Şub
20

Ölmek için güzel bir…. (1. Bölüm)

Yazan Skywalker 1 Yorum / 990 Kez Görüntülendi

Yeni bir hikaye yazmak heyacan veren bir deneyimdir. Size bu heyecanı aktarabilmeyi umarak…

Benim adım Prikin Mo Halvek. Abrara klanının bir ferdiyim. Burada durmuş tanrıların yüzüme gülmesini bekliyorum. Başımda miğfer, elimde kılıç ve göğsümde bir ağrıyla… Hava çok güzel; ılık bir ilkbahar sabahındayım; ama ellerim buz kesmiş, kalbim delice çarpıyor.

Neden burada olduğum ise sadece ilahların cevap verebileceği bir soru. Kılıcımın kabzasını sıkıyorum. Çünkü birazdan başlayacak olan dövüş ölmekten ya da yaşamaktan çok daha önemli, çünkü bu iş bittiğinde hala ayaklarımın üstünde duruyor ve nefes alıyorsam; artık ilahların üzerimizde hiçbir etkisi olmayacak demektir.

Bekliyorum. Tepemize dikilmiş duran dağın üzerinde uçan kartallar gökyüzüne meydan okuyor. Benim meydan okumam ise mütevazı ve gösterişsiz. Dağın dik yamacından indiklerini görebiliyorum. Kan kırmızısı cüppeleriyle ölüm vaat ediyorlar; ama ne ölüm ne de ölümlü vücudumu kesecek bir silah beni buradan, durduğum bu noktadan döndüremez. Benim savaşım mütevazı ve gösterişsiz; ama uğruna ölmeye değer…

 

 

Her şey üç gün önce başladı. İlahların yaşadığı Simadimendo dağının eteğinde uzanan vadi ve ötesindeki ormanda ‘Seçim günü’ hazırlıkları yapılmaya başlamıştı. Karım Tilbatin ve klanın diğer kadınları büyük ziyafet için hazırlık yapıyorlardı. Benim içinse hayat daha kolaydı. İlahların yolladığı aç köpekleri doyurmaktan çok daha basit ve güzel bir işim olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

Oğlum Kavik’le birlikte en iyi yaptığım şeyi yapmaya; ağaç kesmeye gidiyordum. Abrara klanının çevre klanlara göre bu konuda çok daha iyi olmasının en büyük nedeni; oğullarımıza bu işi küçük yaşta öğretmeye başlamamızdır. Güçlü kollar, aynı noktaya yapılacak isabetli vuruşlar ve dayanıklılık hepimize babalarımızın küçükken öğrettiği şeylerdir.

‘Rodamir klanından iki kesicinin başına gelenleri duydun mu baba?’

Oğlum; benim için en kıymetli ağaç ve hayatımda yaptığım en doğru iş.

‘Hayır, duymadım ama ses tonun birazdan duyacağıma delalet ediyor.’

‘Duyunca çok güleceksin baba.’

‘Güldür beni.’

 

‘Rodamirlerden iki tanesi ormana gider ve kesmeye başlarlar; ama o kadar aptal, o kadar beceriksizdirler ki tam ağacı yıkmak üzereyken sohbete dalıp yaptıkları işi unuturlar ve kesmeye başladıkları ağacın gölgesine oturup konuşmaya devam ederler. Komik kısım şimdi geliyor hazır mısın?’

Söyleyecekleri komik olmasa bile gülmeye hazırlanarak kafamı salladım.

‘ Üçüncü bir Rodamir gelir ve ‘Hey bu ağaca ilahlar benim için dokunmuş’ der ve bir darbeyle ağacı yıkar. Ağacın gölgesinde oturan iki aptalda ağacın altında kalır.’

Oğlumun anlattıkları komikti, eğer yürüdüğümüz orman yolunda birden karşımıza çıkan o yabancı olmasaydı.

‘Üzgünüm’ dedi bitkin bir halde. Benden en az üç kafa daha uzundu. Hayatımda hiç o kadar iri bir adam görmemiştim. Günlerdir aç ve susuz kalmış gibiydi.

‘Burası neresi?’

‘Kayıp mı oldun?’

‘Kayıp’ diyerek tekrarladı, sanki bir şey hatırlatmış gibiydi. Bir süre öylece durdu.

‘Aç görünüyorsun. Bir şeyler yemek ister misin?’

Sorum şaşırtmıştı. Gözlerini dikerek bana baktı. Yorgun ifadesinin altında kuvvetli bir adam duruyordu. Bir süre öylece durdu sonra yüz ifadesi yumuşadı ve ‘Evet,’ dedi, ‘Bir süredir yemek yemedim.’

Adama sevgili karımın yaptığı ekmeği uzattım. Büyük ellerinde koca ekmek lokma gibi duruyordu. Yarısını aldı ve geri kalanı bana uzattı. Oğlum olan biteni biraz uzaktan izliyordu. Adamın iriliğinden korktuğu belliydi.

İri adam bakışlarını benden oğluma çevirdi. Bir an sonra kafasını öne eğerek bir parça ekmek ısırdı.

‘Güçlü bir oğlun var’ dedi.

Bunu duyan her babanın vereceği tepkiyle; gururla, oğluma baktım.

‘Evet öyledir.’

‘Benden korkmana gerek yok çocuk. Çekinmen gereken ben değilim.’

Birden vücudumdaki kan beynime doğru yürüdü. Adam gerginliğimi anlamıştı. Güldü.

‘Benden size bir zarar gelmez. Kastım buydu.’

Tam bu anda patikanın aşağısından konuşarak gelen klandaşlarımın seslerini duydum. O tarafa baktım. Tekrar adama doğru döndüğümde yerinde yoktu. Ensemdeki kıllar dikildi. Etrafa baktım. Bitkin ve iri bir adam bu kadar çabuk nereye gidebilirdi?

Kavik’e baktım. O da aynı şaşkın ifadeyle bana bakıyordu; ama akranlarının seslerini duyduğu için endişesi kısa sürdü. Omuzlarını silkeledi ve arkadaşlarına doğru koştu.

Oğlumun arkasından bakarken içime, daha önce hiç hissetmediğim türde bir huzursuzluğun tohumları atılmıştı. O gün, bütün gün iri adamı ve nereye gitmiş olabileceğini düşündüm. Eve vardığımızda açlık her türlü düşüncemi yemiş, üstüne hala bir şeyler yemek istiyordu. Kapıdan içeri girmeden önce Kavik’in kolunu tuttum.

‘Bugün anlattığın Rodamir hikâyesinden sakın bahsetme. Unutma annende bir Rodamir.’

Güldük ve içeri girdik.

 

Seçim günü: binlerce yıllık bir gelenek; asırlık ağaçlardan daha eski tabiatımızdan daha derin ve kemiklerimize işlemiş bir lanet. Bu benim fikrim tabi, aksini düşünen pek çok taş kafalı akrabam var.

 

Hazırlıklar bütün hızıyla devam ediyordu. İri adamı gördüğümüzün ertesi sabahında çevre klanların kadınları da gelmeye başlamıştı. Köyde yaşanan telaşı ve heyecanı görünce kendimi bir an önce ormana atma isteğim bir kat artmıştı.

Kavik’le birlikte tekrar yola düştük. Bu sefer klanın diğer erkekleri de bizimleydi. Kalabalık ve gürültülü bir grup olarak ormana çıkan patikaya girdik.

Sabras arka taraftan gür sesiyle bir şeyler anlatıyordu. Her zaman heyecanlı, her zaman coşkulu bir adamdır.

‘Hey duydunuz mu dün Baranb klanında olan olayı?’

Şimdi hatırlıyorum da o an umurumda değildi.

‘Evet, duyduk’ diyecek oldu birileri; ama Sabras bir şey anlatmaya başladıysa onu durdurmanın imkânı yoktur. Nitekim öyle de oldu.

‘Ormanda Kusti’lerin oğullarından birisine bir ağaç kadar iri bir adam saldırmış.’

O ana kadar eğlenceli olan sohbet bir anda benim için farklı bir hal almıştı. Kavik akranlarıyla çoktan kesim alanına varmıştı. O yüzden mutluydum. Onun böyle bir olay yüzünden tedirgin olmasını istemezdim.

‘Onlar biraz abartmaz mı?’ dedi birisi.

‘Sabras kadar değil’ dedi bir başkası ve hep birlikte gülmeye başladılar. Bir tek ben gülmedim, gülemedim. Ekmek verdiğim adamın böyle bir şey yapmış olması ihtimali beni çok rahatsız etmişti. Gün çabuk geçti. Kestik, budadık ve diktik. Her kesilen yaşlı ağacın yerine yeni bir fidan dikmek en az ‘Seçim Günü’ kadar eski bir adettir Simadimendo vadisinde.

Ben küçükken, babam bu geleneği; ‘Doğanın elinden aldığını doğaya geri ver’ diyerek açıklamıştı. Şimdi onun diktiği ağaçlar seksen doksan yaşında ve dimdik ayaktalar. Oysa ‘Seçim Günü’…

Eve dönmek için hazırlanmıştık. O sırada Kavik koşarak yanıma geldi. Beti benzi atmıştı.

‘İyi misin oğlum?’ diye sordum ‘Yine bir Rodamir hikâyesi mi?’

Kavik tebessüm bile etmedi. Bir şeylerin onu korkuttuğunu o zaman anladım. Benim oğlum cesurdur. Onu korkutan bir şey olduğu zaman kaçmaz saklanmaz; ama korkunun üstesinden nasıl geleceğini bilmediği için yüzüne ve içine endişe çöker, ta ki bulana kadar. Bu sefer farklı bir hali vardı.

‘Dünkü adam.’ Etraftan duyulmasını istemiyordu. Fısıldadı.

‘Damarlarımdaki kan dondu. Elimdeki baltamın sapını sıktım.

‘Burada mı?’

Kafasını hayır der gibi salladı.

‘Aşağıdaki akarsuya gitmiştik. Çocuklar su içerken gördüm. Uzakta, iki ağacın arasından bana bakıyordu. Çocuklar gelince ağacın arkasına girdi ve kayboldu.’

‘Bundan kimseye söz etme.’

İnsanların vereceği tepkiyi biliyordum. Oğlumun alay konusu olmasına izin veremezdim. O gün bana patika daha önce hiç olmadığı kadar uzun geldi. Eve vardığımda hala aklımda Kavik’in söyledikleri vardı. Az yedim. Başkası olsa on dört yaşında bir çocuğun söylediklerini ciddiye almayabilirdi; ama ben oğlumu yalan söylemeyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordum. Uykuya daldığımda sabah olmak üzereydi.

Kategori: kelimelerin gücü

1 Yorum

  1. Ali diyor ki:

    Hikayenin girişi çok etkiliydi 🙂

Yorum Yaz