Şub
10

Görsel Ve Düşünsel Bir Şölen; Pi’nin Yaşamı

Yazan YariAydin 0 Yorum / 2.900 Kez Görüntülendi

Merhaba sevgili kurgusal.net takipçileri. Bu hafta beyazperde sekmemizde, yakın zamanda gösterimde olan bir düşünsel ve görsel şöleni inceleyeceğiz; Pi’nin Yaşamı…

 

 

Oscarlı yönetmen Ang Lee’nin yine 11 dalda Oscar adayı olmuş bu yeni filmi, yazar Yann Martel’in aynı adlı romanının sinemaya aktarılmış hali. Dilerseniz filmin akışı içinde incelememize daha doğrusu övgümüze başlayalım. Bu arada önemli bir not olarak belirtelim ki, filmi izlemeyip, aşağıda yazılanları okumanız halinde filmin konusu, senaryosu ve sonunu öğreneceğinizden filmi izlemenize gerek kalmayacaktır 🙂

 

Film, adı belirtilmeyen İngiliz bir yazarın içine düştüğü hayalgücü bunalımı sonrasında arayıştayken, kahramanımız Pi (Piscine Molitor Patel) ile Pi’nin Kanada’daki evinde buluşma sahnesi ile açılıyor. Yazarın Pi’yi bulması ise Pi’nin manevi amcası (Mamaji) ile tanışması sayesinde olmuş. Yazar durumunu Pi’ye anlatıp, Mamaji’nin tavsiyesi ile kendisini bulduğunu söyleyince, Pi ateist olduğunu bildiği yazara Tanrı’ya inanıp inanmadığını soruyor, zira anlatacağı şeylere de inanıp inanmayacağından emin olamıyor. Hatta bu konuda iddialı bir duruşla yazarın fikrini değiştireciğini ima ediyor ve hikayesine başlıyor. Hikaye daha ilk aşamasında gerçek bir masal gibi başlıyor ve biz de perde karşısına mıhlanıyoruz.

 

 

Pi’nin manevi amcası ve isim babası Mamaji, doğarken boğulma tehlikesi geçirip doktor tarafından ayaklarından tutulup sallanınca, ince bacaklı ama geniş omuzlu bir adam oluyor ve vücuduna uygun olan yüzmeye tutkuyla bağlanıyor, öyle ki her gittiği yerde kartpostal veya hediyelik eşya alır gibi oradaki havuzda yüzüyor. İşte bu seyahatlerinin birinde dünyanın en güzel havuzu olduğuna inandığı Piscine Molitor Oteli’nin havuzuna giriyor ve havuza o kadar hayran oluyor ki en yakın arkadaşı Santosh’a buradan etkileyici bir üslupla bahsediyor, işte kahramanımızın adı da bu sebeple Piscine Molitor Patel oluyor. Evet, oluyor da bu ne demek oluyor? Korkunç aksanlarına rağmen ingilizceyi ana dili gibi konuşan Hintli çocuklar nezdinde kahramanımızın adının Piscine yerine Pissing/İdrar olarak tescillenmesi demek oluyor.  Filmin ilerleyen dakikalarında anlayacağımız şekilde orjinal bir çocuk olan Piscine ise dehayla karışık bir özgünlük gösterisi yapıp, Pi sayısını hesaplayıp adını sonsuza kadar gidecekmiş gibi görünen bir sayı dizisi şovuyla Pi’ye çevirmeyi başarıyor. İşte filmimizin adı da bu yüzden Piscine’in değil Pi’nin Yaşamı oluyor.

 

Bahsettiğimiz üzere Pi özel bir çocuk olduğu için küçük yaştan beri Tanrı’ya ve yaratılışa ilgi duyuyor. Önceleri Hindu iken daha sonra sırasıyla Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik ile tanışıyor ve her birine yakın ilgi duyuyor. Dindar olan annesi bunu desteklerken babası bundan pek hoşnut olmuyor. Bu arada filmin afişindeki kaplanın nereden geldiğini merak edenler için bir dip not açmama izin verin. Pi’nin babası zengin bir işadamı ve eskiden Fransız sömürgesi olan yaşadıkları şehir Pondicherry’de, bağımsızlığın sembolü olarak inşa edilmiş bir hayvanat bahçesinin sahibi. Anladığımız kadarıyla yap-işlet-devret modeli ile yapılan tesisin inşası, hayvanları, bakımı ve karı Patel ailesine ait iken arazisi devlete ait. Buraya döneceğiz.

 

Babası ile Pi’nin arasındaki bu sevgi dolu ancak çatışmalı ilişkide bardağı taşıran son damla, kendini Buda sanan Pi’nin eliyle Richard Parker (aslında Thirsty / Susamış, ama kayıtlar karıştığı için onu getiren avcının adı ile anılan) adlı bir bengal kaplanının gözlerine bakarak beslemeye çalışması oluyor. Son anda yetişen baba Pi’yi çekiyor ve oğlu başına iş almadan, hayvanlarla insanlar arasındaki farkı Pi’nin gözleri önünde bir keçiyi kaplana parçalattırarak gösteriyor. Pi’nin kolu böylece kurtulmasına kurtuluyor ama hayal kırıklığına uğradığı için içi de biraz boşalıyor ta ki ergenlik çağına kadar…

 

Ergenlik çağındaki Pi tahmin edilebileceği üzere aşkla tanışyor ve hayatında yeni bir safhaya giriyor, onunla aynı yaşlarda dansçı bir kız olan Anandi ile yaşadığı aşk ise maalesef uzun sürmüyor, zira devletle anlaşmazlığa düşen babası hayvanat bahçesini kapatıp Kanada’da yeni bir hayata başlamaya karar veriyor. Pi’cik ağlasa da sızlasa da sonuç değişmiyor ve Anandi ile evi Hindistan’ı aynı zamanda terketmek zorunda kalıyor.

 

 

Ve filmin o ana kadar kendini hafifçe hissettiren (ama gerçekten hissettiren) görsel ve düşünsel bombardımanı bir okyanusun haşmeti ile başlıyor. Bir japon gemisi ile Kanada’ya doğru yola çıkan gemi düyamızın en derin noktası olan Marianna çukuru üzerindeyken korkunç bir fırtınaya yakalanıyor ve batıyor. Batış sahnesinin korkunçluğu ve Pi’nin ailesini kaybedişinin acısı hepimizi etkisi altına almışken bi de suya düşen sadece 16 yaşındaki Pi’nin daha ışıkları bile sönmemiş koca yük gemisinin batışını su altında görmesi, kendisini de izleyiciyide aynı ölçüde şoka sokuyor. Pi köpekbalığı dolu suda bizlerden çok daha çabuk toparlanıp cankurtaran kayığına çıkmayı başardığında fırtına henüz onları terketmemiş olduğundan zor anlar yaşasa da sabaha ve sakin denize ulaşmayı başaryor. Sabah, bir zebra, bir sırtlan ve muzlar üzerinde yüzerek onlara ulaşmayı başaran (yavrusunu kaybetmiş) bir dişi orangutanla aynı kayıkta kaldığını farkediyor.  Özellile orangutanın yavrusunun da içinde bulunduğu batan gemiye doğru bakışı bizi mahveden bakışların ilki oluyor. Kısa zamn sonra ise bir katliam başlıyor, kazada bacağını kıran zebranın sırtlan tarafından öldürülmesi ile başlayan bu katliam sıranın orangutana gelmesiyle devam ederken orangutan şaşırtıcı bir güçle yumruk atarak sırtlanı deviriyor, anne orangutanımız ağzında salyalarla korkmuş ve yorulmuş şekilde Pi’ye bakarken, ayılan sırtlan tarafından boğazından ısırılarak öldürülüyor. Sırtlana olan nefret seyirciyle aynı hızda Pi’yi de etkisi altına alıyor ama sırtlanın da dikkati Pi’ye çevrildiğinden, (bu yaratık diğerlerini yemeden herkesi öldürmeye çalışıyor çünkü)  Pi nefreti ile hayatta kalma mücadelesini (bizden farklı olarak) birleştirmek zorunda kalıyor. Derken kayığın brandasının altından saattte 300 km hızla çıkan 350 kiloluk sarı bir gölge korkunç bir kükreme ile sırtlanı yok ediyor, bakın öldürüyor demiyorum, yok ediyor, sırtlan o anda görünmez oluyor çünkü. Yalnız bir detay var, o sarı gölge, nam-ı diğer kaplan Richard Parker bunu Pi’yi kurtarmak için ypmıyor, hatta aynısını Pi’ye de yapmak için fazlası ile hevesli. Bu arada filmi izleyip aynı zamanda  kritiklerini de okumuşsanız farketmişsinizdir ki, hiç bahsedilmemesine rağmen aslında gemideki hayvanlardan biri de fare. Maalesef fareyi kimse adamdan saymıyor, filmde de Richard Parker tarafından 30 saniye içinde öğütüldüğünden hakkını savunmanın da bir anlamı kalmıyor aslında.

 

 

Nerede kalmıştık ? Tamam, kayıkta yalnız kalan 16 yaşında kara kuru bir çocuk olan Pi Patel (sanki Arnold olsa birşey farkedecekmiş gibi) ile yanındaki 350 kilo ağırlığındaki etobur Richard Parker’da kalmıştık. Bu yazarken bile “Eee şimdi ne olacak?” sorusu, Pi’yi önce kayığın pruvasına, sonra da kaplanın uyuduğu saatlerde toparladığı alet edevat ve besin maddeleri ile kurduğu ikinci bir sala taşıyacak şeklinde cevaplanabilir. Bu sal ve kayıkta, okyanusun güneşli, bulutlu, sıcak, soğuk, yağmurlu, durgun, dalgalı bin türlü halini ve mucizesini 221 gün boyunca beraber geçirecek ikilinin karşılaştıkları ise, filmin görsel büyüsünü ifade ediyor. Pi okyanusta her geçen gün daha ustalaşarak, Richard Parker’ı beslemek şeklinde özetlenebilecek bir meşgaleyi de kendisine yaşam amacı edinerek hayatta kalmaya çalışıyor. Filmin bu aşaması Pi’nin doğa ve Parker ile mücadelesi şeklinde özetlenebilir. Avlanmayı öğrenmek, güneşten korunmak, su toplamak doğayla mücadelenin;  kaplan için düdük sesi ile deniz tutmasını  özdeşleştirmek, onu şartlandırmaya çalışıp kendisine kayıkta bir yaşam alanı açmak ise Richard Parker ile mücadelenin fasılları oluyor. Pi’nin insanlıktan çıkmamak için bir günlük tuttuğunu da belirtmemiz gerekir. Ama Pi ister istemez bir nokadan sonra gerçekle ile bağını yitiriyor ya da belki gerçek dünya daha doğrusu evrenle kucaklaşıyor.

 

 

Bunu sembolize eden üç sahne var, İlki muhteşem bir ışık şöleni şeklinde ışık saçan plankton ve deniz analarının üstünde yüzerken, bir balinanın sudan fırlayıp tekrar dalması. İkincisi, bir uçan balık sürüsünün göçü sırasında arada kalmalaları ve sonuncusu da gece yıldızları seyreden  Richard Parker ile kendi beyninde özdeşleşen Pi’nin ona ne düşündüğünü sorması sonrası kaplanın arkasını dönüp ona attığı harika bakışın tetiklemesi ile  (ki bu bakış insanı mahveden bakışlar silsilesinin sonuncuydu) Pi’nin hayvanlar alemi, evrenin kendisi ile ilgili bir rüyanın ardından suyun dibinde hala ışıkları açık bir mezar gibi yatan batmış gemilerini gördüğü sahne.

 

       

Doğaldır ki Pi inançlı birisi olarak bu dönemlerinde daha yoğun olarak Tanrı’yı düşünmeye koyulur ve direkt Tanrı’ya döner. Hem kurtuluşu için hem içinde bulunduğu durumu anlamak için dua etmeye başlar ve bir sabah uyandığına kendisini tabiri caizse çerçöpten (ama devasa boyutlarda) bir adaya bordalamış bulur. Ada yemyeşil köklerden örülmüş ve mirket işgali altındadır. Tatlı su ve meyve de barındıran ada kahramanlarımıza (o gece  rüyasından sonra artık Richard Parker da kahramanımız oldu) cennet gibi gelir. Ancak gece olduğunda farkederler ki adanın zemini ve suları akşamları aside dönüşüp canlıları öldürmektedir. Bu olgu bir korku filmi gibi gelişmez, dallarda kalarak sorunsuzca yaşayabilirler ancak geleceğinin nasl olduğuna dair bilgi için Pi Tanrı’ya dua eder, hemen akabinde daldan aldığı bir meyvenin içinden bir diş çıkar, anlar ki orada kalırlarsa bu dişin sahibi gibi ölene kadar kalacaklar ve bir daha asla dünyaya dönemeyecekler. Bu sırada gece olup ve Pi uyuduğunda, adayı sırtüstü yatmış bir beden olarak denizde yüzerken görürüz. Sabah Pi kalkar ve erzaklarını tamamlayıp ya hep ya hiç diyerek tekrar denize açılır.

Denizde bir süre daha geçirdikten sonra ufukta yine bir fırtına belirir, artık bir çeşit vahdet-i vücut olgusuna kapılan Pi fırtınayı kucaklar, kendini Tanrı’ya bırakır, korkmamaktadır hatta mutludur.

 

 

İkili bu sayede fırtınayı sağ salim atlatırlar, uzun bir sürenin sonunda artık bir deri bir kemik kalmışlardır ve bir gece Pi kaplanın kafasını dizlerine koyarak sevimli şivesiyle ağlamaklı olarak “Ölüyoruz Richard Parker, özür dilerim “ der. Bu çok duygusal andan sonra kahramanımızın Meksika’da kayığı kıyıya çektiğini görürüz. Kahramanımız kumda yatarken yanına kayıktan Richard Parker atlar ve ona hiç bakmadan (ki Pi acıyla ona geri önüp bakmasını beklemektedir) ormana dalar. Pi ağlaya ağlaya yerliler tarafından hastaneye götürülür.

 

 

Hastanede hikayesini japon gemicilik firması temsilcilerine anlattığında ona inanmazlar. O da hikayeyi alegoriymiş gibi güncelleyerek, insanlar şeklinde tekrar anlatır. Buna göre kayıkta bacağı kırılmış olan japon gemici, fransız ve aşağılık bir adam olan aşçı ve annesi ile kurtulmuşlardır. Önce Japon gemici sonra Pi’nin annesi fransız aşçı tarafından öldürülür, Pi de ertesi gün aşçıyı öldürür, buna göre Pi de kaplandır. Hikaye biter ve bizi günümüze döneriz. Pi yazara her ikisi de geminin nasıl batığını anlatmayan bu hikayelerden hangisine inandığını sorar, yazar hayvanlı olanı seçer ve bunu daha iyi bir hikaye olduğu için tercih ettiğini belirtir. Pi sevinir ve o sırada gelen eşi ve çocuklarına kapıyı açmak için yanından ayrılır. Yazar bu sırada kaza ile ilgili rapor ve gazete küpürlerinin olduğu dosyayı inceler ve sonunda Pi hakkında, böylesi bir kazadan hem de bir bengal kaplanı ile birlikte sağ kurtulmanın büyük başarı olduğuna dair hayranlık bildiren resmi bir rapor okur. Pi yazara karısını ve biri kız biri erkek (erkek olan Pi abisinin adını taşımaktadır) çocuklarını tanıştırır ve film biter.

 

Evet filmi bitirdik, peki film ne anlatıyor ? Film öncelikle Tanrı’nın varlığını savunmayı ana mesaj olarak seçmiş. Pi’nin tüm hikayesi, mucizevi ve aynı ölçüde insani kurallardan bağımsız bir düzlemde geçiyor ama sonuçta gerçek çıkıyor. Yine film her anlamda egoları yok etme çabasında gibi. Modern insan duruşu bir çeşit kontrole dayanıyor, daha doğru bir tanımlama olarak hakimiyet de denilebilir. Ama uçsuz bucaksız okyanusta bir insan olan Pi aslında mensubu olup çok yabancı olduğu bi sistemi farkediyor. Hayvanların insanlar gibi olmadığı ancak kendi modlarında bir yaşam sürdüğü, doğanın kurallarının geçerli olduğu bu devasa kontrol grubunda Pi ve temsil ettiği insan türü (ki Pi kurtarıldığında “Meksika’da türdaşlarım tarafından bulunduğumda” diyerek bu olguyu teyit etmektedir) kelimenin tam anlamıyla kalakalır ve kontrolü elinden bırakana kadar bu sistemin parçası olamaz. Yine egoyla ilgili bir yan veri olarak Pi’nin üzüntüyle şikayet ettiği “Veda edememe” konsepti göze çarpar, kader karşısında planlı olunamayacağı gibi veda etmeyen şeyler de (doğa, yaşam,kaplan vb.) veda etmezler.

 

Sonuca gelirsek, açıkçası kitabın nasıl 38 dile çevrildiğini anlamak zor, daha doğru bir ifadeyle filmdeki görsel mucizelerin insanları etkileyecek bu denli  bir başarıyla nasıl tasvir edilebildiğini anlamak zor. Doğrusu bize de sadece alkışlamak düşüyor. Sitemizde bu filme yer vermemizin, dünyamızın doğal ve aynı zamanda olağanüstü fantastik yapısının bende yarattığı hayranlık olarak özetlenebilecek sebebine de değinerek sözlerime son vermek istiyorum. Önümüzdeki günlerde yepyeni dosyalarda buluşmak üzere, hoşçakalın.

 

YarıAydın

 

 

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz