May
27

Kurguda da Gerçek Hayatta da; X-Men: Geçmiş Günler Gelecek

Yazan YariAydin 0 Yorum / 1.845 Kez Görüntülendi

x1

Yeni milenyumun ilk günlerinde sinema salonlarını ziyaret eden heyecan verici bir fragman hatırlıyorum. Fırtınalı bir gecede karşısındaki devasa rakibini özgürlük anıtının tepesinde karşılayan bir adam, vücudunun sağ yanında yumruk yaptığı elinden jilet gibi üç bıçak çıkartıyor, o gün hangi filme gittiğimi hatırlamıyorum ama çok iyi hatırlıyorum Wolverine dediğimi kendi kendime, X-Men’i yapmışlar…

X-Men: Days Of Future Past – X:Men: Geçmiş Günler Gelecek

Yönetmen Bryan Singer’ın 11 yıl sonra yönetmenlik koltuğuna oturduğu X-Men evreninin beyazperdeye yansıyan bu son halkası, pek çok açıdan izleyicilerin beklentilerinin yüksek olduğu bir yapımdı. Zira X Men: First Class ile evrenin köklerine açılan pencere, serinin hayranları tarafından oldukça tutulmuş ve beklenen film hem bu döneme hem de orijinal kadroya aynı anda dönüşü içeren iddialı bir macera vaad etmişti. Bütün bunlara bir de çizgi roman serisinin kalite garantili o çok popüler hikayesi eklenince, hayranların sabırsızlığı da son derece haklı sebepler içerir hale gelmiş oldu.

Film; insanların, mutantlara ve onların insan destekçilerine açıkça saldırıya geçtiği yakın gelecekte perdelerini açıyor. İlk sekansındaki acımasız çatışma sahnesi ile gelecekteki savaşın kaybedildiğini ilan eden yapım; esas konusu olan olayların başlamadan sona erdirilmesi amacıyla Wolverine’in, gelecekteki savaşın yenilmez savaşçıları mutant/robot “Sentinel”lerin dizayn edildiği tarih olan 1973’e gönderilmesi ile de ana çatısını kurmuş oluyor. 1973’ün tek özelliğinin Sentinel’lerin tarih sahnesine çıkışları olmadığını da sanırım söylemeye gerek yok. Yine de özetlemek gerekirse:

X-Men-Days-of-Future-Past-Sentinel-vs-Colossus

Wolverine; o dönemde birbirinden nefret eden Professör X/Charles Xavier ve Magneto/Erik Lensherr’i ortaklığa ikna etmek ve uzun vadeli sonuçlarını düşünmeden harekete geçen Raven/Mystique’i de bu ikilinin yardımı ile durdurmak zorunda kalıyor. Konu Raven olunca da ikilinin ortaklığı ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu tahmin etmek zor değil. X-Men evreninin tüm duygusal düğümünü ifade eden bu durum, yine evrenin bazı çok önemli karakterlerinin tarihçeleri ile de kesişince ortaya gerçekten kaliteli bir yapım çıkıyor.

Bu noktada Bryan Singer ve altına girdiği yükten bahsetmekte fayda var. Yönetmen, bilinçli olarak Marvel filmlerinin etkileyici ancak steril yapısını, duygusal ve gerilim dolu gerçekçi bir yapıyla değiştirmiş. Güç ve dolayısıyla efekt kullanımı oldukça geri planda bırakılırken, çok komplike bir hikaye anlatılmaya çalışılmış. Burada dikkati çeken nokta Singer’ın bütün bunları bir çizgi roman adaptasyonunda gerçekleştirmeye çalışması, biraz açarsak.

Gelecekte Charles ve Erik müttefiklerdir, ancak Raven yoktur. Geçmişte ise Raven vardır ancak Charles ve Erik birbirinden nefret eden iki eski dosttur. Bu çok açık üçlü bir ilişkiyi sembolize ediyor ve bu üçlü ilişkinin ortak noktası sadece Raven olarak değil, aynı zamanda Erik ve Charles’ın dostluğu olarak da resmediliyor. Yine olayların ağırlıklı olarak geçtiği dönemin, karakterlerin olgun olduğu gelecek ya da ilk gençlik dönemleri olan 1962 değil, 1973 olarak resmedilmesi de bir başka dikkate değer nokta. Zira bu dönemde her üç karakter de doğru bildikleri yol uğruna ayrıştıkları ve kendilerini tam olarak yetişkin olarak hissettikleri erken orta yaşlarındalar. Bu da ciddi, planlı hatta coşkudan uzak ama güçlü bir dinamizm veriyor olaylarla.

04_copy4_original

Yine yönetmenin başarıyla kotardığı bir başka nokta da Wolverine’in etkinliğinin başarıyla kısıtlanması oluyor. X-Men evreninin bu en popüler kahramanının hem hayranların gözünün önünde tutularak hem de bu kadar iyi şekilde senaryo içinde dengede tutulması gerçekten büyük bir başarı.

Peki filme fazla gelen daha ziyade taşan öğeler neler? Öncelikle Binbaşı Stryker’ın varlığının bu kadar vurgulanması, içerdiği hoş jestlere rağmen (Stryker’ın Wolverine üzerindeki etkisinin olay örgüsündeki yeri, Kitty Pryde ve Bobby asındaki detay sayılabilecek ilişkiye zemin hazırlaması veya Bolivar Trask’tan gelen soruyla Stryker’ın oğlunun gündeme gelmesi gibi) altından kalkılması zor bir ağırlık doğuruyor. Stryker önemli bir karakter bu sebeple hem bu kadar ikincil hem de bu kadar çok görünmesi işleri karıştırıyor. Gerçi burada ifade etmemiz gerekir ki Stryker’ın hem kimliği, hem de karakteri canlandıran oyuncuların serideki aşırı farklılaşması aslında yönetmenin de ötesinde bir sorun. Yine çizgi romanların, ara sıra “reset” yapmak diyebileceğimiz alternatif tarihçeler üretmesi gibi sinemacılardan kaynaklanmayan doğal defoları da yadsınamaz.

Bir başka sıkıntı da genç Charles karakterinde görülüyor. Ya rolün gereği olarak ya da James McAvoy’un kişisel tercihi sebebiyle, genç Charles’ın çok sık ve hızlı şekilde psikolojisi değişiyor. Büyük çabalarla etkileyici tiyatral performanslar ortaya koyduktan kısa süre sonra çok büyük değişimler geçiriyor karakter.

Zaman yolculuğu başlığı altında ama yine çizgi roman kaynaklı bir başka soru işareti de mutantların kaderini belirleyecek “kamuya karşı tavır ve bunun geleceğe etkileri” konseptinde kendisini gösteriyor. İzlemeyenler için sihrini bozmadan ama izleyenlerin anlayabileceği şekilde ifade edersek; Eğer karar verici merci sizi pentagonun 100 metre altında tutuyorsa o zaman o karar verilmiş demektir zaten…

Gelecekteki planlar son derece kısa tutulmuş. Bu aslında bir sorun değil ama filmin adı ve zamanlar arasındaki kesişimlerin azlığı dolayısıyla biraz kısa kalmış hissi uyandırıyor. Bununla birlikte tam tersine bir övgü olarak gelecekteki Sentinel modellerinin efektif ve yıkıcı güçleri izleyiciyi ürpertecek derecede gerçekçi ve başarılı olarak yansıtılmış.

x-men-days-of-future-past_612x380

Özetle, X-Men filmlerinin gerçek yönetmeni Bryan Singer, kendi çocuğunu yetiştirir gibi büyüttüğü olgun ve somut bir X-Men sunmuş izleyicilere. Olağan Şüpheliler ile geniş kitlelere kendini tanıtan yönetmen, benim şahsi favorim olan Valkyrie kadar dolu, anlamlı ve gerçek bir film koymuş ortaya.

Bununla birlikte sanatsal anlamda oldukça dolu olan film şaşırtıcı şekilde zanaat anlamında bu noktaya erişemiyor. Efektlerden özellikle bahsetmiyoruz ki minimal bir X-Men tercihini seçenek dışı tutmayalım. Ancak mekan kullanımı, dönemler için kurulan platolar ve soundtrack anlamında film ifade ettiği önemin altında kalıyor dersek yanlış olmaz.

Oyunculuklar bağlamında filmin ve hatta tüm türün geneline dair birşeylerden bahsetmekte de fayda var. Öncelikle genç Magneto rolündeki Michael Fassbender’in son derece başarılı olduğunu görüyoruz. Belki sadece duygusal Charles’a (James McAvoy) ters orantılı olarak kurgulanmış olabilir ancak oyuncu Magneto karakterini tam olarak yansıtmış. Raven rolündeki Jennifer Lawrence’ın çok özel bir performans sergilediğini söylemek mümkün değil ancak Mystiqe’in dövüş sekanslarında eski yeteneklerini geri kazandığını görmek güzel. Hugh Jackman son derece dengeli ve doğal bir performans sergiliyor. Anlayışlı olduğu zamanlarda biraz ağdalı bir tarza bürünebilen Logan (bkz. Wolverine 2013) yerine bu sefer çok daha doğal bir Logan izletiyor sinemaseverlere. Eski kadronun oyuncuları sadece görünürlerken (Halle Berry, Ian Mckellen, Patrick Stewart). Abartıdan uzak kompozisyonuyla Sentinel’lerin mucidi Bolivar Trask rolündeki Peter Dinklage ve yardımcısı Binbaşı Stryker’ı canlandıran Josh Helman ikilisi başarılı performanslar çiziyorlar. Özellikle  Helman’dan yeni bir Joaquin Phoenix çıkabilir mi diye düşünmeden edemiyoruz.

Stryker_and_Trask

Makalenin başında paylaştığım anıdan, oyunculuklara, yönetmen Bryan Singer’ın tercihlerinden, serinin 14.yılını devirmiş olmasına kadar aslında ortada çok ilginç bir durum var. X-Men serisi sinema uyarlaması ve ona değer katan oyuncuları yaşlanıyorlar. Özellikle Hugh Jackman ve Halle Berry’de dikkati çeken fiziksel değişim, yönetmenin bilinçli seçimleri ile oyunculuklara da özellikle yansıtılıyor. Bu durum, örneğin serinin sadık izleyicilerinden biri olarak beni üzüyorsa da, Kaptan Amerika makalemizin sonunda bahsettiğimiz ve türün sonuna dair beklentilerimiz için canlı bir deney sahası olarak merak uyandırmıyor da değil. Sanıyoruz 2016 yılında vizona girecek X-Men: Apocalypse’den sonra serinin bu versiyonu sona erecek ve biz izleyiciler de yapımcıların önümüzdeki dönemdeki seçimlerine göre çizgi roman filmleri için bir yol haritasına sahip olabileceğiz.

Sonuç olarak, karakterlerin filmin genel konseptine uygun olarak boy gösterdikleri ve karakterler arasındaki ilişkilerin filmin ana temasını meydana getirdiği bir çizgi roman uyarlaması izlemenin mutluluğu ile gerçek hayatta geçen 14 senelik bir öykünün nihayete varacak olmasının burukluğunun karıştığı bir ruh haliyle belirtmek gerekir ki; X-Men: Geçmiş Günler Gelecek, Bryan Singer’ın yeniden dizaynı ile her türlü sinemaseverin aradığını bulabileceği ve sanatsal kaygılarla çekilmiş son derece başarılı bir yapım. Bu durumun en büyük kanıtı ise, filmin bu yapısıyla IMDB gibi acımasız ve pop etkisini son derce açık yansıtan bir eleştiri sahasında 8,6 puan almayı başarmış olması. X-Men: Apocalypse’in de bu kalibrede bir veda olması ve o film hakkındaki görüşlerimizi de siz değerli takipçilerimizle paylaşabilmemiz dilekleriyle…

YarıAydın

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz