May
20

Modern Mitolojinin XXXL Kahramanı; Godzilla

Yazan YariAydin 0 Yorum / 1.307 Kez Görüntülendi

 

16.05.2014 Cuma günü gösterime giren Godzilla; Amerika’da gişeyi sallamakla kalmadı, orijinal esere sadakati ve gerçekçi yapısıyla bir gişe filminden daha fazlası olduğunu da gösterdi. Hemen belirtelim, makalemiz filmin konusu ve sonunu merkeze almadan bir eleştiri olacaksa da bazı önemli bilgilerle karşılaşmanız söz konusu olabilecektir.

Godzilla, yani asıl adıyla Gojira’nın  macerası 1954 yılında başladı. Amerika’nın nükleer faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan dinazor türevi bir yaratığın yol açtığı yıkımı konu alan film; daha sonra evrenini oldukça saçma olarak nitelendirilebilecek şekillerde genişletse de, ortaya çıkış sebebi ve görkemi ile sinema tarihinde kendisine önemli bir yer edindiği yadsınamaz . Gojira, tarihi boyunca dev yaratıklar, robotlar ve hatta uzaylılarla dövüşüp; kartondan ve köpükten imal edilmiş şehirleri yıksa da, kült kahraman ve eldeki imkanlar dahilinde resmedilen bu “Ölüm Maçları” sevenleri nazarındaki popülaritesini hep  korudu.

godzilla-trailer-reveals-monsters

Serinin en ilginç özelliği ise hafifleşen ve içi boşaltılmış devam filmlerinin bir başka kültü beraberinde getirmiş olmasıydı; Yani nükleer felaketi yaşamış bir toplumun bilinçaltını yansıtan düşmanın, aynı toplumu koruyan bir figüre dönüştürülmesi… İşte 2014 yılında beyazperdeye konuk olan yeni Godzilla filmi büyük bir meydan okumaya girişerek, pivotal anlam taşıyan bu iki farklı figürü, tek bir seferde ve tek bir vücut içinde izleyicilerine sundu.

Çok bilinçli olarak yapılmış bu seçimin etkisi filmin afişlerinde de görülebiliyor. Afişte İngilizce ismin arkasında Japonca isim de var. Bu açıdan bakıldığında 1998 yapımı ve dev bir T-Rex’in estirdiği terörü anlatan Roland Emmerich’in Godzilla’sından da memnuniyet verici şekilde ayrılıyor.

Filmin, orijinal eserdeki iki farklı yöne yaptığı referansları filmin sinopsisi bağlamında ele alırsak; Godzilla’nın, insanlardan ve medeniyetlerinden bağımsız olarak kendi dünyasının, yani dünyanın radyoaktif çağlarının alfa avcısı olarak resmedilmiş olması ile başlayabiliriz. Buna göre bu devasa yaratık insanlar için değil içgüdüsel olarak kendi çağdaşlarını avlamakta, ancak bunu sadece kendisi için yaptığından mücadelenin yan etkilerine dair bir kaygı taşımamaktadır. Kısaca Godzilla düşmanlarını yenerek insan ırkını kesin bir yokoluştan kurtarmış olmakla birlikte bunu yaparken 4-5 şehrin yokolması ve yüzbinlerce insanın ölmesi gibi bir duruma da yol açmaktadır.

Bahsekonu filmde de düşman olarak M.U.T.O (kısaca tanımlanamayan devasa kara organizması) adlı bir çift yaratık karşımıza çıkıyor. Godzilla ile aynı dönemin hayatta kalmayı başarmış bu iki üyesi çiftleşerek üremeye çalışırlarken, insanlar ve Godzilla arasında kurulmuş ve taraflardan en az birinin oralı olmadığı bir ittifakla çarpışmak zorunda kalıyorlar.

Screen-Shot-2014-05-03-at-5_14_50-PM-620x400

Filmin kendisi ise ilginç bir kompozisyon çiziyor. Öncelikle Godzilla kesinlikle tam bir dev canavar filmi değil, yani bir Pacific Rim ile karşı karşıya değiliz. Ancak duygusal altyapı ve karakter gelişimi açısından  bir Cloverfield de değil. Özellikle filmin içine yerleştirilmiş Brody ailesi Bryan Cranston, Juliette Binochet gibi kıdemli ve Aaron Taylor-Johnson ve Elizabeth Olsen gibi güzel aktör/aktrislerden meydana gelse de önceki ikilinin yüzeysel varlıkları, sonraki ikilinin ise tüm olayın göbeğinde olmalarına rağmen olayların şekillenmesinde ana karakterler olarak rollerini Ken Watanabe ve David Strathairn’e devretmeleri sebebiyle, izleyicilere has o özdeşleşme isteği biraz havada kalıyor. Kısaca izleyici sadece izleyici haline geliyor ki böyle yüksek bütçeli ve bu türdeki bir film için bahse konu olgu tehlikeli bir durum arz ediyor.

                     aaron-johnson-godzilla-movie2014          article-2521576-1A02C07000000578-446_634x361

Filmde Brody çiftine gösterilen saygı M.U.T.O çiftine gösterilmemiş. Bu açıdan biraz zenofobik bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ancak, seçkin daha doğrusu seçici bir filmografiye sahip yönetmen Gareth Edwards’ın bu tarzı bilinçli şekilde işlediğini düşünmek de mümkün. Zira sembolik ve alegorik anlamı dışında Godzilla’nın asıl silahları gerçekçi ve görkemli görselliği olarak karşımıza çıkıyor. Yani izleyici, duygusal patlamalar yaşamadan bu tür bir durum ve olası karşı tedbirlerini izlediği kadar, özellikle Godzilla’nın San Fransisco’ya geldiği ve filmin gelecekte en belirgin sahnesi olarak hatırlanacak paraşüt sahnesindeki bazı görüntüler vasıtasıyla 1954 yılında Japonya’daki bir sinemada Godzilla ile ilk tanışma anlarına götürülüyor. Yine bu sahne ve onu süsleyen o müthiş melodinin (ki daha çok bir ses olarak da tanımlanabilir) aracılığıyla yeni bir söz de söylenmiş oluyor; Bu film Godzilla’nın filmi, kahramanı da insanlar değil, o devasa avcı.

godzilla-attacks-golden-gate

Temposu çok iyi ayarlanmış, gerçekçi ve görkemli bu “yeniden yapımın” başardıklarını dikkate aldığımızda oyunculukları da içeren drama yapısının biraz geride kalmış olması affedilmez değil. Yine film hiç olmasaydı da o paraşüt sahnesi bile tek başına yeterliydi diyecek kadar ileri gidebileceğimizi de şahsen düşünüyorum ve bu filme bir devam filmi yapılmaması dilekleri ile yazıma son veriyorum. Tekrar görüşmek üzere.

YarıAydın

 

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz