Netflix Dizisi: Bir Başkadır – Hepimiz Bir Fidanın Güller Açan Dalıyız…

Bunu Paylaşın

Bir Başkadır…Her hayatın dramı, her insanın çilesi, her faninin yoksulluğu ve yoksunluğu. Bundan sevdik bu diziyi, bundan büyülendik… Öyle güzel anlatmış ki Berkun Oya ve tüm oyuncular, bu seri için bir şeyler yazacaksam, bu doğrudan bir güzelleme olacak.

Senaryo mükemmel, tüm karakterler gerçek. Ne sanatta ne de hayatta pek de değer görmeyen sıradan insan anlatılmış. Karakterler ne melekler ne de şeytan. Şüphesiz hepsinin yanlış olarak nitelendirilebilecek davranışları var ama bunların hiçbiri o insanın ayakkabısında yürürsen affedilmeyecek gibi değil. Davranış bozukluklarının temel sebepleri olan geçmiş travmalar, melodram havası verilmeden anlatılabilmiş.

Konu, öncelikle gündeliğe temizlik yapmaya giden ve muhafazakar bir yaşantı süren danışan Meryem ile çok modern ve maddi anlamda oldukça rahat bir yaşamı olan psikiyatrist doktor Peri üzerinde kurulmuş. Olaylar, günümüz İstanbul’unda lüks birkaç plaza ve kenar mahalledeki iki ev içinde gelişiyor.

Meryem’in platonik aşkı ve işvereni Sinan ise iki kadınla sevgisiz ve özensiz bir gönül ilişkisi (?) yaşıyor. Bu kadınlardan biri Peri’nin doktoru da olan psikiyatrist arkadaşı Gülben, diğeri de pilates arkadaşı ve aynı zamanda prime-time dizi oyuncusu olan Melisa.

Meryem ise, çok genç yaşında cinsel saldırıya uğramış ve bunun etkisiyle gittikçe artan bir depresyon içinde olan yengesi, biri psikolojik olarak susmuş iki küçük yeğeni ve işleri bozulmuş, eşinin tekrarlayan intihar girişimleri sebebiyle bunalmış abisi ile yaşıyor. Evin ve çocukların bakımı tamamen Meryem’in sorumluluğunda ve bunu şikayet etmeden yerine getirebiliyor olsa da yaşadığı baskılardan kaynaklanan bayılmalar sebebiyle bir doktora görünme ihtiyacı duyuyor. Böylece de Devlet Hastanesi’nde görevli bir doktor olan Peri ile tanışıyor. Zaten aksi halde Robert Kolej mezunu, ihtisasını yurtdışında tamamlamış olan Peri ile iki ayrı galaksinin insanları olduklarından, gezegenimizde bir araya gelmeleri imkansız…

Peri, Meryem ile tanışıklığından son derece rahatsız oluyor çünkü başı kapalı kadınlarla muhatap olmak istemiyor. Bunun temel sebebi yetiştiriliş tarzı… Özellikle dominant bir karakter olan annesinden gelen; “Bir kadının başı bağlıysa, olması gereken yer, temizlik işleriyle alakadar olacağı herhangi bir yerdir!..” kodlaması.

İlk karşılaşmalarında Meryem’in kendisine, evlerinde büyük saygı gören camilerinin imamından icazet almadığı için duyduğu huzursuzluğu belirtmesiyle, bu negatif düşüncelerini besleme imkanı buluyor.

Bu onaylanmış fikirleri kaynaklı şikayetlerini de kendi doktoru olan Gülbin ile paylaşıyor. Son derece güzel ve modern bir kadın doktor olup, bekarlığının yalnız gecelerini Sinan ile süsleyen Gülbin’in aslında Peri’den hiç hoşlanmadığını ve bu muhafazakar fobisinin onu son derece rahatsız ettiğini başlangıçta hümanist duygulara bağlasak da, daha sonra Gülbin’in eğitim seviyesi çok düşük Kürt kökenli bir ailenin, annesi ve ablası türbanlı kızı olduğunu görünce bakış açımız değişiyor.

Kaderin bir cilvesi de, Peri’nin kısa sayılabilecek bir süre zarfında Meryem’le kurabildiği gönül bağının, ablası Gülhan’la Gülbin arasında bunca yıl içinde kurulamaması. Sosyal konumlarına hiç uymayacak şekilde halen saç saça kavga etmeleri de dahil!.. Bu arada dizinin en tahammülü zor, en yanlış karakterinden birisinin Gülhan olduğunu atlamayalım. Dindarlık kisvesi altında, kız kardeşinin mesleki başarısını kıskanması, tıbbi tedavi yerine hacı hoca usulü tedaviler önermesi ve bunun için doktor kardeşiyle ciddi ciddi kavga ederek aileyi terörize etmesi yanında, halen sakinleşemeyip Gülbin’in çocuksuz bir dul olması üzerinden yaptığı zalim ve –aşağılık- yorumlar da kendisini, altın ahududu ödülü için açık ara önde şampiyon adayı yapıyor. Bu noktada ona karşı kalpleri bir nebze olsun yumuşatabilecek tek şey; aralarındaki fiziksel güzellik ve profesyonel başarıyı getiren zeka farkının, Gülhan’ı hırçınlaştırması ihtimali -ya da gerçeği-…

Bedensel engelli erkek kardeş rolünde Öner Erkan Oscar ödüllük  bir oyun çıkarmış. Bütün aile bireyleri için hayatın merkezinde yer alan hastalığı ile, dizide rolü küçük ama etkisi büyük.

Meryem çok güzel ve genç, aynı zamanda da eğitimsizliğine rağmen çok zeki ve hayata algısı yüksek bir insan. Ayrıca bu avantajlarını platonik aşkla sevdiği Sinan’ı ayartmak veya başka bir erkekten fayda sağlamak için kullanmıyor. Tam tersine; yeğenlerine, abisine ve hatta yengesine karşı çok şefkatli, fedakar ve sevgi dolu davranıyor. Yaşamı abisiden çok daha geniş kavrayabilmesine rağmen, bunu onu ezmek için kullanmıyor.

Karakterlere iyi veya kötü diyemesek de  -en azından benim bakış açımdan- doğru veya yanlış diyebiliriz. Ben en çok Meryem’i ve Melissa’yı beğendim en az da; Gülhan ve tacizci -maalesef- enişteyi.

Karısının geçirdiği depresyonun etkisiyle, onun dünyadan kopmasına artık tahammül edemez olan ve gözü dışarı kaymaya başlayan Yasin’e tam kızmaya başladığımız zamanda, onun kendi dünyasının tüm değerlerini yıkmak pahasına, sevgisi için seçtiği yolu görüp, bağrımıza basıyoruz kendisini.

Bu arada mükemmel oyunculuklar içinde bir numaralı sahneyi seçmekte zorlansam da, son bölümde Yasin’in hemen her şeyini kaybetmiş olmasına rağmen, sevgi ve tevekkülle, gözyaşları içinde ümit ettiği güzel gelecek kalbimizi yakmıyor değil. “Kendi acına asker ettin kendini, bir terhis olamadın gitti, şafak kaç Huriye?” diye kan yaş ağlar ve en az karısı kadar acı çektiği belli olurken, dünya hassas kalpler için bir cehennemdir sözü bir kez daha yerini buluyor.

Kanaat önderi olarak kapasitesi sınırlı olsa da, cami hocasının eşi ve -evlatlık olduğunu tavırlarından değil, kendi söyleminden ancak anlayabildiğimiz- kızıyla son derece sıcak ilişkiler içinde olması da, onu klişe muhafazakar figürlerden farklı kılıyor.

Gülbin’in eğitimsiz ve doğu kökenli olan babası ve eniştesi de eşlerine oranla çok daha duygusal ve naif karakterler olarak bir başka klişeyi yıkıyor.

Hocanın kızı Hayrünnisa ise muhafazakar bir çevrede yaşayan çok güzel bir lezbiyen olarak, adeta Kurtköy’de bir Cara Delevigne pozisyonunda. O da gece hayatına ve yaşadığından çok daha farklı bir yaşama özlem duymasına rağmen, ebeveynlerine karşı son derece sevgi, şefkat ve saygı dolu bir kişilik.

Hayriye, ablasının ve kendisinin hayatını karartan suçlu şahısla evlilik yapmak zorunda olan ablasını görünce, adeta bir aydınlanma yaşıyor ve haline şükrediyor. Ne yazık ki, özellikle küçük çevrelerde yaşanan, “tecavüzcüsüyle evlenerek namusunu kurtarmış kadın” rolündeki ablanın, ilk karşılaşma anlarındaki soğuk ve sevimsiz hallerinin altında nasıl derin bir dram olduğunu anlıyoruz böylece.

Bu arada enişteyi bile neredeyse affedecek, en azından anlayabilecek hale geliyoruz. Nispeten genç ve cahil bir zamanında, alışık olduğu ortamın dışında kalıp, hırçınlaştığı bir zamanda işlediği suç için o da pişman.

Terlik ve çorap dizide sanki sınıf kapsülü gibi, zamanda yolculuk gibi sosyal sınıfta yolculuk yaptırıyor. Üst sınıftan insanlar evde ne giyiyor bilmiyoruz ama diğerlerinin kalın çorap ve şekilsiz terlikleri var, çünkü üşüyorlar. Yaşadıkları evler iyi ısınamadığı için kalın el örgüsü kazaklar, hırkalar ve çoraplar giyiyorlar.

Bu arada çamurlu bakımsız mahallelerinden geçerek toplu taşımaya ulaştıkları için ayakkabılarının da yıpranmış ve zevksiz olduğunu belirtmeye gerek yok.

Yoksulluğun insanı güzelliklerden uzaklaştıran, zevklerini yavanlaştıran ve çaresizleştiren etkileri; estetikten uzak evler, mutfaklar ve kıyafetlerde çok açık izleniyor.

Bu noktaya kadar nacizane anlatmaya gayret ettiğim her şey, Bir Başkadır’ın oyunculukları, senaryosu ve havasına, yani hemen her anlamda çok başarılı şekilde hikaye anlatmasına dairdi. Ancak, şimdi anlatmaya çalışacaklarımı başarabilecek miyim bilemiyorum?..

Bu hikayede; en yoksul, en estetiksiz görüntülere bakarken, en dramatik olaylar yaşanırken aynı anda ve arka planda; fondaki yumuşacık melodiler, öğlen ışığında mermer sütunların üzerine vuran ışıkla kanyonda belirmiş bir insan silüeti, ikindi güneşinde Tepebaşı’ndan Unkapanı manzarasına bakarken duyulan melankoli gibi öğeler, insanı başka bir zamana başka bir boyuta geçiriyor. Ki, bence sanat böyle bir şey olmalı; açıkça görünenin hem içinde hem dışında…

Ferdi Özbeğen’in jenerikte yer alan ve bizleri 80’li yıllara götüren konser görüntüleri de aynı şekilde eserin ruhunu besliyor. Orta sınıf insanların nizam intizam içinde oturarak müzik dinlediği bu yerlerde halk konserleri veren insanlar içinden Ferdi Özbeğen’in seçilmesini de, sanatçının cinsel tercihi ile sahne duruşu arasındaki farka dair yorumluyorum; frapan giysiler ve abartılı tavırlarla sahne alan diğer eşcinsel sanatçılar yerine sahneye neredeyse devlet televizyonu sanatçısı kostümü ve tavırlarıyla çıkan rahmetli Özbeğen, sanki özel hayatım sizin idealize ettiğiniz gibi olmasa da, tavırlarımla bunu gözünüze sokmayacak naiflikte bir insanım diyor.

Tıpkı “Bir Başkadır” gibi…

-o-

Sayın Pinara’ya, sitemizde yayınlanan bu güzel ilk makalesi için teşekkür ediyor, kendisine aramıza hoş geldiniz diyoruz.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 10

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Bir Yorum

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir