Eki
23

Game of Thrones

Yazan Skywalker 3 Yorum / 1.765 Kez Görüntülendi

Bu bölümü yapma amacımız çeviri konusunda bir alternatif olmaktır.Kimseye işini öğretme amacında değiliz ancak bazen orijinal dilinde yazarın yansıtmak istediği atmosfer dilimize çevirilirken değiştiriliyor.Daha önce okuduğumuz çevirilerin bazılarında gördüğümüz yetersizlikler ve okuyucuların verdiği tepkilerden dolayı, bir de biz deneyelim düşüncesi bize böyle bir bölüm açma cesareti verdi.
Tekrar etmekte fayda var; amaç çevirmenlerin ve editörlerin hepsine gönderme yapmak değildir. Ancak özellikle editörlerin kabul etmesi gereken bir iki nokta olduğunu düşünüyoruz;
1-Her şey türkçeye aynen çevirilemez. Bazen özel isimleri bırakmak gerekir. Kimse New York’a Yeni york demiyor.
2-Çevirmenlerin(özellikle de fantastik ve bilim kurgu kitaplarını çevirenler)aksiyon sahnelerini kafalarında canlandırmadan, sadece çeviri yapmaları o sahnelerin tüm havasını alabiliyor. İştir yetiştirmek gerekir doğrudur ama kitaba ve yazara ve anlattıklarına da saygı duymak gerekir.

Başka dilden gelenler başlıklı bölümümüze, belki de son otuz yılın tarzında tartışmasız, en başırılı eserinin ikinci bölümü ile başlamanın uygun olacağını düşündük.
George R.R.Martin’in A Song Of Ice And Fıre serisinin ikinci kitabı olan A Clash Of Kings. Şu ana kadar beş kitabı yayınlanan serinin geriye kalan iki kitabı(Yazarın ifadesiyle 2 kitaptır) heyecanla bekleniyor.
Neden bu kitabı seçtik?
Pek çok nedeni var ama en başta sayabileceklerimiz; Birinci kitabın çevirisi türü sevenler arasında memnuniyetsizliğe neden olmuştu. Bunun haricinde kurgusal olarak o kadar başarılı bir eser ortaya sunulmuş ki sadece saygıyla okuyup klavyemiz yettiğince sizlerin beğenisine sunmak kalıyor.
Umarız beğenirsiniz.

KRALLARIN ÇARPIŞMASI

GİRİŞ

Kuyruklu yıldızın kuyruğu, şafak boyunca uzanıyordu, Dragonstone’un dik kayalıklarının üzerinde kanayan kırmızı bir kesik, pembe mor gökyüzünde bir yara gibiydi.
Üstat, odasının dışında bulunan rüzgârlı balkonda duruyordu. Burası uzun uçuştan sonra kuzgunların geldiği yerdi. Bıraktıkları dışkılar, adamın her iki tarafında dikili duran ve kadim kalenin duvarlarında kuluçkaya yatmış, her biri üç buçuk metre uzunluğundaki, iki bin yaratık heykelinden ikisi olan ejder ve cehennem köpeğini, beneklendiriyordu. Dragonstone’a ilk geldiğinde çirkin figürlerden oluşan bu ordu onu rahatsız ediyordu ama yıllar geçtikçe onlara alıştı. Şimdi onlar hakkında ‘eski dostlar’ diye düşünüyordu. Üçü beklentiyle gökyüzüne baktılar.
Üstat kehanetlere inanmazdı. Buna rağmen… Çok yaşlı olduğu halde, Cressen hayatı boyunca bunun yarısı kadar parlak ve bu renkte, korkunç bir renk, kan, alev ve gün batımının renginde, bir kuyruklu yıldız görmemişti. Yaratıklarının buna benzer bir şey görüp görmediklerini merak etti. Onlar, ondan çok daha önceden beri buradaydılar ve o gittikten çok sonra da burada olacaklardı. Eğer taştan diller konuşabilse…
Ne ahmaklık. Mazgala yaslandı, deniz aşağıda taşlara vuruyordu, siyah kayanın hissi parmaklarının ucunda sertti. Yaratık şekilli heykellerle konuşmak ve gökyüzündeki kehanetler. ‘Ben yeniden bir çocuk kadar sersemleşen, işi bitmiş yaşlı bir adamım.’ Bir hayat süresinde, zorlukla kazanılan bilgelik, sağlığı ve gücü gibi onu terk mi etmişti? O, Oldtown’un hisarında eğitilmiş ve zincir kazanmış bir üstattı. Cahil bir çiftlik işçisi gibi hurafeler kafasını doldurduğunda ne haline gelmişti?
Buna rağmen… Buna rağmen, kuyrukluyıldız artık gündüz bile yanıyordu, kalenin arkasında bulunan Dragonmont’un sıcak bacalarından soluk gri bir duman yükseliyordu ve dün sabah Hisar’dan gelen beyaz bir kuzgun, uzun süredir beklenen ve o bir o kadar korkulan haberi getirmişti, yaz’ın bittiğinin haberini. Hepsi hurafe. İnkâr edilemeyecek kadar çok. ‘Tüm bunlar ne demek oluyor?’ diye bağırmak istedi.
‘Usta Cressen, ziyaretçilerimiz var’ Pylos yavaşça konuştu, sanki Cressen’in dini tefekkürünü bozmaya gönülsüz gibiydi. Kafasının içindeki saçmalıkları bilse bağırırdı.’Prenses beyaz kuzgunu görmek ister.’ Artık doğruydu, Pylos kıza artık prenses olarak hitap ediyordu, sanki babası kralmış gibi. Büyük tuzlu denizde dumanlı bir kayanın kralı, ama yine de kral. ‘Soytarısı da yanındadır.’
Yaşlı adam kendisini sabit tutması için bir elini ejderinin üstünde tutarak sırtını şafağa döndü.
‘Yerime kadar bana yardım et ve onları içeriye buyur et.’
Pylos, kolundan tutarak adamı içeriye götürdü. Gençliğinde, Cressen hızlı yürürdü, ama şimdilerde sekseninci isim gününe çok uzak değildi ve bacakları güçsüz ve çelimsizdi. İki yıl önce düşüp bir kalçasını çatlatmıştı ve o çatlak asla iyileşmemişti. Geçen yıl hastalandığında Hisar, Oldtown’dan sözde işlerinde yardımcı olmak için Pylos’u yollamıştı ama Cressen gerçeği biliyordu, bu Stannis adayı kapatmadan hemen önceydi. Pylos öldüğü zaman yerini almak üzere gelmişti. Umurunda değildi. Birisi yerine geçmeliydi hem de hoşuna gideceğinden daha çabuk…
Adamın kendisini kitap ve kâğıtlarının arkasına yerleştirmesine izin verdi.’Git kızı getir. Bir leydiyi bekletmek iyi değildir.’ Elini salladı. Artık acele etme gücü olmayan bir adamın acele edilmesi için yaptığı dermansız bir hareketti. Eti buruşuk ve lekeliydi. Derisi o kadar inceydi ki altındaki damarlardan oluşan ağı ve kemiklerinin şeklini görebiliyordu. Nasıl da titriyorlardı, vakti zamanında çok emin ve marifetli olan bu eller…
Pylos geri döndüğünde kız da onunlaydı, her zamanki gibi utangaç. Kızın arkasında sallanarak ve sekerek kendine has acayip yandan yürüyüşüyle soytarısı geldi. Kafasında eski kalay bir kovadan yapılmış, üstünde inek çıngıraklarının asılı olduğu geyik boynuzları tutturulmuş sahte bir miğfer vardı. Sallandığı her adımda ziller çalıyordu, her biri farklı bir sesle, clang-a dang bong-dong ring-a-ling clong clong clong.
‘Bizi bu kadar erken bir vakitte kim görmeye geldi Pylos?’Cressen sordu.
‘Ben ve Yamalar, Üstat.’ Riyasız mavi gözlerle baktı adama. Kızın yüzü ne yazık ki güzel değildi. Çocuk babasının çıkık köşeli çenesini ve annesinin talihsiz kulaklarını almıştı, bununla birlikte beşikteyken az daha ölümüne neden olacak hastalıktan kalma kendisine has bir şekilsizliği vardı.
Yanağının yarısından boynunun sonuna kadar eti sert ve ölüydü, derisi çatlak ve pullanmış siyah gri bir renkteydi ve dokunulduğunda his yoktu.
’Pylos beyaz kuzgunu görebileceğimizi söyledi.’
‘Kesinlikle görebilirsiniz’ diye cevapladı Cressen sanki reddedebilirmiş gibi. Vaktinde bu kız çok reddedilmişti. İsmi Shireen di. Gelecek isim gününde on yaşında olacaktı ve kesinlikle Üstat Cressen’in bildiği en mahzun çocuktu. ‘Mahzunluğu benim utancımdır’ diye düşündü yaşlı adam. Başarısızlığımın başka bir göstergesi.
‘Üstat Pylos bana bir kibarlık yapın ve Leydi Shireen için kuşu kümesten indirin.’
‘Benim için zevktir.’ Pylos yaşı yirmi beşten fazla olmayan, kibar genç bir adamdı ama buna rağmen altmışındaymış gibi ağırbaşlıydı. Birazda neşeli olabilseydi, içinde biraz daha hayat olsaydı; çünkü burada buna ihtiyaç vardı. Sıkıcı yerlerin ağırbaşlılığa değil aydınlığa ihtiyacı vardı ve Dragonstone şüphe götürmez bir şekilde sıkıcıydı, fırtınanın ve tuzun çevrelediği arkasında bulunan dumanlı dağın gölgesi üstünde olan, ıslak ve kasvetli yalnız bir kale. Bir üstat nereye gönderiliyorsa gitmeliydi ve Cressen 12 yıl önce lorduyla birlikte gelmişti ve hizmet etmişti, hem de iyi hizmet etmişti. Buna rağmen Dragonstone’u hiç sevmemiş ve burada kendisini hiç evinde gibi hissetmemişti. Son zamanlarda kızıl kadının belirdiği huzursuz rüyalarından uyandığında nerede olduğunu çoğu zaman bilmiyordu.

George R.R.Martin

Skywalker

3 Yorum

  1. Serdar diyor ki:

    güzel çalışma. teşekkürler

  2. nihan orhan diyor ki:

    hiç fena diil

  3. ştd diyor ki:

    çok güzel bir çalışma olucak gibi gözüküyor. başarılar dilerim.

Yorum Yaz