Mar
11

Ölmek için güzel bir…-2

Yazan Skywalker 0 Yorum / 641 Kez Görüntülendi

 

Seçim Günü… Vadide bulunan tüm klanlar geldi. Baranb’lar, Rodamir’ler, Thal’ler, hatta vadinin çıkışında yaşayan Mokamb’lar ve biz Abrara’lara kuzen olan Saedu’lar bile oradaydı. İlahlar kadar eski ve bir o kadar lanetli bu günü kutlamaya geldiler. Köylerinde hasatlarını ve çocuklarını koruyacak kadar nüfus bırakarak onca yolu geldiler.

Ne için geldiler? Bir ailenin daha acı çekmesine tanık olmak, etlerinden canlarından bir parçanın kendilerinden sonsuza dek koparılmasına şahitlik etmek için geldiler. Köyün meydanına kurulan elli adımlık masalarda karınlarını doyurup havadan sudan sohbetlerle vaktin dolmasını bekleyen bu güruh; şafakla birlikte ‘onurlandırılacak’ ailenin yanında olacaklardı.

Dolu ağızlardan fırlayan yemek parçalarına ve tüm bu olan biteni kabullenen insanlara bakarak hayıflandığımı hatırlıyorum.

‘Şükürler olsun ki oğlum henüz on dört yaşında’ diye düşünmüştüm.

On altı baharda bir köyümüze gelen Seçim Günü lanetine o kadar alışmıştık ki artık onu unutarak günlerimizi yaşar, olup bittikten sonra da böbürlenir olmuştuk.

‘İlahlar benim oğlumu seçti.’

‘Oğlum o kadar kuvvetli ki; Simadimendo’nun tepesine çıkmaya hak kazandı.’

‘Kardeşleri onunla gurur duyuyor ve onun gibi olmak için uğraşıyorlar.’

Hepsi saçmalık, hem de en kokuşmuş türünden. Kalabalığın arasında yürürken sevgili karımın bana bakarak güldüğünü gördüm. Konukları en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapıyordu. Yüzümdeki ifadeyi fark etmişti.

‘Neyin var?’ diye sorduğunu hatırlıyorum.

‘Tüm bu olanları sevmiyorum. Nasıl kabulleniyorlar?’

‘Yavaş konuş’ dedi benim güzel Tilbatin’im her zaman ki olgun tavrıyla.

‘İlahları ve onların yollarını sorgulamak bizim haddimize değildir.’

Kızgındım; ‘Şunlara bak’ dedim.

‘ Şunlar Kusti ailesi. İki bahar önce en büyük oğulları seçildi. Şunlara bak Til. Nasıl kabulleniyorlar. Hayatları nasıl devam ediyor?’

Til’in nasır tutmuş elini hala yanağımda hissediyorum.

‘Sen çok iyi bir babasın Prikin Mo Havek; ama bazı şeyler, biz daha doğmadan bizim hayat yolumuza serilmiştir.’

Şimdi burada; elimde kılıç, yüreğimdeki acıyla düşünüyorum da karım haklıymış…

Abraran’da tam altı tane on altı yaşına basmış delikanlı vardı. Onlar için hazırlanmış özel masada oturmuş ziyafetin tadını çıkartıyorlardı. Vadide yaşayan ve on altı yaşını gören pek çok erkek, o masalara oturmuş ve seçilecek olmanın heyecanıyla boğazları düğümlenmiş bir halde, sahte cesaret gülücükleriyle kendilerini ve etraflarındakileri kandırmaya çalışmışlardı.

Bu çocukların doğumlarında babalarıyla dışarıda bekledim. Her birinin ilk adımını gördüm. İlk kavgalarını, ilk yaralarını ve ilk küfürlerini… Ne kadar sevinsem azdır diye düşünüyordum. Oğlum Kavik on altı yaşına geldiğinde Seçim Günü vadinin başka bir köyünde, başka bir ailenin canını yakacaktı.

Gece çok büyük bir ateş yakıldı. Bu; ilahlara verilen işaretti. Hazırdık. Onların habercilerini karşılamaya ve ağırlamaya hazırdık. Klanımızın bir ferdini bir daha görmemek üzere onların eline vermeye hazırdık. Ateş o kadar büyüktü ki gökyüzünde uçan kartalların gözlerini kamaştırdığına eminim.

Gecenin sonunda altı çocuk ve ailelerinin nasıl kenetlendiğini hatırlıyorum. Hepsinin gözyaşları gerçekti ve sebebi acıydı; ama hiç birisi bunu dile getirecek kadar cesur değildi. Evimin kapısını kapatırken gücü azalmaya başlamış alevlere baktığımı hatırlıyorum.

Ateş söndüğünde, Simadimendo dağından bir kartal süzülecek ve ilahların iradesini biz ölümlülere bildirecekti. Seçilen gencin evinin çatısına dev bir kemik bırakacak, sonra sessizce; geldiği gibi süzülerek gökyüzünde kaybolacaktı. Alevlere son kez baktığımda arkasında bir yüz gördüğüme, topladığım tüm odunlar üzerine bahse girebilirdim. Bir an için, ormanda karşılaştığım o iri adamı gördüğüme emindim. Sonra kayboldu. Kapıyı kilitledim ve yatmadan önce oğluma baktım. Pis tırnakları, yorgunluktan düşmüş çenesi ve dağınık saçlarıyla benim için bebekliğindeki kadar sevimliydi.

‘Tanrılar seçilecek gencin ailesine yardım etsin çünkü ihtiyaçları olacak.’

Karımın beni duymadığını biliyordum. Çoktan uyumuştu; ama ben yine de söyledim. İlahların beni duyup duymadıkları umurumda değildi. Gözlerimi kapattığımda gözlerimin önüne alevler ve arkasındaki yüzün geldiğini hatırlıyorum.

Sabah güneşi odanın içine süzülüp gözlerime vurduğunda gerekenden fazla uyuduğumu anlamıştım. Til yanımda değildi. Dışarıdan gelen sesler bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. Kalktım ve Kavik’e baktım. Tembel oğlum hala uyuyordu. Yüzümde tebessümle dışarı çıktığımda ensemden aşağıya bir ürpertinin yayıldığını şimdiymiş gibi hatırlıyorum. Nedenini o an bilmiyordum; ama bir şeyler fena halde yanlıştı. Seçim Günü için köyümüze gelen herkes evimin önünde toplanmış bana bakıyordu. Kalabalığın önünde Til vardı. Donuk bir ifade, gözlerinden süzülen yaşlar ve soluk bir yüzle bana bakıyordu. Şaşırmıştım.

‘Til! Neler oluyor?’

Sevgili karım beni duymuyor gibiydi. Biraz önce, içerideyken duyduğum konuşmalar kesilmiş herkes bana bakıyordu. Sanki tüm vadiyi bir sessizlik kaplamıştı.

‘Tilbatin?’

Karımın yüzündeki ifade, hatırladıkça içime hala ürperti veriyor. Yavaşça elini kaldırdı ve evimizin üstünü işaret etti. Bacaklarımı hissetmeden basamakları inerek Til’in gösterdiği yere baktım.

‘Bu nasıl bir şaka? Böyle bir saçmalık kimin aklına geldi?’

Evin çatısında duran iri kemik, göreceğimi düşündüğüm en son şeydi. Klandaşlarımın arada sırada yaptıkları türde bir şaka olduğuna emin bir halde kalabalığa dönüp bağırdığımı hatırlıyorum. Böyle bir olayla ilgili şaka yapmak bile benim için fazlaydı.

‘Hangi ahmak bu şakayı düşündüyse; hem bana, hem de buradaki şerefli ailelere büyük kabalık yapmış demektir.’

Klanım vadide yaşayan en kibar klan olarak bilinmeyebilir ama kendi aramızda aşmamayı tercih ettiğimiz sınırlarımız daima olmuştur.

Başta Tilbatin olmak üzere herkes sessiz, giderek artan öfkemi seyrederken kalabalığın arka tarafında bir ses duyuldu.

‘Abrara klanından Roakin oğlu, Prikin Mo Havek. Gördüklerin gerçektir. Kendini şanslı addet. Bu gün ilahların yüzüne güldüğü gündür.’

Öfkeden kenetlenen dişlerimin arasından ‘Aç köpekler’ dediğimi hatırlıyorum. Küçük sinsi gözleri, sivri burunları ve vızıldamayı çağrıştıran sesleriyle ilahların habercileri orada öylece durmuş halime gülüyorlardı.

‘Bir yanlışlık olmalı’ dedim. Sesim titriyordu. Tilbatin’in elimi tuttuğunu hatırlıyorum ama kemiklerimi kaplayan et ve deri uyuşuktu, karımın dokunuşunu belli belirsiz hissediyordum.

‘Yanlışlık yok’ dedi ilahların habercisi; ‘Asla olmaz.’ Sesinde duyduğum böbürlenme gözlerimi karartıyordu. Başkalarının çektiği acılara gülen ve üzerine ziyafet çeken bu yaratıklardan ne kadar nefret ettiğimi fark ettiğim an kararımı verdiğim andı. Her şeyin başladığı an…

‘Oğlum on dört yaşında. Yanlışlık olmalı.’

‘İlahların iradesi bu yöndedir. İlahlar hata yapmaz. Oğlunuzu hazırlayın. İlahların dağı’na uçuşunu izleyeceksiniz.’

Gözlerimden yaşlar süzülürken, sevgili itaatkâr karımın ilahların iradesine boyun eğmek için beni çekiştirdiğini hatırlıyorum. Orada bulunan herkes, sessiz bir kabullenişle ziyafet sofrasına yöneldi. Yemeleri gerekiyordu çünkü oğlum dağa uçtuktan sonra, bir sonraki güneşin doğuşuna kadar Havek ailesiyle birlikte açlık çekeceklerdi. Herkes masalarda yerini alırken, haberciler sırtlarındaki kanatları ne olduklarını hatırlatmak ister gibi görgüsüzce çırpıyordu.

İçimde büyüyen öfke tarifsiz acılar veriyordu. Evden içeri girerken birden elimi karımın elinden çektim. Döndü ve gözlerime baktı. Güçlükle konuşuyordu.

‘Bunu daha fazla zorlaştırma Mo.’

Bir an için bile olsa, karımın duyduğu inancı duysam ve tereddüt etsem burada olmazdım. Burada; ölümü bekliyor olmazdım. Yüzyıllardır ilahların iradesine ilk karşı gelen olmazdım. Ölecek de olsam pişman değilim, hem de hiç.

İlahların habercileri yemeyi bitirdiğinde, ziyafette resmi olarak bitmiş demekti. Gri kanatlarını çırparak meydanı geçtiler ve evimin önüne kondular. Til içeride oğlumuzu hazırlıyordu. Kavik’e neler olduğunu anlattığımızda ağlamadı, ya da bağırmadı; sadece yutkunarak bana baktı. Yaşlı gözlerle oğluma baktım ve söyleyecek hiçbir sözüm olmadığı için kafamı önüme eğdim.

Simadimendo vadisinin halkları yavaş adımlarla evime doğru yürüyordu. Haberciler, kanatları kadar gri dişlerini göstererek bana yaklaştılar.

‘Seçilen hazır mı?’

‘Hazır’ dedim tam bir teslimiyetle. Kollarım göğsümde bağlı öylece duruyordum. Üçü birbirlerine baktılar. Öndeki ağır adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Küçük kırmızı gözlerinden zevk aldığını görebiliyordum.

‘Git ve getir.’

Bir süre gözlerimi ayırmadan sevimsiz ucubeye baktım.

‘Hayır. Gir ve kendin al.’

Bu, daha önce hiç olmamış bir şeydi. Geleneklere göre ilahların seçtiği çocuğu ebeveynleri evlerinin kapısında habercilere kendileri teslim ederdi. Bu teslimiyetin ve sadakatin en büyük göstergesiydi.

‘Prikin Mo Havek. İlahları kızdırırsan neler olacağını tahmin bile edemezsin. Şimdi git oğlunu getir.’

‘İlahlara teslimiyetim sonsuz; ancak bunu yapamam. Gidip kendiniz alın. On dört yaşında bir çocuğu annesinden siz ayırın.’

Üçü birbirine baktı. Konuşmadılar ama sanki aralarında başka türlü bir şekilde konuşuyorlardı. En sonunda yanımda duran ‘Pekiyi’ dedi. ‘Madem daha fazla acı çekmek istiyorsunuz.’

Yüzünde gördüğüm o ifade hala canlı bir anı olarak gözlerimin önünde duruyor. Diğeri de merdivenleri çıktı ve içeri girdiler. Ben de arkalarından girdim.

Kavik ve annesi, odasının kapısında durmuş bekliyorlardı. Til ayakta güçlükle duruyordu. Oğlumsa annesinin düşmesini engelleyen bir ağaç kadar sağlamdı.

‘Ruus ma tu kattah. Solaasi ma kra Simadi mton ka ru bih.’

Dişlerinin arasından dökülen kelimeler ilahların diliydi. Haberci bunları tekrar ederken diğeri Kavik’e yaklaştı, yaklaştı ve çirkin ellerini oğlumun omzuna koydu.

Kavik annesine son bir kez baktı ve haberciyle yürümeye başladı. Habercinin yüzündeki tebessüm kanımı dondurmuştu. Bundan zevk alıyorlardı.

Babamın, ben küçükken hep söylediği bir şey vardı: ‘Eğer baltan keskinse ve ne yaptığını biliyorsan hiçbir ağaç karşında duramaz.’

Baltam keskindi ve ne yaptığımı biliyordum.

Birden kapının yanında dayalı duran baltama sarıldım ve dönerek vurdum. Tek bir vuruş. Yılların verdiği tecrübe ve güçle yapılan tek bir vuruş. Habercinin boynu yirmi adım çevresi olan bir ağaca göre hiçbir şeydi. Karımın çığlıkları arasında dua eden habercinin kafası yuvarlanarak Til’in ayaklarının dibinde durdu. Oğlumu tutan habercinin sinsi gülümsemesinin yüzünde donduğunu hatırlıyorum.

‘Size bir yanlışlık var demiştim’ diyerek kanatlarını kaçmak için açan habercinin kafasının ortasına baltamı gömdüm. Ucube, kanatları açık öylece dizlerinin üzerine çöktü ve yere yığıldı. Karım elleriyle ağzını kapatmış, oğlum şaşkın bir halde bana bakarken işimi bitirmek için baltamı kafatasından çıkarttım.

Til’in ilk çığlıkları tüm köyde duyulmuştu. Elimde kendi türünün kanıyla yıkanmış baltayı gören üçüncü haberci kapıda öylece kalakalmıştı. Ben ilerledikçe geriledi. Oğlumu almaya çalışmayacağı anlaşılıyordu.

Tıslayarak ‘Üzerine aldığın lanetin farkında bile değilsin’ dedi ve kanatlarını açarak uçmaya başladı. Gözümü kan bulamış bir halde arkasından bağırdığımı hatırlıyorum. Baltamı havaya kaldırmış haykırıyordum.

‘İlahlara söyle Prikin Mo Havek’in onlara vereceği oğlu yok.’

Baltadan sıçrayan kanlar şaşkın bir halde bana bakan ahaliye yağıyordu. Sabras öne çıktı ve ellerini açtı. Sanırım silahsız ve zararsız olduğunu göstermek istiyordu; ama o an bunları fark edecek durumda değildim. Düşünecek çok zamanım oldu ve o arada fark etmediğim pek çok şeyi daha sonra anımsadım.

‘Mo, ne yaptın sen?’

Kafamı önüme eğdim ve derin bir nefes aldım. Habercilerin bakır gibi kokan kanının kokusunu alabiliyordum.

‘Kendi kaderimi kendim belirledim.’

‘Ama bunu yaparken bizimkileri mahvettin.’

Herkesin; klandaşlarımın, akrabalarımın, tanıdığım ve tanımadığım herkesin bana bir katil, bir canavarmışım gibi baktığını asla unutamıyorum. Bana, oğlunu savunmaya çalışan bir baba gibi değil de, kendi kanlarından birisini öldüren bir caniymişim gibi baktıklarını hatırlıyorum.

Orada öylece durmuş anlamaya çalışırken Kavik’in sesini duydum.

‘Baba, içeri girsen iyi olur.’ Oğluma baktım. Kafasıyla Haydi der gibi bir işaret yaptı ve ben elimde babamın yadigâr baltasıyla eve girdim. Tüm bu vahşetin ortasında karım öylece bana bakıyordu.

‘Aptal bir adamsın sen Prikin Mo Havek. Şimdi seni de kaybetme korkusuyla lanetledin beni.’

Kategori: kelimelerin gücü

Yorum Yaz