Karayiplerden Bir Korsan Öyküsü-2: Denizin Ruhu

Bunu Paylaşın

7 Kasım 1718

İki hafta evvel Tortuga taraflarında, Calico Jack ve Anne Bonnie ile karşılaştım. Korsan Konseyi, acil toplanacakmış. Haberci olarak da onları göndermişler. Kısa sürede malları satarak bir deste gemiyle Havana ile Nassau arasında kalan,  küçük bir adadaki toplantıya doğru yelken açtık.

Birkaç gün sonra oraya varmıştık ve neredeyse bütün korsanlar oradaydı. Samuel Bellamy, William Burke, John Cole, Francis Leslie, William Kidd ve Henry King, devasa masanın etrafına kurulmuş hızlı hızlı bir konu hakkında konuşuyorlardı. Biz gelince sustular ve Konsey’in başı Kaptan Kidd, sözü aldı. San Juan kıyılarında, göğü yırtan fırtınaların koptuğundan ve uğursuz bir yeşilliğin gece göğünü aydınlattığından bahsettiler. Burada neler olduğunu araştırmak gerekiyormuş! Hah, bana kalsa yine birkaç hıyarın uydurmasından başka bir şey değil ama yapacak bir şey yok. Son yağmaladığım gemi hakkında birkaç soru sordular ama çok da detay vermedim. Üç kutsal emanetin bende olduğunu muhtemelen bir şekilde duydular. Karayip hanlarının, kulağı kesiktir. Söylediğin bir sözcük, tüm adaları, esen fitne rüzgarıyla gezer. Kimisi üzerine bin katar, kimisiyse en çelişkili ifadelerle yaftalar yapıştırır. Bu sebeple, korsanlık işinin en önemli zorluklarından biri de yaptığın işin detaylarının bilinmemesidir. Böylesi hem daha iyidir, sonuçta, kimin neyi, ne kadar yağmaladığımızı bilmesine gerek yok.

Kaptan Kidd, beni ve Calico Jack’i, San Juan açıklarındaki olaya bakmamız için görevlendirdi. Söylentiye göre, o kıyıya musallat olan bir deniz canavarı vardı ve def edilmediği takdirde, bu İspanyol yerleşkesindeki dostlarımızı kaybedebilirdik. Gelen yeni nesil korsanları, her ne kadar çıkarcı amaçlarla da olsa, korumak zorundaydık. Yarın sabah yola koyulsak, on gün sonra oraya varmış olurduk. Elimizi ne kadar çabuk tutarsak o kadar iyiydi. O akşam, dinlenip ertesi gün, yola koyulduk. Calico Jack, ikinci kaptan konumunda kalıp, kendi gemisi Ranger ile yola devam edecekti.

Yolu yarıladığımızda, yani beşinci günde, bir Fransız kalyonu ve barkı bizi takibe aldı. Hızımız daha da artsın diye iki gemiden de fazla yükleri attık. Bunların arasında, tutsak olarak aldıklarımız ve elimizde kalan çürük mallar vardı. Ranger ve İntikam, sanki zihnimizi okurcasına dizginini koparmış bir at gibi hızla ilerliyordu. Rüzgâr bizden yanaydı, diğer iki gemi dümen kırmaya uğraşırken, onları çoktan ufuktaki meçhuliyete terk etmiştik.

Yedinci gün, Santiago de la Vega’dan Tortuga’ya mal taşıyan üç İspanyol şalopası gördük. Tabii kaçırmadık fırsatı.  Bereket ki, yanlarında eskort gemileri de yoktu. Top saldırılarıyla taciz ettik önce. Tortuga’ya doğru ilerleyen rotalarından, Isabella’ya doğru saptılar. Tortuga’da artık İspanyol garnizonu ve filosu olmadığından ellerindeki tek çare buydu belli ki. Ancak oraya varamadan, sadece top atışlarıyla, gemiler darmaduman ettik. En kısa zamanda bordalayıp yağma yapmasaydık,  girdiğimiz tüm zahmet boşa gidecekti. Takribi iki günlük yolumuz kalmıştı. O sırada azalan erzak ve rom ihtiyacımızı da bu yağmalardan karşılamış olduk.

Ertesi gün ufuk çizgisine doğru baktığımızda, yoğun sisten başka hiçbir şey yoktu. Açık ve kavurucu havanın tam altında, gri ve tehditkâr bir tabaka oluşmuş gibiydi. Rotacımız Bıçkın Sanchez, bu mesafenin verilen görevi yerine getirmek için yeterli olmadığını ve bir iki günlük mesafeyi daha kat edersek belki işe yarayabileceğini söyledi. Yapacak bir şey yoktu. Hem amacıma ulaşmak için şimdilik sesimi çıkarmamak ve izimi belli etmemek en iyi seçenekti.  Hem şu meseleyi açıklığa kavuşturduğumuz zaman, malum silahı almak için Rackham’dan ayrılmam gerekecekti. Muhtemelen bir sorun çıkmazdı ancak yine de dikkatli olmakta fayda vardı.

Bir sonraki sabah, yani bugün yoğun sisi bir mızrak gibi yararak denizde ilerliyorduk. Kara görünmedi ve da her geçen saniye, sis daha da yoğunlaşıp her şeyi görünmez hale getiriyordu. Derin suların yüzeyinde sinsice dans eden dalgalar, esintinin gemideki herhangi bir çatlağı doldurarak çaldığı ıslıklar, mevcut manzaraya bir ürkütücülük katıyordu. Normalde, hiçbir düşmandan korkmayan deli mürettebatım, süt dökmüş kediye dönmüştü ve bir şeylerin olmasını bekliyordu sanki. Birden sis hafifledi ve fırtına şiddetlendi. Ters istikametten geliyordu ve sallanan gemilerden inleyen gıcırtılar duyuluyordu. Gözlerim, kasvetli karanlığa alıştığından zamansız parlayan bir ışık gözlerimi aldı. Yeşil ve uğursuz bir ışıktı bu.  İleride, denizin biraz üzerinde süzülen bir harabeden geliyordu.

Yırtık yelkenleri, kırılmış direkleri ve yosun tutmuş toplarıyla, yüzyıl öncesinden gelen bir hayaleti anımsatıyordu. Güvertede dolaşan muğlak ve saydam gölgeler dikkat çekiyor ve ölü olması gereken bir şeyin bu derecede bir yaşam alameti göstermesi, en korkusuz olanlarımızın dahi tüylerini diken diken ediyordu. Elimde dürbünümle, olan biteni daha yakından izlemek istedim. Bu gemi lanetli olmalıydı. İki sene önce dinlediğim efsanelerde böyle gemilerin varlığından bahsedilirdi. Çeşitli kötülükler yapıp, denizde fesat çıkarmış gemiler ve mürettebatları, eğer Denizin Ruhu’nu kızdırırlarsa, lanetlenip sonsuza kadar Karayipler’de mahsur kalırlarmış. Bir kere göründükleri, onları gören gemilerden de bir daha haber alınamazmış. Bunların en meşhuru, bir zamanların devasa gücü, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin gemisi Uçan Hollandalı’ydı. Tortuga’da ve Nassau’ya gelen bazı tüccarlar, handa dikkat çekmek için o gemiyi gördüklerini anlatırlar ama sağ salim geldikleri için kimse onlara inanmazdı. Düşünceleri attım kafamdan ve dürbünümle geminin kıç tarafına doğru baktım. Pirinç harflerin etrafını saran pas okunmayı zorlaştırsa da bu tam da o geminin kendisi, Uçan Hollandalı’ydı.

 Gemiyle aramızda yarım günlük mesafe vardı. Jack Rackham, Ranger ile bordalayıp yanıma geldi ve ne yapmamız gerektiğini sordu. Şimdilik, harekete geçmemizin bizim zararımıza olacağını ve demir atmamızın iyi olacağını söyledim. Demir attık ve öylece bekliyoruz. Bir şeyler yapmamız gerek. Yoksa ikimizin de sonu çok yakın.

İntikam’ın Kaptanı – Edward Teach

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 4

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Fantastik Bir Dizi Öykü – Kutsal Bilge Bölüm 2

“Yığınların üstünde gezinen tavşanları gördü. Kelebeklerle barış yapmışlardı. Kelebekler Güneş ışığından aydınlıklar sunarken tavşanlar da sevimli varlıklarını melankoliye borçlu olamayacaklarını » Devamını Oku...

Tarihin Kayıp Renkleri-2 Ölümsüz Bir Dalkavuk: Dalkavuk Hüseyin Efendi (Sallabaş Çelebi)

ÖNSÖZ “Dal” ya da “dala” kelimelerinin “sallamak” manasına geldiğini savunan kimselerce dalkavuk tabirinin kavuk sallayan, yani her şeye kafa sallayıp » Devamını Oku...

Bir Kıssa, Bir Öykü: Zahirin Perdesini Aralamak

Son zamanlarda işsizlerin, yolsuzların, çulsuzların, hastaların, sahipsizler ve kimsesizlerin, loto oynayanların, piyango bileti alanların, kısmet arayanların, sınava gireceklerin, kolay doğum » Devamını Oku...

Kısa Öykü: Hafıza

Uyandı, ancak nerede uyandığını anlayamadı ilk başta. Her şey ona fazlasıyla yabancı gelmişti, uyandığı yatak bile. Fakat ilginç bir şekilde, » Devamını Oku...

Sebt Günü Batıya Doğru Yola Çıkanlara – Bir Yol Hikayesi Bölüm 4

Mişna’da bir terzinin Sebt gününde alacakaranlık çöktükten sonra elinde iğneyle sokağa çıkmaması gerektiği söylenir – Borges El Zahir Çölde miydim, » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir