Zanaatin Zirve Noktası; Netflix Kulüp

Bunu Paylaşın

Netflix kütüphanesine girdiğinden beri ülkemizde bir numara konumunu koruyan Kulüp dizisini inceliyor olacağız bugün. Diziyi izlemeyenler için her ne kadar üstü kapalı bahsedeceksek de spoiler/sürprizbozan uyarımız ve fragmanla başlayalım.

1960 yılında, askeri yönetimin ilan ettiği genel afla perdesini açan yapım, konu aldığı olaylar dizisinin sebebi olarak da 1943 Varlık Vergisi’ni arka plana koyarak siyasi bir duruş sergilediğini izleyiciye ilan ediyor. İlk sahnesinde affın kapsamı dışında tutulan komünistlerin radyodan duyulması ile de bu duruşu daha en başta perçinliyor.

Özenli yapım, gerçekçiliğini ve ciddiyetini de yine fragmanda bile göstererek Türkiye’deki Yahudi toplumunun merkezi Kuledibi ve henüz çatısı kurşun kaplanmamış Galata Kulesi ile karşılıyor seyircilerini.

Dizinin sinopsisi kısaca şöyle; Matilda (Gökçe Bahadır), işlediği ve olayların gizemini oluşturan bir cinayet sebebiyle müebbet hapse mahkumken, genel af ile on yedi yıl sonra hapisten çıkar. Hayatına yeniden başlamak için İsrail’e bir bilet alır ama bir dizi olay sebebiyle bu kararından vazgeçmek zorunda kalır. Bu “olayların” en önemlisi ise Raşel’dir (Asude Kalebek); Matilda’nın görmemeyi seçtiği yetimhanedeki kızı… Kızının bulaştığı bir suç yüzünden şeytana boş bir senetle ruhunu satan Matilda, bunun bedeli kızı olduğu için ruhunu korumayı başarır ve mücadelesine önünde hiçbir engel yokmuş gibi devam eder…

Yapım; Matilda, Raşel, Çelebi, İsmet, Orhan ve Selim karakterleri etrafındaki omurgasını, sahne süresi daha az ancak üç boyutlu ek bazı karakterler ve onların ana hikayeye katkılarıyla sararak ortaya takdire şayan bir kompozisyon sunuyor.

Karakterler ve oyunculuklar bazında bu üçüncü boyuta değinmek, yapım hakkında en detaylı bir incelemeyi mümkün kılacaktır.

Gökçe Bahadır’ın canlandırdığı ve yapımdaki fiziksel görünümüne ek havası ile şahsi bir not olarak ünlü oyuncu Sermin Hürmeriç‘e benzetmekten kendimi alamadığım ana karakter Matilda Aseo, yahudi bir armatör hanedanının kızı olarak başladığı inişli çıkışlı yolculuğunda son derece güçlü bir performans gösteriyor. Gökçe Bahadır, bugüne kadarki kariyerinden, yüzünün doğal hatlarına kadar zaten son derece güçlü bir imaja sahip, dolayısıyla ciddi bir casting başarısı ile karşı karşıyayız. Fakat yanlış anlaşılmasın; ne casting, ne Gökçe Bahadır, ne de yapım sadece böyle güçlü bir karakteri perdeye yansıttıkları için başarılı değiller. Başarı, karakterin, zengin bir ailenin kızıyken de, on yedi yıllık hapishane hayatından sonra bir kulüpte çamaşırcıyken de farklı şekillerde ortaya koyduğu istikrarlı bir güç olgusundan kaynaklanıyor. Yani, yapım klasik bir drama formülü üzerinden “güçlenen karakter” rotası izlemiyor, dolayısıyla karakterinden abartı bir performans da beklemiyor, beklediği sadece bir duruş. Yapımın bu klişe dışı öğesini, oyuncu Gökçe Bahadır, Matilda Aseo duruşunu doğal haliyle başararak, casting de doğru kişiyi bularak başarıyla desteklemiş oluyor.

Asude Kalebek’in canlandırdığı ve anneannesinin ismini taşıyan Raşel ise karakter olarak aslında son derece dengeli ve tutarlı tasarlanmış olmakla birlikte, oyuncunun bunu verirken çizdiği kompozisyonunun, ne kadarı abartı, ne kadarı doğal veya ne kadarı hikayeye hizmet edecek yeterlikte, ne kadarı fazla -veya değil- olduğu konusunu sadece izleyerek anlamak olası değil. Senaryoyu okumak, yapım ekibinin toplantılarına katılmak gerekli bunun için. Aslında tüm hikaye Raşel’in büyümesi ile ilgili ve bu olana kadar Raşel; zeki, atak, cesur ve belalı olmakla birlikte aslında bir çocuk… Bunu yansıtma şekli de başta söylediğimiz gibi izleyicinin yorumuna biraz kapalı. Yapımın siyasi ve toplumsal yönünün en kuvvetli olduğu veya hayata en net yansıyan kompozisyon olması olgusunu da İsmet ile paylaşan karakter, İsmet’e isminin Aysel olduğunu söylemesi ve bu yalandan kaynaklanan sonuçlarla büyüyor.

Taksi şoförü İsmet (Barış Arduç) benim için yapımın en ilginç karakteri oldu. Oyuncu veya karakter, bana göre eksi bir özellik olarak çok 1950/60’ler Ayhan Işık/Sadri Alışık sentezi ve biraz yapay bir tarzı benimserken, aynı anda biyolojik babasını inkar eden, Nazım Hikmet’ten şiirler okuyan, Amerikan Konsolosluğu’nda çevirmenlik yapan, zarf ve mazruftan haberdar bir karakter de olarak kafa karıştırıyor. Burada da kalmıyor, son derece dürüstçe Raşel ile hem de Raşel Aysel’ken bir gelecekleri olmayacağını kendisine dürüstçe ifade ediyor. Raşel kendisine yahudi olduğunu söylediğinde ona el kaldırırken ne kadar küçülüyorsa, el kaldırmasının aslında belirgin diğer sebebini açıklarken duyduğu utançla da o kadar büyüyor. Bela çıkartma konusunda aynı ligde olmadıkları genç Mordo, ona meydan okuduğunda buna saygı duyup Raşel’i ona emanet ederken ne kadar mantıklı ve düzgünse, hiç Raşel diyemediği Aysel’inin sözlendiğini duyup kapısına dayandığında da o kadar kafa karıştırıcı. Kısaca İsmet, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, tanımlanması çok zor bir karakter. Raşel’e benzeyen kendi aile geçmişinin onu Raşel ile farklı yönlere götürmesi anlaşılır. Ancak temel kafa karıştırıcı unsur belki de daha basit bir açıklamaya sahip; İsmet de kendisini tanımıyor ve ne istediğini bilmiyor. Kısaca bitirim şoför olarak perdede boy gösteren aktörün yaptığı şey Raşel’le gönül eğlendirmek değil ama onunla bir gelecek de tasavvur edemiyor.

Yeni nesil Türkçe pop devrimini başlatan ve ailesi tarafından reddedilmiş yüksek mühendis Selim Songür rolündeki Salih Bademci ise işini mükemmel yapmakla birlikte rolünün bir şanssızlığı nedeniyle olağanüstü olmasına pek de imkan yok. Çünkü Selim, çok uç bir karakter. Açıklamamış olmakla birlikte eşcinsel olan karakter, eğlence dünyasına dair devrimsel fikirlerini gerçeğe dökerek de 1960’lar için çok dikkat çeken bir profil çiziyor. Bu tür bir rol de, ya tam bir başarıyla yansıtabiliyor ya da batırılıyor. Yine de Salih Bademci’nin, Selim’in gürültülü fakat çekingen kavga tarzı ile fikir ve hayallerini kovalarken ki cesaretini aynı anda başarıyla aktarabilen performansı elbette ki takdire şayan. Küçük bir not olarak mühendis Selim’in giyim tarzının tam bir gestapo polisine benzemesi ve kendisine dayatılmış bu kendi ruhuna tezat halinin aslında onun tüm hikayesini başlatan detay olması da yapımın artılarından.

Fırat Tanış‘ın canlandırdığı Çelebi ise hem oyuncu hem karakter olarak çok sağlam bir gerçekçiliğe dayanıyor. Oyuncu fiziksel görünümü ile daha baştan izleyiciyi etkilediği yolculuğunda; zalim, uyanık, sahtekar ama bunları tilki gibi değil bir aslan gibi yansıtan karakterinin gizemini ve motivasyonlarını, asla salya sümük bir dramatizasyona bulamadan olağanüstü bir gerçekçilik ve dinginlikle koyuyor izleyicinin önüne. Çelebi’nin aslında onu bir Matilda’nın gözünde bir “karakter” kılarak ona da hizmet eden bu savaşın sonucundaki mağlubiyetini göğüsleme şekli bile başlı başına bir oyunculuk başarısı. Kendisine ve karakterine diğer karakterlerden daha kısa değinmiş olmamızın sebebi, karakterin senaryonun gizemi ile ilgili pivotal ilişkisi, yoksa oyuncunun Gökçe Bahadır’la birlikte yapımdaki en iyi performansı sergilediğini düşünüyorum.

Gözler yalan söyle(ye)mez…

Şahsen son derece beğendiğim oyuncu Metin Akdülger‘in canlandırdığı kulüp sahibi Orhan aslında biraz kısıtlı bir role sahip ve oyuncu da buradan pek bir çıkış bulamamış. Orhan, gerçek kişiliği dışında elli yıl önceki dili yansıtan ve güçlü bir adamı canlandırırken biraz stereotip. Fakat bu durum rolü ile ilgili; Çünkü Orhan karakteri, siyasi/sosyal bir ayıbın cisim bulmuş hali olmakla görevli. Bunu saklamaya çalıştığı zamanlardaki performansı -özellikle Kıbrıs Türkleri ile ilgili para toplanması konusunda ön ayak olması istendiğindeki tökezlemesi- son derece başarılı iken, Selim’in hayallerine destek verdiği sekanslarda sıcak ve samimi, ancak çok da rol çalamıyor. Fakat bu tamamen -ve tekrarlamak gerekirse- karakterlerle ilgili, çünkü o sekanslar tamamen Selim için yazılmış. Yine de karakter değilse de Metin Akdülger’i sakin ve sevgi bazlı bir rolde görmek güzel. Depresif, şımarık ve derin karakterlerine eklediği bu yeni karakter, oyuncuyu daha çok yönlü kılmış diye düşünüyorum.

Geniş bir oyuncu kadrosu olan ve karakterlerini başarıyla canlandıran yan oyuncular içinde, gerek sahne süreleri gerekse de temsil ettikleri değerler açısından öne çıkanlara da değinmekte fayda var. Öncelikle iki yan karakter; -ki aslında arka planda da olsa Raşel’in aşk üçgeninin üçüncüsü- Mordo (İlker Kılıç) ve Tasula özellikle üzerinde konuşmaya değerler. Mordo’yu özel kılan ana öğ; klişe yorumlarla, sevilmeyen taraf olduğunu bilen karakterlerin aksine; yaptıklarını, aşkı ve kendi aleyhine de olsa Raşel’in iyiliği için yapması. İyi ve ilgili olayım da Raşel’i elde edeyim değil derdi. İsmet’in karşısına çıkarken de, finalde Mümtaz ve İsmet’in aksine paradoksal bir hareketle güçlü davranırken de sadece aşkı için yaşayan bir aşık Mordo. Oyuncu İlker Kılıç’ın aksanından, mimiklerine kadar başarıyla önümüze koyduğu Mordo çok gerçek ve özel bir karakter. Raşel’in arkadaşı ve hayatta yapayalnız olduğunu hisseden Tasula (Merve Şeyma Zengin) sınırlı süresinde aslında başlı başına bir karakter sergiliyor. Yani senaryonun ilerlemesi için var ama kendi bağımsız mini hikayesi de var karakterin. Uyanık Bahtiyar’a kendisini koruma ve kollama görevini vererek de bu mini hikayesini nihayete erdiriyor. Bu arada Rum Tasula’nın isim seçimini de başarılı bulduğumu eklemeliyim. Yunaca’daki S/Ş arası ses isme yakışıyor. Aksanını çok beğendiğim oyuncu Merve Şeyma Zengin’i güçlü ve olgun ama bir tık dramatik bulduğumu söyleyebilirim.

Köyden gelen ve birbirinden tamamen farklı yönler çizecek farklı karakterler Hacı (Sezer Arıçay) ve Bahtiyar (Doğanay Ünal) hem 1960’larda kırsaldan büyük şehirlere göçü temsil ediyorlar hem de senaryoda hoşluklar yaratıyorlar. Bahtiyar biraz önce belirttiğimiz gibi tetikçilik ve uyanıklıkla Tasula’yı elde eder ve bu yüzden bazı sonuçlara katlanırken, Hacı doğru bildiği yolda yani saf, ahlaklı ve güvenilir bir duruşla küçük bir soru işareti bırakıyor izleyicilere. Öyle ki, zanaatinde ilerleyip işine bakmakla kalmayıp Bahtiyar’ı ele verirken, bunu arkadaşının yaptığını yanlış bulduğu için mi yoksa masumane bir çekimle anne/aşık olarak gördüğü Matilda için mi yaptığını bize açmıyor. Yapımın güzel detaylarından birini bize sunan oyuncu Sezer Arıçay’ı da, arkadaşını canlandıran Doğanay Ünal’ı da tam olarak karakterlerinin sınırları içinde izliyoruz. Görevlerini iyi yapıyorlar ancak dışına da çıkmıyorlar.

Daha tek boyutlu karakterler olan, Mordo’nun babası David (Murat Garipağaoğlu) ve köyden gelenleri İstanbul’da dolandırarak işe sokan, aynı zamanda İsmet’in düşmanı olduğu babası Ali Şeker (İstar Gökseven) -ki isim İsmet ile Raşel aşkının temel temalarından yağmur altında kalıp erimemekten türemiş bir zıtlık temsili olabilir.- karakterlerini tecrübelerinin eseri olarak son derece yeterli şekilde yansıtıyorlar. Bir not olarak; özellikle Ali Şeker ve Hacı/Bahtiyar ikilisi başta olmak üzere, köyden gelenlerin temsillerinde Orhan Kemal etkisi seziliyor.

Özetle, karakterler bazında değindiğimiz arka plan ve senaryoya, oyunculuklar bazında ekleyebileceğimiz son söz; Türk yapımlarının belki bir avantaj, belki dezavantaj olarak Netflix’te bir temsil rolü üstlendiklerini hissediyor olmaları ve bu bağlamda diğer her alanda olduğu gibi oyunculukların da son derece özenli olduğu…

Buradan yani Netflix ve temsil başlıklarından hareketle, yapımın tümüne sosyal ve siyasi açıdan da kısaca bir bakmak incelemeye dair bir artı olabilir. Öncelikle, 1960’lar İstanbul’unda gerek etki gerek nüfus ve dahası şehrin genel yaşam kültüründe çok etkili olan gayrimüslim unsurun, bu dönemi hatırlayanların bile çok azaldığı 2021’de, uluslararası bir platformda, en azından bugüne kadar yayınlanan birkaç örnekten birinin konusu olması, -özellikle doğru anlaşılmak istiyorum-, bu temsil misyonunun bir dışa vurumu olarak göze çarpıyor. Yoksa yine 2021 yılında ve yirmi yıldır sağ bir iktidar tarafından yönetilen bir ülkede, sanat ve fikir dünyasında etkin olan sol enteljansiyanın, 1943’teki tek parti dönemi CHP’sinin bir savaş dönemi finansmanı olarak başlayıp, sosyal/siyasal ajandasına da evrilen bir uygulamayı veya askeri yönetim zamanında azınlıklara uygulanan baskıyı arka plan seçerek Türkiye’nin kötü reklamını yaptığını iddia etmiyorum. Fakat özen ile, çok hafif de olsa ödün arasında bir düşünme yapmak faydalı olacaktır kanısındayım. En özet bir ifadeyle, bir hikayenin özellikle “bizden” olmasına gerek olmadığını düşünmekle birlikte, bu seçimde platformun gözetildiğini düşünüyorum.

Bununla birlikte, hem yapımın kendi içindeki tutarlılığına dair bir övgü hem de şahsi fikrimi destekleyen bir geri bildirim olarak, yapımın adının “Kulüp” olduğunu ve toplumun geri kalanı ile özdeşleşebilmesinin sınırları olduğunu ortaya koymak yerinde olur.

Teknik anlamda değerlendirme yapmak daha profesyonel ve teknik kalemlere bırakılmalıysa da, mekan, set, makyaj ve özellikle ışık kullanımının birinci sınıf olduğunu düşünüyorum. Netflix yapımlarının kaynakları ve dolayısıyla teknik donanımları bu kompozisyonlara imkan veriyor ancak ekip de bu imkanları son ürün olarak izleyicinin önüne son derece başarılı şekilde koymuş.

Belki özellikle Sefarad kültürü, belki uzantısı İspanyol etkisi ve Kuledibi/Beyoğlu’nun doğal dokusu sebebiyle ben yapımın sinematografik renginin Akdeniz ve İspanyol tonları taşıdığını hissettim. Set tasarımlarını özel ve geniş planlarda güzel bulduğumu ancak yakın plan dış çekimlerde bir yapaylık hissettiğimi de eklemeliyim.

Yapımın güçlü bir diğer yanı da metaforları ve alt metinleri. Örneğin soundtrackindeki çok duygulu ve güzel Ladino şarkıda zengin bir ailenin prenses kızı olan Matilda ile on beşinci yüzyılda İspanya’dan kovulan yahudilerin bağı son derece açık. Bir başka metafor da İsrail. İsrail, Matilda ve bir çokları için bir hayalken, Mordo ve kararlı olanlar için bir başlangıç oluyor. Bu durum İsrail’in kendisi ile de alegorik bağlantılara sahip. Matilda’nın Raşel’e hamileyken dua ile Tanrı’dan yardım dilemesi ile Raşel ile tekrar buluşmasından önce aynı duayı tekrarlaması bir başka hoşluk. Ya da Selim ile yolları birleşen Matilda’nın farklı yönlerden ailelerinin utanç kaynakları olması ve ana konu başlığı olarak bütün yapım boyunca Çelebi’nin merak edilen kimliği ile Matilda için aslında hep “hiçkimse” olması da yine birinci sınıf alt metin örneklerinden. Hatta hatta, Çelebi’nin içindeki yaranın, bekar olmasından sekste tercih ettiği tarza kadar uzantıları hep bir mesaj içeriyor. Bunun gibi büyüklü küçüklü bir çok örnek var. Ama…

Ama işte aynı zamanda bu çok başarılı iş, net bir poetika ve formülasyonla paradoksal ve dahası kaçınılmaz olarak bir zanaat şaheseri klişeye dönebiliyor. Örneğin, yerinde duramayan yıldız Selim, babasını hem yenilgiye uğratmak hem de saygısını kazanmak için radyoya çıkmaya karar verdiğinde, sabit duran mikrofondan şikayet ediyor. Ancak sahne öyle bir hal alıyor ki, Selim performansını sunarken hareket etmeye mecali bile olmayacak bir durumda olacağından bu durum yerli yerine oturuyor. Veya Tasula, Raşel’e şımarıklığı ve arkasındaki cemaatten bahsederken hem kendisi hem de Raşel için o kadar tanımlayıcı oluyor ki, Bahtiyar’la olan ilişkisine seyirci hazırladığı belli oluyor. Orhan’ın annesi notaları unutur unutmaz kulübe geldiğini de unutuyor, dolayısıyla daha sonraki haliyle Orhan’ın sahip olduğu her şeyi tehlikeye atışı izleyici için beklenen bir hareket haline geliyor. Son bir örnek olarak Selim’in, Matilda’nın aslında zengin bir ailenin kızı olduğuna dair hazırlayıcı bir detay olan eprimiş Chanel ayakkabıları tanıması da zikredilebilir.

Yapımın hem bölümler bazında, hem de tüm hikayesi kreşendolarla yükselip, climaxe ulaşırken bu işi izleyicinin kalp atışını hızlandırarak yapmayı başarması da yine bu poetika bazlı formülasyon konseptini işaret ediyor.

İç mekan tasarımına dair bir örnek. Kompozisyon aynı zamanda İsmet’in gizemini de arttırıyor. Oyuncu Valieria Lakhina, çekici bir rolde ama belki biraz fazla Mad Men etkisinde kalmış olabilir.

Bununla birlikte bu bir felsefe veya sanat tarihi denemesi değil ve yapım da insan olmaktan ötürü değiştiremeyeceğimiz bu klişeleri başarıyla uygulayarak, hayata en yakın bir temsili, hayattan daha konsantre ve olay odaklı olarak yansıtmayı başarıyor. Bir başka deyişle; tamamen farklı bir şey yapmak imkansızsa, -ki imkansız-, o zaman nasıl yapıldığı önemli. Ve Kulüp bunu çok iyi yapıyor.

Döneme ve yapıma dair birkaç hoşluktan da bahsedelim; ilk televizyonun görünmesi, sokak satıcıları ve manileri, Selim Songür’ün açıkça Zeki Müren‘i örnek alan stilize afişleri, İsmet ve Raşel’in dönüşü olmayan noktaya, beraber paylaştıkları kısa, ani ama kesin sonuçları olabilecek bir maceradan sonra tutkuyla ulaşmaları, Orhan’ın annesinin aynalardaki yaşlı kadını kabullenemeyip onları kırdığı alzheimer sekansı -ki bu, yapımcı yönetmen Zeynep Günay Tan‘ın İstanbullu Gelin‘de de değindiği bir konudur- bu sekanslara örnek olarak gösterilebilir.

Son olarak dizinin yapımcısı ve ilk dört bölümün de kadın yönetmeni olan Zeynep Günay Tan özelinde, çok çok iyi bir konsept sahne ve uzantısı olarak yapımın başardığı bir unsurdan bahsederek incelememize nihayet verelim.

İnsanların, bu sekans özelinde kadınların, sessizce kabullendikleri felaketlere dair bir konsept yapımda çok başarılı bir şekilde ele alınmış; merdiven altı bir çocuk aldırma kliniği/mekanı ile… Karanlık atmosferi ve dingin izbeliği ile bir tür aşk mezarlığı veya korkulan -kadınların korktuğu- bir kadın mabedi havasını yansıtan mekan; din, dil, ırk ayırt etmeden -yapımda evlilik dışı cinsel ilişki, gizli aşk veya gayri meşru çocuk deneyimi yaşayan müslüman bir kadın olmadığı ve genelde azınlık kadınlarının Türk sinema tarihinde kader kurbanı “asil” hayat kadınları olduğu düşünüldüğünde önemli bir ayrıntı bu- konuklarını evlatlarından sessiz sedasız ayırırken, akıllara Matilda’nın Raşel’e hamile olduğunu öğrendiğindeki korkusunu da getirerek de görevini fazlasıyla yapıyor.

Böylece, biraz önce belirttiğimiz gibi sözlerimize son veriyor ve bu son derece kaliteli yapımı hepinize tavsiye ediyoruz. Hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir