May
14

Ölmek için güzel bir…(4.bölüm)

Yazan Skywalker 4 Yorum / 2.268 Kez Görüntülendi

 

Uhhhhh… Öhöö… Öhööugh…

‘Derin nefes al.’

Uhhhhh…

‘Sakin ol ve derin nefes al. Ciğerlerine hava dolsun. Evet, böyle işte sakin ol.’

Öhö, öhö, öhö…

‘Bunu içmelisin, hemen.’

‘Bu…’

‘Nefesini harcama. İhtiyacın olacak. Hemen içmezsen…’

‘Tadı, berbat.’

‘Ama hayatını kurtaracak.’

‘Ben… Ben ölmüştüm.’

‘Ve şimdi hayattasın.’

‘Nasıl?’

‘Sorularını sonraya sakla. Şimdi asıl yapman gereken biraz dinlenmek. İçtiğin o berbat şeyin parçalanmış etini tamamlaması için dinlenmen gerekiyor.’

‘Sen…’

‘Daha fazla konuşma ve uyu.’

Gözlerim tekrar kapanmadan önce son hatırladığım şey iri adamın arkasını dönüp gidişiydi.

Gözlerimi aralıyorum. Uzakta bir yerlerde şimşekler çakıyor, duyuyorum; ama her şey bulanık.

Göğsümde derin bir ağrı var. Ateşin sesine, üzerinde pişen etin kokusu karışıyor. Karnım acıkmış. Doğrulmaya çalışıyorum ama çok güçsüzüm. Kollarım vücudumu taşımıyor.

Sırtımı hissetmiyorum. Ne kadar zamandır bu şekilde yattığımı bilmiyorum. Bir kez daha kalkmaya çalışıyorum. Bu sefer karşıda, ateşin başında iri adamı görüyorum. Elinde bir kap var ve içine tükürüyor. Yanıma gelerek bana uzatıyor.

‘Sen delirdin mi?’ diyorum. Sesim fısıltıdan farksız.

‘Onu içeceğime ölürüm.’

İri adamın yüzünde hafif bir tebessüm beliriyor.

‘Sen zaten ölüsün. Seni hayatta tutan budur. Şimdi iç ki ayağa kalkacak gücün olsun.’

Gerçekten de itiraz edecek gücüm yok. İnsaflıymış, suyun içine tükürmüş. Geçen seferkiyle aynı berbat tadı alıyorum.

‘Bunu alışkanlık haline getirme sakın.’ Sesime ne oldu?

Aynı tebessüm. ‘Siz ölümlüler, bazen çok anlaşılmaz oluyorsunuz.’

Biz ölümlüler?

Yine kendimden geçiyorum.

 

Gözlerimi, fersahlarca uzaktan tanıyacağım bir kokuya açıyorum. Geyik eti yağında pişmiş kuş yumurtasının dayanılmaz kokusu bu. Dirseklerimin üzerinde dikiliyorum. Bu sefer daha kuvvetliyim. Başım dönüyor ama en azından hayattayım. Ama nasıl?

Arkası dönük iri adamı görüyorum. Aslında iriden biraz fazlası. Dev gibi demek daha doğru olur. Arkası dönük yemek yiyor.

‘Sen osun.’ Sesim daha kuvvetli çıkıyor. Kesinlikle daha iyiyim.

‘Ormanda karşılaştığımız adamsın.’

Adam kafasını kaldırıyor ve sonra yemeğe devam ediyor.

‘Ne tür bir numara yaptın bilmiyorum ama yaptığın şey işe yaramış gibi görünüyor. Kendimi daha iyi hissediyorum.’

‘Numara yok.’ Tabağı kenara koyarak kalkıyor. Gözlerinin altı morarmış, yüzü solgun bir halde.

‘Senin neyin var?’

‘Bir şeyim yok.’

‘Yüzün… Solmuş.’

Adam konuşmuyor ve gidiyor. Etrafıma dikkatlice bakıyorum. Burayı tanıyorum. Burası yaşlı Tenrig’in kulübesi; gençliğimden beri gelmemiştim. Köyüme aşağı yukarı iki günlük yürüme mesafesindeyim.  Oğlumu ve karımı görmem lazım; ama yürüyecek durumda değilim.

Oturuyorum. Sol yanımda bir ağrı var; ama belli belirsiz. Elimi ağrının olduğu tarafa uzatıyorum. Hiçbir şey yok. Burada ölümcül bir yaranın olması gerekiyor. En azından izi olmalıydı.

Ayaklanıyorum. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Olduğum yerde duruyorum. Yıkılmamak için çaba harcıyorum. Kulübenin kokusu nihayet yemeğin iştah açan kokusunu bastırıyor. Ormanın nemini almış kulübe rutubet kokuyor. Camlar kırık, çatı delik. Yaşlı Tenrig’in ruhu burayı çoktan terk etmiş. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Ağaçların kendine has kokusunu ciğerlerime dolduruyorum.

Birisi bu kadar şanslı olabilir mi? Yaşamak için ikinci bir şans var mıdır? Tanrılar insafa mı geldi? Nefes alamamak ölümden daha korkunç bir şeymiş.

Bir anda düşünceler kafama üşüşüyor. Öldüğüm anı ve kendi kanımda boğuluşumu hatırlıyorum. O anlarla ilgili pek çok şey bulanık; ama emin olduğum tek bir şey var. Çocuğuma ve eşimin zamanında kaçamayacaklarına dair duyduğum endişe.

İlerideki derenin başında durmuş, su içen adamı görüyorum. Doğrulup ağzını siliyor. Yorgun görünüyor. Dönüp yürümeye başladığında sendeliyor, yere düşüyor. Koşup yardım etmeye çalışıyorum; ama adam çok ağır ya da ben çok güçsüz kalmışım.

‘İyiyim. Dinlenmem lazım.’

Kulübeye yürümesine elimden geldiğince yardım ediyorum. Ateşin başına oturuyoruz. Geyik eti ve yumurtadan alıp yemeye başlıyorum. Kısa sürede hepsini bitiriyorum. Hatırladığımdan daha lezzetliymiş.

Hayatımı borçlu olduğunu düşündüğüm adam tahta kulübenin nemli duvarına yaslanmış öylece oturuyor. İri vücudu burada ama kendisi başka bir yerde gibi.

‘Seni gördüğüme yemin edebilirim.’

Adam anlamamış bir ifadeyle yüzüme bakıyor. Yüzü hasta gibi.

Tabağı bırakıp ellerimi pantolonuma siliyorum.

‘Seni, ziyafet ateşi yakıldıktan sonra gördüğüme yemin edebilirim.’

‘Oradaydım.’

Adamın kabullenişini beklemediğim için, ya da hayal gördüğümü düşündüğüm için şaşırıyorum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra;

‘O kalabalığa görünmeden köye nasıl girip çıktın?’

Adama inanmıyorum ama benim için yaptıklarından sonra saygısızlık yaparak yalancı olduğunu söyleyecek değilim.

‘Diğerleri nasıl yapıyorsa’ diyor garip bir doğallıkta.

‘Diğerleri?’

‘Benim türümden olanlar.’

Söylediklerini anlamamış olmama şaşırmış bir tavırla yüzüme bakıyor.

‘Anlamadın değil mi?’

‘Neyi?’diyorum aptal durumuna düşmüş olmaktan duyduğum utançla.

Adam kalkıyor ve kulübeye giriyor. Arkasından giriyorum. Kendime kızgınım.

‘Neyi?’ diyorum tekrar kızgın bir ifadeyle.

‘Neden hayatta olduğun sorusunu sordun mu kendine?’

‘Aklıma geldi; ama cevaptan korktuğum için…’

Sözümü kesiyor. ‘Cevap çok açık değil mi?’

Gülüyor. Tok ve sinir bozucu bir gülüşü var; ama bir şekilde hayatımı borçlu olduğumu biliyorum. Kalkıyor.

‘Nereye gidiyorsun?’

‘Bir iki güne gelmiş olurum. O zamana kadar sen de güçlenmiş olursun. Sorularının cevaplarını o zaman veririm. Bu arada sakın köyüne dönmeyi düşünme; çünkü öldüğünü gördüler. Karşılarına çıkarsan..’

Cümlesini bitirmeden çıkıp gidiyor. Bense yorgunluğum, sorularım ve açlığımla baş başa öylece oturuyorum. Haklı olabilir. Hayatın vücudumu terk edişini hissettim. Ölmüştüm. Köye şimdi dönersem küçük çocukları korkutmak için anlatılan hikayelerdeki hayaletlerden biri olarak görüleceğime hiç şüphem yok.

Sönmek üzere olan ateşi besliyorum ve hala sıcak olan et ve yumurtayı yiyorum. Çok lezzetli.

Karnımı doyurduğumda kendimi çok daha iyi hissediyorum. Oğlum geliyor aklıma, ve karım. Sevgili Tilbatin ve onun mis gibi kokan teni. Etim soğuk ama ruhum sıcak uykuya dalıyorum.

Aradan iki gün geçti. Gücüm yerine gelmeye başladı. Gece ayazı için yakacak toplarken hışırtılar duyuyorum. Kollarımdakileri bırakarak bir ağacın arkasına saklanıyorum. Ormanın bu kadar derinlerine klanlar gelmez. Burası Simadimendo vadisinin en yaşlı ağaçlarının bulunduğu orman. Buradaki ağaçları kesmek inançlarımıza göre saygısızlıktır; ama çocukların ara sıra bu kadar uzağa oynamaya geldiklerini biliyorum. Tıpkı küçükken benim yaptığım gibi.

Bekliyorum ama çalıların arasından hiçbir şey çıkmıyor. Bir tavşan olabilir.

Tam saklandığım yerden çıkmışken arkamda birisinin varlığını hissediyorum. Dönüyorum ve iri adam orada öylece durmuş tepemden bakıyor.

‘Nasıl geldin buraya? Geldiğini fark etmedim.’

Sadece gülüyor. ‘Sana demiştim diğerleri nasıl yapıyorsa öyle diye.’

Elinde paçavralara sarılmış bir şey var.

‘Yemek mi getirdin?’

Elindekine bakıp gülüyor.

‘Hayır.’

Sonra birden ciddileşiyor.

‘İçeri girmeliyiz. Yağmur yaklaşıyor, dışarısı tekin değil.’

 

‘Senin adın nedir?’ diye soruyorum uzun ve sessiz bir yemeğin ardından.

Adamın iki gün önceki bitkin halinden eser yok. Arkasına yaslanıyor.

‘Pek çok isimle çağrılırım.’

İçimde beliren öfke sesimi yükseltmeme neden oluyor. Kendimi bir anda aptal gibi hissediyorum.

‘Hayatımı kurtardığını biliyorum; ama bana kim olduğunu ve beni ölümden nasıl döndürdüğünü anlatmazsan…’

Cümleyi bitiremiyorum. Kollarımda savaşacak güç, bacaklarımda kalın bedenimi taşıyacak takat ve en önemlisi gidecek bir yerim yok.

Benimle aynı sonuca varmış olmalı; ‘Gidecek bir yerin yok Prikin Mo Havek’ diyor kendinden emin bir tavırla ve ateşin başından kalkıp yıkık dökük kulübenin sağlam kalmış tek köşesine giderek uzanıyor.

Yağmur çılgınca yağıyor. Bu havada ormanda yürümek zayıf bedenimin hastalığa yakalanmasına neden olabilir. Kendi köşeme çekilerek sırtımı dönüyorum, toz ve küf kokan paçavralara sarınarak uyumaya hazırlanırken iri adam konuşmaya başlıyor.

‘Ben, çok uzun zaman soyu tükenmiş bir ırkın hayatta kalan birkaç üyesinden birisiyim. Pek çok isimle çağrıldık; ama aslen Zent olarak biliniriz.’

Arkamı dönmeden dinliyorum.

‘Bu ismi hiç duymadım. Vadideki bütün klanları bilirim.’

İri adam kalın sesiyle bir kahkaha patlatıyor.

‘Dışarıda bu vadiden çok daha büyük bir dünya var Prikin Mo Havek. Büyük ve acımasız bir dünya.’

Söylediklerini anlamaya çalışıyorum ama Simadimendo vadisinden başka bir yer bilmeyen biri olarak zorlanıyorum. Bunun nedeni vadiden çıkamıyor olmamız değil; vadinin bize isteyebileceğimiz her şeyi sağlıyor olmasıdır. Hayat bu vadide çok güçlü.

‘Bizler asırlar önce nesli tükenmiş bir ırkız. Sürüldük, kovalandık, avlandık, acımasızca öldürüldük. Gittiğimiz her yere ölümü beraberimizde taşıdık. O da bize minnettarlığını başka halklar aracılığıyla gösterdi. Öldürüldük, hem de hayvanlar gibi.’

Birden dönüyorum merakıma yenilerek

‘Neden hiçbir halk sizi istemedi?’

Bir şimşek çakıyor ve iri adamın yüzü bir an için aydınlanıyor. Korkunç bir yüzle bana bakıyor. Yerimde doğruluyorum, korkuyla nefesimi tutuyorum. Bir şimşek daha ve adam normale dönmüş yüzüyle bana bakıyor.

‘İşte bu yüzden’ diyor.

‘Nesin sen?’ diyorum tüm cesaretimi toplayarak.

‘Sizin adlandırmanızla ben bir ilahım’ diyor ifadesiz bir ses tonuyla.

‘İlah?’

‘Asırlar boyunca avlandık. Gittiğimiz her toprağa ölüm götürdük. İnsanlarını öldürdük. Taşıdığımız lanetin karşı konulmaz gücüyle öldürdük. Sonra insanlar birleşti ve bizi avlamaya başladılar. Bize bahşedilen lanet sonsuz bir yaşam; ama bizler de ölürüz ve öyle de oldu.’

Nefesimi tutmuş dinliyorum. Arkama bakmadan koşup kaçmakla, adamın yanına oturup; büyükbabamın anlattığı savaş hikayelerini dinlediğim çocukluk zamanlarımın merakıyla, anlattıklarını dinleme isteği arasında kalmış öylece duruyorum. Gördüğüm yüz aklımda; yuvarlak, göz çukurlarına kaçmış gözler, sarkık yanaklar, insanı yutmaya hazırlanmış gibi duran yuvarlak bir ağız ve buruşuk bir ten.

‘Sayımız iki elin parmakları kadar kaldığı sırada, peşimizdekilerden kaçarken burayı, bu vadiyi bulduk. Tecrit edilmiş bir yerdi. Ataların ilkel bir yaşam sürüyordu. Onlara madenleri işlemeyi öğrettik. Ev yapmayı, cam yapmayı ve ona şekil vermeyi. Bu vadinin o kadar özel bir hali vardı ki kendi aramızda bir karar aldık. Daha önce yaptığımız hataları yapmayacaktık. Buranın düzenini bozmayacaktık. Her şeyin yerine yenisinin konulması gerektiğini öğrettik onlara, ve biz de bunu uyguladık. Böylece atalarının vadinin dışına çıkmasına gerek kalmayacaktı. Ataların kısa sürede yaptıklarımızın ve onlara öğrettiklerimizin etkisinde kalarak bize ‘İlah’ demeye başladı. Buna geriye kalan bir avuç Zent olarak hiç birimiz itiraz etmedik. Dağın üst kısmında yaşayan küçük yaratıkları ehlileştirip kendimize hizmetkar yaptık. Bizim aslında ne olduğumuzu asla öğrenmemeniz gerekiyordu o yüzden İlahlar Dağı’nın tepesine yerleştik ve sizlerden uzak durduk. Gerisini zamanın halletmesini bekledik. Bizim zamanımız çoktu ama sizler ölürken çocuklarınıza anlattığınız hikayeler bizleri her nesil daha ilahi bir hale soktu.’

İri adam susup dışarıyı dinliyor. Bir ses duymuş gibi kafasını çeviriyor sonra konuşmasına devam ediyor. Ben şaşkınlıktan nefes almayı bile unutmuş bir haldeyim.

‘Size öğrettiğimiz; avcılık ve ormancılık ile kurallara biz de uyduk ve her yıl içinizden sadece bir tanenizi aldık.’

Son sözler duyduklarımdan uyuşmuş vücuduma soğuk su etkisi yapıyor. Ayağa fırlıyorum, ellerim yumruk olmuş bağırıyorum;

‘Ne için aldınız? Ne yaptınız onlara?’

Kafasını önüne eğiyor.

‘Onların için boşalttık.’

Anlayamıyorum. Tüm bunlar çok fazla geliyor. Kollarım uyuşuyor.

‘Ne demek bu?’

Derin bir nefes verip kafasını kaldırıyor. Yüzünü görecek kadar yakınım. Az önce gördüğüm ürperten suratıyla bana bakıyor; ama nedense ürpermiyorum.

‘Yaşam süreniz sınırlı ama bizde olmayan bir şeye sahipsiniz; yaşama isteği ve onu devam ettiren kuvvetli iradeler.’ Bir an duruyor sanki konuşmanın devamını getirmek istemiyor gibi.

‘Onların iradelerini emiyoruz. Yaşama istekleri, heyecanları, tutkuları, sevgilerini ve nefretlerini, taşıdıkları iradelerini emiyoruz.’

Söylediklerinden utanıyor gibi. Kafasını tekrar öne eğiyor.

‘İşimiz bittiğinde öyle bir hale geliyorlar ki; içi boşalmış bir meyve kabuğu, içini kurtların yediği bir ağaç kabuğu gibi kalıyorlar. Son nefeslerini verene kadar yemek, içmek ve diğer tüm hayati ihtiyaçlarını yapma istekleri kuruyor. Sonunda fiziksel bedenleri çöküyor ve ölüyorlar; ama onlar asıl biz iradelerini yediğimiz zaman ölmüş oluyorlar.’

Ciğerlerimdeki tüm güçle bağırarak adamın üstüne atlıyorum. Kolumda ne kadar güç kaldığının hiç önemi yok. Gözlerim kararmış bir halde adamı yumrukluyorum. Karşı koymuyor, direnmiyor hatta kıpırdamıyor. Ben vururken öylece durup boşluğa bakıyor. Bir süre sonra tükenmiş bir halde geriliyorum. Adamın -ilah demek istemiyorum- yüzü kan içinde kalmış öylece duruyor.

Bir şimşek daha çakıyor ve bana baktığını görüyorum.

‘Bana bakma sakın sefil yaratık! Asırlar boyu bu vadideki herkesi kandırdınız, sevdiklerini ellerinden aldınız. Ne için?’

‘Çok basit’ diyor titrek bir sesle, ‘Yaşamamız için iradenin gücüne ihtiyacımız var. Yaşamak için.’

Bir an öylece karşımda duran adama bakıyorum. Kafamı sallıyorum.

‘Sizler ilah değilsiniz. Sizler zavallısınız.Yaşamak için bile bizlere muhtaçsınız. Vadinin klanları bunu öğrendiği anda ne olacağını biliyor musun? Hepinizin kellelerini kazıklara oturtacaklar. Yüzyılların gazabıyla saldıracaklar.’

Kafasını sallıyor. ‘Böyle bir şey olmayacak. Burada anlattıklarım burada kalacak.’

‘Beni sen mi durduracaksın?’ diyorum. Damarlarımdaki kan kaynamaya başlamışken.

‘İrademi, yaşam gücümü mü emeceksin?’ Beni durduramazsın’ diyorum. Konuştuklarımı mantığım reddediyor ama cesaretim benimle birlikte ayaklanmış durumda.

‘Şimdi bu kapıdan çıkıyorum ve tüm vadiye sizlerin aslında ne olduğunuzu anlatıyorum.’

‘Hayır’ diyor öfkeyle olduğu yerden kalkarak. Kuvvetli bir şimşek çakıyor ve görüntüsü kanımı donduruyor.

‘Senden korkmuyorum.’ Kendime inanmıyorum.

‘Beni dinlemelisin Prikin Mo Havek. Eğer bildiklerini anlatırsan bu vadiye hiç görülmemiş bir laneti getirmiş olursun.’

Arkamı dönerek kapıya yürüyorum. Tedirginim. Cesaretin söylettiği kelamların içi boş. Henüz iyileşmedim, kuvvetim geri dönmedi.

‘Bana hayatını borçlusun. Durmalısın.’

Bir an olduğum yere çakılıyorum. Sözleri ağaç gövdesine saplanan bir balta gibi saplanıyor beynime. Arkamı dönüyorum.

‘Neden? Neden kurtardın?’

Yere oturup derin bir nefes veriyor.

‘Çünkü artık daha fazla hayatın bittiğini görmek istemiyorum. Yeterince yaşadım Prikin Mo Havek ve gördüklerim bana yetti. Hiçbir şey ifade etmeyen bir hayatı yaşamak için başkalarının hayatlarını almak istemiyorum.’

Tam bu anda dışarıdan bir çıtırtı duyuluyor. Adam bir ok gibi fırlayarak bana doğru koşuyor ve ağzımı büyük eliyle kapatarak bir parmağını dudağına götürüyor.

Ses kulübenin çok yakınından geldi.

Yanan ateşe dönüp ayaklarıyla basarak söndürüyor. Fısıltıyla ‘Neler oluyor?’ diyorum. Tam bu anda kulübenin kapısı kırılıyor ve çakan şimşeğin aydınlığında kapıdan duran heyulayı görüyorum. Tüm kapıyı kaplayacak irilikte bir adam orada öylece duruyor.Elleri iki yanında, meydan okuduğu çok açık. Derin bir sesle bir şeyler söylüyor. Hayatımı kurtaran adam beni arkasına doğru itiyor ve aynı lisanda cevap veriyor. Kendimi ürkünce babasının arkasına saklanan bir çocuk gibi hissediyorum.

Konuştukları dili daha önce duydum, ilahların hizmetkârlarından; ama bu iri adam konuşunca kanımı donduracak kadar ürkütücü oluyor.

Bir şimşek daha çakıyor ve adam kafasıyla kirişin bir kısmını kırarak içeri dalıyor. İki adam birbirlerine fırtınanın ortasındaki heybetli bulutlar gibi dalıyorlar.

Daha önce görmediğim irilikteki adama, hayatımı kurtaran ve hala ismini bilmediğim adam büyük bir kuvvetle karşı koyuyor. En az saldırgan kadar iri ve güçlü duruyor. Küçük kulübenin içinde fazlalık gibiyim. İçlerinden birisi beni rahatlıkla ezebilir. Birbirlerini kollarından tutmuş, güçlerini deniyorlar.

Bir an hayatımı kurtaran adam dönüyor ve ‘Git’ diyor. ‘Ormanın içine kaç.’

Saldırgan gülüyor. Sinsi bir ifadeyle dişlerinin arasından konuşuyor.

‘Acınası bir haldesin kardeşim.’

Sözlerini büyük bir şaşkınlıkla karşılıyorum. Kardeş? Neler oluyor?

‘Git dedim sana.’

Kapıya doğru hareket ettiğim anda saldırgan ani bir hareketle hayatımı borçlu olduğum adamın kıskacından kurtuluyor ve odanın karşı tarafına doğru fırlatıyor. Güvelerin yediği kulübenin tahtaları adamın ağırlığı altında inleyip çatırdarken, saldırgan bana doğru yöneliyor ve ben kıpırdamaya fırsat bulamadan hayatımda yediğim en sert yumruğu atıyor. Ayaklarım yerden kesiliyor, gözlerim kararıyor.

Uçtuğumu hissediyorum ve büyük bir gürültüyle kulübenin yağmurdan ıslanmış tahta duvarına çarpıp yere düşüyorum. Sanırım birkaç dişim birden kırıldı; ama kafamdaki ağrı o kadar şiddetli ki başka hiçbir şey umrumda değil.

Saldırgan bana doğru yöneliyor. Kararmış gözlerim çakan şimşeğin anlık aydınlığında, karşı köşeden diğer adamın kalkıp koştuğunu görüyor. Saldırgan yüzünü saran örtüyü açıyor. Şimdi kardeş derken ne kastettiğini anlayabiliyorum. En az diğeri kadar çirkin ve korkunç bir yüz ortaya çıkıyor.

Gülümseme olduğunu tahmin ettiğim garip bir dudak şekliyle bana yaklaşıyor. Kıpırdayamıyorum. Tam iki adım kalmışken saldırganı sırtından tutarak savuruyor.

‘Sana git demiştim’ diyor; ama cevabımı beklemeden, ya da veremeyeceğimi bildiğinden arkasını dönerek arkadan gelen saldırının şaşkınlığını yaşayan kardeşine saldırıyor.

Kalkmam lazım. Durumun ne kadar ciddi olduğunu artık görebiliyorum; ama yediğim yumruk beni o kadar sarstı ki kıpırdayamıyorum.

Kulübenin ortasında kavga devam ediyor. Birbirlerine büyük bir nefretle vurduklarını görebiliyorum. İri vücutlar sarsılıyor. Öfkeleri, dışarıdaki fırtınayı bastırıyor. Karanlıkta kayadan oyulmuş iki anıt gibi birbirlerine heybetle çarpıyorlar.

Yerimden doğruluyorum ama başım dönüyor. Yumruğun etkisi hala devam ediyor. Kaçmam gerekiyor, eğer saldırgan bir şekilde galip gelirse bu kulübeden sağ çıkma ihtimalim yok.

Saldırgan, hayatımı kurtaran adamın yakasından tutuyor ve beraber savrularak kulübenin duvarına çarpıyorlar. Büyük bir gürültüyle tahtalar kırılıyor ve iki iri adam gecenin, yağmurun ve yıldırımların altında çatısız kalıyorlar. Yerden ilk kalkan saldırgan oluyor.

‘Kalk’ diyorum tanıdığım adama, ‘Hadi kalk.’

Ama zamanında kalkamıyor. Saldırgan adamın boğazına sarılıyor ve çamurun içinde ölümüne bir boğuşma başlıyor. Saldırgan oturmuş, ağaç gövdesi kadar kalın kolu rakibinin boğazında, alabildiğine sıkıyor. Hayatımı borçlu olduğum adam çamurun içinde debelenerek nefes almaya çalışıyor; fakat kurtulması imkânsız gibi…

Kaçmam lazım; ama vicdanım beni olduğum yerde tutuyor. Adamların iri vücutlarıyla açtıkları delikten olan biteni çaresizlik içinde seyrediyorum. Adam çırpınıyor, kardeşi yüzüne vurmuş nefretiyle boğazını sıkıyor. Birazdan boynu kırılacak ya da nefes borusu ezilecek.  Hiçbir şey yapamıyorum…

Hayatımı borçlu olduğum adam şimdi kendi hayatı için çırpınırken, az önce anlattıklarından dolayı duyduğum öfkeye rağmen üzüntüyle izliyorum. Birden göz göze geliyoruz. Elini uzatıyor, yardım istediğini zannediyorum; ama fark ediyorum ki bir şey işaret ediyor. Kulübenin içine bakıyorum. Bir şey göremiyorum. Sonra bir şimşek daha çakıyor ve adamın iki günlük yokluğunun ardından beraberinde getirdiği paçavralara sarılı şeyi görüyorum.

Aklımdan tamamen çıkmış. Adama tekrar baktığımda gözlerinin kapanmaya başladığını görüyorum. Vaktim yok, hemen koşup kulübenin öteki tarafından gösterdiği şeyi alıyorum. Elime alır almaz avuçlarım tanıdık bir hisle beni uyarıyor. Bir anda heyecanlanıyorum. Olduğum yere çökerek ipleri çözüyorum ve paçavralardan sıyırıp kaldırıyorum. Baltanın keskin ucu gecenin karanlığında parlıyor.

‘Şimdi her şey değişir.’

Koşarak dışarı çıkıyorum. İki iri adam kocaman bir kaya gibi hareketsiz duruyorlar. Hareketsizler çünkü tanıdığım adam çırpınmayı bırakmış, gözleri kapalı. Saldırganın kolu hala adamın boğazında, kardeşinin öldüğünden emin olmak ister gibi bekliyor.

Adamlardan birkaç adım uzakta duruyorum. Yağmur çıldırmış gibi yağıyor. Saldırgan beni görünce yüzünde garip bir tebessüm beliriyor ve kolunda hareketsiz duran kardeşini iterek doğruluyor. Hayatımı kurtaran adamın buğday çuvalı gibi yana devrilişini seyrediyorum. Baltayı sıkıca kavrıyorum.

‘Ne yapacaksın cüce? Beni öldürecek misin?’

Saldırganın yüzünde kanımı donduran bir hal var. Tüm korkunçluğunun ötesinde bir şey bu, isimlendiremediğim ama rahatlıkla görebildiğim bir şey.

‘En azından deneyeceğim.’

Çığlığa benzer bir kahkaha atıyor ve bana doğru koşmaya başlıyor. Bunu biliyorum. Bu ağaç devirme oyunu, baltayı gövdeye, en derine gömme oyunu.

Bir ayağımı geri atıp, iki kolumla baltayı başımın üzerine kaldırıyorum ve küçük yaşlardan beri yapmaktan ileri gelen alışkanlık ve ustalıkla fırlatıyorum.  Baltam, geceyi, yağan şiddetli yağmuru ve adamın iri kafatasını yarıp yolculuğunu tamamlıyor. Koşan iri vücut ani darbenin etkisiyle ipe takılmış gibi geri tepiyor ve cansız yere yığılıyor.

Yine ben kazandım. Baltanın tamamını ağacın gövdesine sapladım.

 

Hayatımı kurtaran adamın yanına koşuyorum. İri kafasını kaldırıyorum, nefes almıyor. Geç kaldığımın farkındayım. İlah ya da değil, öldüğü için suçluluk duyuyorum. Beklemek boşuna, kafasını yavaşça bırakıp kalktığım anda ayak bileğimi büyük bir el kavrıyor. İstemsiz kurtulmak için zıplıyorum

‘Hey!’

Adam gözlerini aralayıp bana bakıyor. Yüzünü kaplayan çamur, yağan yağmurun etkisiyle akmaya başlamış, gözlerini gayri ihtiyari her düşen damlada kırpıyor.

Ayağımı bırakıyor.

‘Kalkmama yardım et’ Sesi fısıltı halinde.

Hemen yardım etmek için koluna giriyorum, şaşkınlığım baki… Biraz önce neredeyse iki mislim olan vücudu şimdi onu ormanda oğlum Kavik’le ilk gördüğüm haline dönmüş. Oğlum… Balta…

Fısıldıyor: ‘Nerede o?’

Boynunda görünen bir karışlık morluk, çamura rağmen rahatlıkla görülebiliyor. Adeta adamın ölümünü işaretlemiş gibi.

Kardeşinin ölüsünü görebilmesi için o tarafa dönmesine yardım ediyorum. Yüzünde bir tebessüm beliriyor.

‘Tekrar kalkmadan işini bitirsen iyi olur.’

Bir gece için çok fazla şey duyduğumu ve gördüğümü düşünürken…

‘Kafatasına gömülü bir balta olduğunun farkında mısın?’

Adam bitkin gülüyor.

‘Sana ne kadar eski bir ırk olduğumuzu söylemiştim. Her yaralandığımızda ölseydik…’

Cümlesini bitiremeden yerde yatan adamın elinin kıpırdadığını görüyorum.

‘Ayaklarını kes.’

Hiç itiraz etmiyorum. Biliyorum ki kaybedecek zaman yok ve bu gece olanları anlayıp kabullenmem zaman alacak. Ölüp dirilen birisi olarak bunları düşünmem aptalca ama yine de akıl soru sormaktan vazgeçmiyor.

Baltamı saplandığı yerden çıkartırken soruyorum;

‘Bu baltayı oğluma vermiştim. Onunla birlikte ve kimsenin bulamayacağı bir yerde olmalıydı.’

‘Bunu söylemek istemezdim ama oğlunu yakaladılar.’

Bütün vücudumun uyuştuğunu hissediyorum. İçimde bir nebze kalmış olan pişmanlığı ilahın ayaklarını kesmeden önce içimden atıyorum.

‘Bana olan biteni anlatacaksın. Hem de hemen, yoksa aynısını sana da yaparım.’

Başıyla onaylıyor ve gülüyor.

‘Siz cücelerin en çok takdir ettiğim özelliğiniz cesaretiniz. Anlatacak çok şey var Prikin Mo Havek, gidilecek çok yolumuz var.’

Bu sözler beni şaşırtıyor.

‘Cüce? Yol?’

Bir taraftan kulübeye doğru yürürken bir taraftan da gülüyor.

‘Gel küçük dostum.  Dağın tepesine varmak için iyice dinlenmemiz lazım.’

 

Simadimendo dağının tepesi bir anda benim için başka bir anlam kazanıyor. Şimşek çakıyor ve ben baltamın ucundan akan koyu kırmızı kanı görüyorum ve daha fazlasını dökmek için yemin ederek kulübeye giriyorum.

Kategori: kelimelerin gücü

4 Yorum

  1. nabd diyor ki:

    anlamadım

  2. leia diyor ki:

    beklediğimize değmiş.hikayenin en başarılı anlatımı olan ve akıcı bölümüydü….

Yorum Yaz