişin anormalliği dolayısıyla, soydaşları tarafından klanından kovulur. Connor başta bocalasa da, onlardan uzaklaşıp aşkı Heather (Beatie Edner) ile evlenerek barış içinde yaşamaya başlar. Bu sırada Ramirez (Sean Connery) ile tanışır. Ramirez antik bir ölümsüzdür. Connor’u, dolayısıyla da izleyiciyi hem askeri anlamda hem de konseptler bağlamında yetiştirir. Ne var ki Kurgan Connor’un izini bulur ve Connor’un evinden uzak olduğu bir sırada Heather’in gözleri önünde Ramirez’i öldürür.

Kurgan; Başarılı bir tasarım…

Çift ,olayı atlattıktan sonra hayatlarına devam ederler ve Connor, Heather’ın yaşlanıp ölmesinden sonra İskoçya’dan ayrılıp dünyayı dolaşmaya başlar.

Sonrasında yaşadığı sayısız macerası içinde, 2.Dünya Savaşı’nda Rachel (Seride yetişkinliği Sheila Gish tarafından canlandırılır) adlı küçük bir Hollandalı kız çocuğunu SS’in elinden kurtarıp evlat edinmesi serinin önemli bir olgusu olacaktır. 1985’e ulaştığımızda Kurgan’ın tekrar Connor’un peşine düştüğünü görürüz. Kılıçla kafa kesme olaylarını araştıran polis memuru Brenda (Roxanne Hart) ile yakınlaşmamak için kendisi ile mücadele eden Connor, bir yandan yakayı ele vermemek bir yandan da Kurgan’dan sakınmak zorunda kalır kendisini. İkisini de başaramaz; zira Connor, Steve Nash adını kullanmaktadır ve Brenda gerçek Steve Nash’in kimliği üzerinden Connor’un yalanını ortaya çıkartır. –Yıl 1985’dir ve NBA yıldızı Steve Nash henüz ortada yoktur!..-

Connor için Kurgan cephesi daha karışıktır. Çünkü Kurgan kilisede – ölümsüzler kutsal mekanlarda dövüşemezler – Connor’a Ramirez’i öldürürken Heather’a da tecavüz ettiğini söyler. – Ama görüldüğü üzere diğer her türlü pisliği yaparlar!..-

Bundan sonrası tam türk filmidir. Normalde çocuk sahibi olamayan Connor; Brenda’yı kaçıran Kurgan’ı hırs içinde öldürür ve oyunu kazanıp, çocuk sahibi olabilir hale gelir. Heather’dan sonraki ilk aşkı Brenda ile ölümlü bir ilişki yaşamak için İskoçya’ya döner ki, seri için bu dönüş son eve dönüş değildir. Film, temsil ettiği yeni figürün yanında erkeklere olağanüstü bir gaz, kızlara aşk, müzikseverlere Queen, starseverlere de Christoopher Lambert’i hediye etmiştir ki, sonrasında da devam eserleri dolu dizgin gelir doğal olarak.

1991’de devam filmlerinin ilki korkunç bir şekilde karşılar bizi; Highlander II: The Quickening. Bu kadar başarılı bir ilk film ve kurduğu evrene bir mitoloji katmak üzere tasarlandığı belli olsa da, filmin kurguladığı  o evren olması gereken evren olamamıştır…

Aslında filmin olay örgüsü fena değildir ama bu örgü ana materyale o kadar alakasız eklemlenmiştir ki, izleyiciler boşlukta kalmışlardır.

Buna göre Connor, ozon tabakasının delinmesi sebebiyle bir bilim grubunun yardımları ile yapay bir ozon tabakası kurar ve adına “Kalkan” adını verir. Ancak kalkanın, sürekli gece olması ve sıcak havaya sebep olması gibi bazı yan etkileri vardır. Ayrıca kalkan daha sonra özel sektöre geçmiş ve bu işten iyi kar edilir olmuştur.

Eski karısını da öldüren ozon tabakasının yok olması sürecinin 30 yıl sonrasındaki yaşlanmış Connor yavaş yavaş hayattan elini ayağını çekmekte iken, Kalkan şirketi ve bir grup örgüt de savaş halindedir. Bunların en etkili olanı da C.O.B.A.L.T’dır. -atlet giymiş iki komandonun maceralarını anlatan 1980’li yıllara ait bir video oyunu geliyor aklıma her nedense bu ismi duyunca…-. Örgütün en etkili teröristi de Louise Marcus’dur (Virginia Madsen). Tabi Brenda ölünce Connor Bey’in esas kız ihtiyacı doğmuştur. Bu olgu tüm İskoçyalı serisinin değişmez özelliğidir, tıpkı Batman ve James Bond gibi Macleodlar da bir kızla iki film çevirmezler ve her filmdeki aşkları da en büyük aşkları olur. Biz konumuza dönelim; örgüt, ozon tabakasının kendisini yenilediğini ancak Kalkan firmasının bunu sakladığını iddia etmektedir. İşte bu sebeple de kalkan yok edilmelidir.

Christopher Lambert ve Virginia Madsen zafer sarhoşu

Fakat her ne kadar bu çok fena bir hikaye olmasa da, izleyiciyi eserden soğutan örgü daha önce de bahsettiğimiz evrenin mitolojisinin yeniden yazılması çabasıdır. Buna göre, ölümsüzlerin kaynağı Zeist adlı bir gezegendir. Gezegenin yönetimi General Katana’nın elindedir (Michael Ironside) ve kendisine karşı liderliğini Ramirez’in yaptığı bir ayaklanma süregitmektedir.

Ramirez, Katana’ya karşı Connor’u görevlendirir ancak ikili, mücadelelerinde başarısız olarak tutsak düşer ve dünyaya; “Oyun”a dahil edilmek üzere sürülürler. -Diğer ölümsüzler nasıl gelirler bilemiyoruz tabi!..- Bir yenilik olarak, oyunun ödülü de ölümlü olmak ve Zeist’a geri dönmek olarak belirlenir. Ancak Connor oyunu kazanınca, Katana kiralık katillerini dünyaya gönderir. Connor da onları öldürüp enerjilerini alarak tekrar gençleşir böylece. Sonra da nasılsa Ramirez’i hayata geri döndürür ki bunu açıklamak için de hiçbir şey koymaz ortaya film.

Sean Connery… Merhum aktör, filme sınıf atlatıyordu. Hem ismiyle hem performansıyla…

İki senaryonun sembolik benzerlikleri, Louis’in Connor’a yardım için başvurmasıyla reel hale gelir. Connor her zamanki asil adam rolü oynayıp kızı reddeder sonra da kızla yakınlaşır. Bu da serinin değişmez klişelerindendir. Daha sonra üçlü, bütün güçleri ile kalkanı yıkmaya çalışırken Katana da New York’a gelip işleri karıştırır.

Pek tabi ki yine kilisede karşılaşan ikili, büyük düellolarını filmin finaline ertelerler. İskoçyalı filmlerinde izleyiciyi gaza getiren kutsal mekanda karşılaşan esas oğlan ile kötü adam arasında geçen “Ulan burada olmayacaktık ki şimdi…” klişesi her ne kadar dalga geçsem de serinin en keyifli sekanslarını sunar izleyicilere.

Keyifli sekanslar derken, Connor ve Ramirez’in Kalkan tesisine girerken araç içinde taranıp, birbirlerine üzerlerindeki 100 küsur kurşun deliği ve şarapnelle hava attığı sahne ile, Ramirez’in dirildikten sonraki İskoçya terzi ve New York uçak sahnelerini de şerh düşmeliyiz.

Film, tabi ki Katana ve Kalkan Şirketi’nin mağlubiyetine eşlik eden, Connor hariç tüm esas oğlanların ölüm sahneleri ile nihayete erer. Hatta, onların kendilerini feda etmeleri sonucu açığa çıkan ölümsüz enerjileri, kalkanın yok olmasına yol açar ve dünya mavi gökyüzüne tekrar kavuşur. Connor ve Louis Zeist’a geri dönerler. Kısaca ve bir kez daha özetlemek gerekirse film, kendi başına fena değildir. Ama adı “İskoçyalı” olan seriye getirdiği saçma sapan yenilikler öyle yenilir yutulur değildir hayranlar için. Filmi süsleyen, Queen’in “Who Wants To Live Forever” şarkısını da anarak filmimize son verelim.

1994’de ise Highlander III: Sorcerer beyazperdeye konuk olur. Üçüncü film, facia olan ikinci film yokmuş gibi tekrar başlatır yolculuğu ve bir noktaya kadar da orijinal İskoçyalı mantığı içinde kurgulanır. Ancak yine yabancıdır yine uzaktır. Buna göre Connor, yeni ölümsüzlük dönemlerinde Japonya’da Nakano (Mako Iwamatsu) adlı bir büyücü tarafından yetiştirilmekte, böylece sadece büyü ile değil uzak doğu dövüş sanatları ile de tanışmış olmaktadır. Ancak sadece kendisi değildir bu sanatları öğrenmek isteyen; Kane (Marco Van Pebbles) adlı bir Türk’ün liderliğindeki iki ölümsüz; Khabul ve Senghi de bu gücün peşindedir ve kanla açtıkları yolun sonunda büyücüye ulaşıp, onu da zayi ederler. Connor, Nakano’yu kurtaramasa da büyücünün enerjisinden dolayı yıkılıp 3 katili altında bırakan mağaradan kurtulmayı başarır. Üçlü böylece ölmemelerine rağmen oyundan uzak kalmışlardır ki, bu da esasen ve tamamen materyal mantığı içinde saçmalıktır…

Geçmişle günümüz arasında bir köprü olarak ve filmde flashbacklarle kurulan ikincil bir senaryoya göre Connor, Fransız ihtilali döneminde Sarah Barrington (Deborah Unger) adlı bir kadınla aşk yaşamaktayken ihtilal olur ve giyotinle idama mahkum edilir -ki bu Connor için gerçek ölüm anlamına gelmektedir- ama ona benzeyen başka bir ölümsüz arkadaşının yaşamdan sıkılması sebebiyle kelleyi kurtarır… Olayda öldüğü duyurulur ve sevgilisini üzüntüden evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş bulur… Connor da ortamı bozmaz ve aşkından uzaklaşır.

90’lı yılların önemli kadın oyuncularından Deborah Unger

Günümüzde ise Brenda yine ölmüştür, yani Connor yine ilişkiye açıktır… zaten İskoçyalı evreninde açıkladığımız üzere aksi düşünülemez. Bu sırada, Japonya’da arkeolojik araştırma yapan arkeolog Alexandra Johnson’un (yine Deborah Unger) Nagano’nun mağarasını bulmasıyla işler karışır. İlk filmdeki polis Brenda’nın yaptığı gibi parçaları birleştiren Alexandra, Connor’a ulaşır; 1800’lerde yazık oldu bu sevdaya bir de 90’larda deneyelim demiş olmalıdır senarist… Connor, bu sırada Marakesh’de evlatlık oğlu ile takılmaktadır. Nagano’nun mağarasından kopup Connor’a koşan tek kişi Alexandra değildir tabi, Kane de uyanmış iki arkadaşını öldürüp Connor’un peşine düşmüştür.

İlk filme herşeyiyle benzeyen bu üçüncü filmde birtakım komplike detaylar unutulmamış. Su katılmamış barbar Kane -ki 90’lı yılların Avrupalı tekno şarkıcılarına barbardan çok daha fazla benziyordu- kutsal mekanda Connor’a saldırır ve Connor’un kılıcı bu kapışmada kırılır. Connor da yeni ve daha dayanıklısını yapmak için doğduğu topraklara dönüp orada güç toplayıp yeni kılıcını yapar. Alexandra da Connor’u İskoçya’da bulur ve aşk, “en azından” Connor için kaldığı yerden devam eder. Bu arada, o dönemde üniversite sınavına hazırlanırken motive olmak için filmi örnek alıp kışın sahile giden arkadaşlarım olduğunu belirteyim de filmin bizim kuşağımız üzerindeki etkisini daha iyi anlayın sevgili okurlar…

Kane…Bir kötü adam için belki biraz fazla sevimliydi…

Filmin sonunda ise Kane, kural tanımadan Connor’ın evlatlık oğlunu kaçırır ve hırslanmış Connor  da yeni kılıcını Kane üzerinde blender olarak kullanır. En sonunda Connor, Alexandra ve evlatlık oğulları İskoçya’ya dönüp ölümlü yaşama “yeniden” başlarlar. Film için, serinin klasik kültleri dışında izleyiciye pek de bir şey vermemiştir diyebiliriz son bir not olarak.

Bu noktada filmlere bir ara verelim ve popülaritesi filminkini yakalamış hatta aşmış bir başka yan prodüksiyondan bahsedelim. Highlander: The Series… Yani İskoçyalı dizisi. Dizi, Connor’dan yarım yüzyıl kadar sonra aynı klanda doğmuş ve Connor ile aynı şekilde ölmüş bir başka Macleod’un; Duncan Mcleod’un hikayesini anlatıyordu.

Adrian Paul ve boynuz kulağı geçer örneği tiplemesi Duncan McLeod…

Adrian Paul’un canlandırdığı Duncan Macleod, 1990’lar Londra’sında yaşayan, mahir bir savaşçı ve bilge bir karakter olarak resmedilmekte, sevgilisi Tessa (Alexandra Vandernoot) ve bir tür evlatlık teenage şeklinde temsil edilen Richie (Stan Kirsch) ile her hafta atılmaya isteksiz olduğu yeni maceralara atılmaktaydı.

Dizide oyun hala ve kalabalık bir oyuncu grubu ile sürüyor görünmekte ve Duncan’ın etrafında yine kendisi gibi ölümsüz olan yakın arkadaşlarının oluşturduğu bir iç çeper bulunmaktaydı. Dizinin, onu en ilginç kılan özelliği ise izleyicinin Duncan’ın tarihi marifetiyle geçmişe ve geçmişin günümüze uzanan problemlerinin köklerine götürülmesiydi. Bir dizi için oldukça görkemli resmedilen bu geçmiş, böylece bizi sadece ilgili döneme götürmüyor, Duncan’ın karakterinin gelişimine de bu şekilde ışık tutuyordu.

Duncan’ın yakın çevresindeki ölümsüz dostları içinde de Peter Wingfield’in canlandırdığı Methos 5000 yıllık bir savaşçı olarak kendine has bir hayran kitlesi edinmişti. Methos’un hikayesi gerçekten evrenin önemli ve detaylı hikayelerinden olup, şimdilik sadece serideki ağırlığını belirtmemiz yeterli.

Dizinin başlığa bir başka önemli katkısı da “Watchers/İzleyiciler” konseptini ortaya koymasıydı. Buna göre bu grup, ölümsüz savaşlarını izleyen ve kayıtlarını tutan ancak savaşa karışmayan insanların kurduğu eski bir gruptu. Grup, dizide Joe Dawson’un (Jim Brynes) şahsında temsil edilmekteydi. Her ne kadar 5.sezonda Richie’nin de ölümsüz yapılması falan gibi saçmalıklar ya da tüm geçmişin sadece “celebrity hikayeleri”ne indirgenmesi gibi popülarite tuzakları göze çarpmaya başladıysa da, dizi altı sezon boyunca ilgiyle izlendi ve sona erdiği 1998’de İskoçyalı başlığının ana temsilcisi oldu.

2000 yılında, eskilerden kalma bir nostalji olarak film afişlerinin üzerine yazılan çakma sloganların sonuncusunu gördük; “Yılın Süper Filmi – Highlander: Endgame”. Dizinin önemini vurgulayan film, Connor ve Duncan’ı çok üstün bir düşmanın karşısında birleşmiş bir ittifak olarak sunuyordu. Slogan tabi çakmaydı ama sevenleri için konu pek de fena sayılmazdı. Gerçi kartlar yine karılmıştı ama bu da bir tür İskoçyalı klasiği olmuştu artık.

Bu filmin hikayesi de esasen garip kurulmuştu ama en kötü İskoçyalı filminin bile olay örgüsündeki başarısını bu filmde de görmek mümkündü doğrusu.

Buna göre; Connor’un ilk ölümsüzlük döneminde annesi cadılıkla suçlanıyor ve Connor’un en iyi arkadaşı olan Jacob Kell’in (Bruce Pane – ki kendisini Dungeons And Dragons’un mor rujlu kötü adamı Damodar olarak da hatırlarsınız) babası tarafından öldürülür. Connor annesini kurtarmak için geç kalınca hırslanıp hem arkadaşını hem de onun üvey babasını öldürür.

Şaşırtıcı olan şudur ki, Kell de bir ölümsüz çıkar ve Connor’a karşı intikam yemini eder. Sonrasında da büyük bir hırsla seri şekilde cinayetler işlemeye başlar. 600 küsur zafere ulaşan Kell’in, Duncan ve Connor’un toplamının 1,5 katından fazla kan akıtmış olması demek olan bir başarıdır bu.

Connor’a olan nefreti Kell’i artık sadist yapmıştır. Derdi Connor’u öldürmek değil ona işkence etmektir. Bu amaçla Connor’un evlatlığı Rachel’i öldürür ve Connor da bunun üzerine dünyadan geçip tapınakta İzleyicilerin himayesi altında inzivaya çekilir.

Ancak Kell yetinmez. Yanındaki çeteyle birlikte Connor’u bulur ve onun dışında tapınakta bulunan tüm gönüllüleri öldürür. Bu noktada devreye 2 farklı karakter girer; Kell’in çetesinden Kate (Lisa Barbuscia) ve onun eski kocası olan dostumuz Duncan… Kate, Duncan’a hem aşıktır hem de ondan nefret etmektedir, zira Duncan Kate’i ölümsüz yapmış ve onu çocuk sahibi olmaktan mahrum etmiştir.

Connor daha sonra Kell ile yine bir mezarlıkta karşılaşıp ondan özür diler ama onun kararlı şekilde kendisinin tüm sevdiklerine zarar vereceğini ve bunu durduracak gücü olmadığını anladığında Duncan’a ulaşır. Connor artık yorulmuş ve bıkmıştır, Duncan’a enerjisini almasını teklif eder ama Duncan, Connor’u öldürmeyi pek tabi ki kabul etmez. Ancak Kell’i durdurmanın başka yolu da yoktur. Sonunda Connor Duncan’a saldırır ve Duncan’a yıllar önce öğrettiği durdurulamaz bir hamleyi yapmasına imkan verecek şekilde dövüşü sıkıştırır ve Duncan’ı öldürmekle tehdit eder. Aslında bu bir iknadır ve Duncan hamleyi yapıp Connor’un enerjisini alır.

Kell; Soğukkanlı ve çok tehlikeli!..

Kell de boş durmaz ve Duncan’ın barışmak üzere olduğu karısı Kate ile Çin imparatorunun eski muhafızı Jin Ke (Donnie Yen) ve adları çok önemli olmayan diğer tüm çete üyelerinin kafalarını keserek son dövüşe hazırlanır. Evet, Kell çok güçlenmiştir ama Duncan da güçlenmiştir. Ayrıca Duncan, şimdi sadece arkadaşının değil aşkının intikamını da almak için savaşmaktadır. Klasik bir son savaşla Kell sahneden indirilir.

Filmde dizinin başat karakterlerinden gözcü Joe ve ölümsüz Methos’un da boy gösterdiğini bir not olarak belirtmekte fayda var. Böylece dizi ile filmin birleştiği, hatta dizinin bayrağı devraldığı bu filmle aslında belki de planlanmayan bir şekilde İskoçyalı dosyası nihayete ermiş oldu.

Daha sonraki çeşitli türlerdeki çalışmalar pek de kayda değer değillerdi açıkçası. Arada sırada yeni bir İskoçyalı için çalışmalar olduğunu duysak da, sonucun serinin kaderini değiştireceğini düşünmek pek doğru olmaz.

Çünkü, İskoçyalı serisinin alanına getirdiği yenilik ve bazı klişeler son filmde de aşağı yukarı aynı olacaktır. Yeni görsel efektler ve popüler oyuncular eklemek dışında yapılabilecek pek bir şey olmayacaktır maalesef. Zira küçücük bir öyküden doğan serinin, “Oyun”un defalarca yeniden kurulması sonucu alacağı eleştiriden kaçması pek mümkün görünmüyor.

Kısaca, oyun bir kez bitmiştir ve tekrar kurulması mümkün değildir. Belki geçmişteki bir hikaye veya gelecekte bir başkası ile seri ana karakterlerinden koparılabilecekse de, konunun zorlamalığı ve adından uzaklaşması yine sorunlara yol açacaktır. Üstüne üstlük belirtmek gerekir ki, örneğin, yeni film kesinlikle bir Amerikan filmi olmalıdır çünkü Avrupa stüdyolarının kotardığı filmler dünyanın en büyük sinema pazarında pek iş yapmayacaktır.

Ama kimin umurunda?.. Tüm ilk gençliğimizde yanımızda olan bu müthiş eğlencelik ve genişleyen evreninin bizimle olan dostluğu bitecek değildir ya… Baksanıza yıl yıl sonra bile gündeme geliyor ve uyandırıyor anılarımızı, öyle değil mi? -En azından bir kuşak için…-

Tekrar görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir