S.Volkan Gün’den Fantastik Bir Dizi Öykü; Ölmek İçin Güzel Bir Gün-1

Bunu Paylaşın

Benim adım Prikin Mo Halvek. Abrara klanının bir ferdiyim. Burada durmuş tanrıların yüzüme gülmesini bekliyorum. Başımda miğfer, elimde kılıç ve göğsümde bir ağrıyla… Hava çok güzel; ılık bir ilkbahar sabahındayım; ama ellerim buz kesmiş, kalbim delice çarpıyor.

Neden burada olduğum ise sadece ilahların cevap verebileceği bir soru. Kılıcımın kabzasını sıkıyorum. Çünkü birazdan başlayacak olan dövüş ölmekten ya da yaşamaktan çok daha önemli; çünkü bu iş bittiğinde hala ayaklarımın üstünde duruyor ve nefes alıyorsam artık ilahların üzerimizde hiçbir etkisi olmayacak demektir.

Bekliyorum. Tepemize dikilmiş duran dağın üzerinde uçan kartallar gökyüzüne meydan okuyor. Benim meydan okumam ise mütevazı ve gösterişsiz. Dağın dik yamacından indiklerini görebiliyorum. Kan kırmızısı cüppeleriyle ölüm vaat ediyorlar; ama ne ölüm ne de ölümlü vücudumu kesecek bir silah beni buradan, durduğum bu noktadan döndüremez. Benim savaşım mütevazı ve gösterişsiz; ama uğruna ölmeye değer…

Her şey üç gün önce başladı. İlahların yaşadığı Simadimendo dağının eteğinde uzanan vadi ve ötesindeki ormanda ‘Seçim günü’ hazırlıkları yapılmaya başlamıştı. Karım Tilbatin ve klanın diğer kadınları büyük ziyafet için hazırlık yapıyorlardı. Benim içinse hayat daha kolaydı. İlahların yolladığı aç köpekleri doyurmaktan çok daha basit ve güzel bir işim olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

Oğlum Kavik’le birlikte en iyi yaptığım şeyi yapmaya; ağaç kesmeye gidiyordum. Abrara klanının çevre klanlara göre bu konuda çok daha iyi olmasının en büyük nedeni; oğullarımıza bu işi küçük yaşta öğretmeye başlamamızdır. Güçlü kollar, aynı noktaya yapılacak isabetli vuruşlar ve dayanıklılık hepimize babalarımızın küçükken öğrettiği şeylerdir.

‘Rodamir klanından iki kesicinin başına gelenleri duydun mu baba?’

Oğlum; benim için en kıymetli ağaç ve hayatımda yaptığım en doğru iş.

‘Hayır, duymadım ama ses tonun birazdan duyacağıma delalet ediyor.’

‘Duyunca çok güleceksin baba.’

‘Güldür beni.’

‘Rodamirlerden iki tanesi ormana gider ve kesmeye başlarlar; ama o kadar aptal, o kadar beceriksizdirler ki tam ağacı yıkmak üzereyken sohbete dalıp yaptıkları işi unuturlar ve kesmeye başladıkları ağacın gölgesine oturup konuşmaya devam ederler. Komik kısım şimdi geliyor hazır mısın?’

Söyleyecekleri komik olmasa bile gülmeye hazırlanarak kafamı salladım.

‘ Üçüncü bir Rodamir gelir ve ‘Hey bu ağaca ilahlar benim için dokunmuş’ der ve bir darbeyle ağacı yıkar. Ağacın gölgesinde oturan iki aptalda ağacın altında kalır.’

Oğlumun anlattıkları komikti, eğer yürüdüğümüz orman yolunda birden karşımıza çıkan o yabancı olmasaydı.

‘Üzgünüm’ dedi bitkin bir halde. Benden en az üç kafa daha uzundu. Hayatımda hiç o kadar iri bir adam görmemiştim. Günlerdir aç ve susuz kalmış gibiydi.

‘Burası neresi?’

‘Kayıp mı oldun?’

‘Kayıp’ diyerek tekrarladı, sanki bir şey hatırlamış gibiydi. Bir süre öylece durdu.

‘Aç görünüyorsun. Bir şeyler yemek ister misin?’

Sorum şaşırtmıştı. Gözlerini dikerek bana baktı. Yorgun duruşunun altında kuvvetli bir adam duruyordu. Bir süre öylece durdu sonra yüz ifadesi yumuşadı ve ‘Evet,’ dedi, ‘Bir süredir yemek yemedim.’

Adama sevgili karımın yaptığı ekmeği uzattım. Büyük ellerinde koca ekmek lokma gibi duruyordu. Yarısını aldı ve geri kalanı bana uzattı. Oğlum olan biteni biraz uzaktan izliyordu. Adamın iriliğinden çekindiğ belliydi.

İri adam bakışlarını benden oğluma çevirdi. Bir an sonra kafasını öne eğerek bir parça ekmek ısırdı.

‘Güçlü bir oğlun var’ dedi.

Bunu duyan her babanın vereceği tepkiyle; gururla, oğluma baktım.

‘Evet öyledir.’

‘Benden korkmana gerek yok çocuk. Çekinmen gereken ben değilim.’

Birden vücudumdaki kan beynime doğru yürüdü. Adam gerginliğimi anlamıştı. Güldü.

‘Benden size bir zarar gelmez. Kastım buydu.’

Tam bu anda patikanın aşağısından konuşarak gelen klandaşlarımın seslerini duydum. O tarafa baktım. Tekrar adama doğru döndüğümde yerinde yoktu. Ensemdeki kıllar dikildi. Etrafa baktım. Bitkin ve iri bir adam bu kadar çabuk nereye gidebilirdi?

Kavik’e baktım. O da aynı şaşkın ifadeyle bana bakıyordu; ama akranlarının seslerini duyduğu için endişesi kısa sürdü. Omuzlarını silkeledi ve arkadaşlarına doğru koştu.

Oğlumun arkasından bakarken içime, daha önce hiç hissetmediğim türde bir huzursuzluğun tohumları atılmıştı. O gün, bütün gün o iri adamı ve nereye gitmiş olabileceğini düşündüm. Eve vardığımızda açlık her türlü düşüncemi yemiş, üstüne hala bir şeyler yemek istiyordu. Kapıdan içeri girmeden önce Kavik’in kolunu tuttum.

‘Bugün anlattığın Rodamir hikâyesinden sakın bahsetme. Unutma annende bir Rodamir.’

Güldük ve içeri girdik.

Seçim günü; binlerce yıllık bir gelenek; asırlık ağaçlardan daha eski tabiatımızdan daha derin ve kemiklerimize işlemiş bir lanet. Bu benim fikrim tabi, aksini düşünen pek çok taş kafalı akrabam var.

Hazırlıklar bütün hızıyla devam ediyordu. İri adamı gördüğümüzün ertesi sabahında çevre klanların kadınları da gelmeye başlamıştı. Köyde yaşanan telaşı ve heyecanı görünce kendimi bir an önce ormana atma isteğim bir kat artmıştı.

Kavik’le birlikte tekrar yola düştük. Bu sefer klanın diğer erkekleri de bizimleydi. Kalabalık ve gürültülü bir grup olarak ormana çıkan patikaya girdik.

Sabras arka taraftan gür sesiyle bir şeyler anlatıyordu. Her zaman heyecanlı, her zaman coşkulu bir adamdır.

‘Hey duydunuz mu dün Baranb klanında olan olayı?’

Şimdi hatırlıyorum da o an umurumda değildi.

‘Evet, duyduk’ diyecek oldu birileri; ama Sabras bir şey anlatmaya başladıysa onu durdurmanın imkânı yoktur. Nitekim öyle de oldu.

‘Ormanda Kusti’lerin oğullarından birisine bir ağaç kadar iri bir adam saldırmış.’

O ana kadar eğlenceli olan sohbet bir anda benim için farklı bir hal almıştı. Kavik akranlarıyla çoktan kesim alanına varmıştı. O yüzden mutluydum. Onun böyle bir olay yüzünden tedirgin olmasını istemezdim.

‘Onlar biraz abartmaz mı?’ dedi birisi.

‘Sabras kadar değil’ dedi bir başkası ve hep birlikte gülmeye başladılar. Bir tek ben gülmedim, gülemedim. Ekmek verdiğim adamın böyle bir şey yapmış olması ihtimali beni çok rahatsız etmişti. Gün çabuk geçti. Kestik, budadık ve diktik. Her kesilen yaşlı ağacın yerine yeni bir fidan dikmek en az ‘Seçim Günü’ kadar eski bir adettir Simadimendo vadisinde.

Ben küçükken, babam bu geleneği; ‘Doğanın elinden aldığını doğaya geri ver’ diyerek açıklamıştı. Şimdi onun diktiği ağaçlar seksen doksan yaşında ve dimdik ayaktalar. Oysa ‘Seçim Günü’…

Eve dönmek için hazırlanmıştık. O sırada Kavik koşarak yanıma geldi. Beti benzi atmıştı.

‘İyi misin oğlum?’ diye sordum ‘Yine bir Rodamir hikâyesi mi?’

Kavik tebessüm bile etmedi. Bir şeylerin onu korkuttuğunu o zaman anladım. Benim oğlum cesurdur. Onu korkutan bir şey olduğu zaman kaçmaz saklanmaz; ama korkunun üstesinden nasıl geleceğini bilmediği için yüzüne ve içine endişe çöker, ta ki bulana kadar. Bu sefer farklı bir hali vardı.

‘Dünkü adam.’ Etraftan duyulmasını istemiyordu. Fısıldadı.

Damarlarımdaki kan dondu. Elimdeki baltamın sapını sıktım.

‘Burada mı?’

Kafasını hayır der gibi salladı.

‘Aşağıdaki akarsuya gitmiştik. Çocuklar su içerken gördüm. Uzakta, iki ağacın arasından bana bakıyordu. Çocuklar gelince ağacın arkasına girdi ve kayboldu.’

‘Bundan kimseye söz etme.’

İnsanların vereceği tepkiyi biliyordum. Oğlumun alay konusu olmasına izin veremezdim. O gün bana patika daha önce hiç olmadığı kadar uzun geldi. Eve vardığımda hala aklımda Kavik’in söyledikleri vardı. Az yedim. Başkası olsa on dört yaşında bir çocuğun söylediklerini ciddiye almayabilirdi; ama ben oğlumu yalan söylemeyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordum. Uykuya daldığımda sabah olmak üzereydi.

Seçim Günü… Vadide bulunan tüm klanlar geldi. Baranb’lar, Rodamir’ler, Thal’ler, hatta vadinin çıkışında yaşayan Mokamb’lar ve biz Abrara’lara kuzen olan Saedu’lar bile oradaydı. İlahlar kadar eski ve bir o kadar lanetli bu günü kutlamaya geldiler. Köylerinde hasatlarını ve çocuklarını koruyacak kadar nüfus bırakarak onca yolu geldiler.

Ne için geldiler? Bir ailenin daha acı çekmesine tanık olmak, etlerinden canlarından bir parçanın kendilerinden sonsuza dek koparılmasına çaresizce boyun edenlere şahitlik etmek için geldiler. Köyün meydanına kurulan elli adımlık masalarda karınlarını doyurup havadan sudan sohbetlerle vaktin dolmasını bekleyen bu güruh; şafakla birlikte ‘onurlandırılacak’ ailenin yanında olacaklardı.

Dolu ağızlardan fırlayan yemek parçalarına ve tüm bu olan biteni kabullenen insanlara bakarak hayıflandığımı hatırlıyorum.

‘Şükürler olsun ki oğlum henüz on dört yaşında’ diye düşünmüştüm.

On altı baharda bir köyümüze gelen Seçim Günü lanetine o kadar alışmıştık ki artık onu unutarak günlerimizi yaşar, olup bittikten sonra da böbürlenir olmuştuk.

‘İlahlar benim oğlumu seçti.’

‘Oğlum o kadar kuvvetli ki; Simadimendo’nun tepesine çıkmaya hak kazandı.’

‘Kardeşleri onunla gurur duyuyor ve onun gibi olmak için uğraşıyorlar.’

Hepsi saçmalık, hem de en kokuşmuş türünden. Kalabalığın arasında yürürken sevgili karımın bana bakarak güldüğünü gördüm. Konukları en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapıyordu. Yüzümdeki ifadeyi fark etmişti.

‘Neyin var?’ diye sorduğunu hatırlıyorum.

‘Tüm bu olanları sevmiyorum. Nasıl kabulleniyorlar?’

‘Yavaş konuş’ dedi benim güzel Tilbatin’im her zaman ki olgun tavrıyla.

‘İlahları ve onların yollarını sorgulamak bizim haddimiz değildir.’

Kızgındım; ‘Şunlara bak’ dedim haddimi aşmak isteyerek.

‘ Şunlar Kusti ailesi. İki bahar önce en büyük oğulları seçildi. Şunlara bak Til. Nasıl kabulleniyorlar. Hayatları nasıl devam ediyor?’

Til’in nasır tutmuş elini hala yanağımda hissediyorum.

‘Sen çok iyi bir babasın Prikin Mo Havek; ama bazı şeyler, biz daha doğmadan bizim hayat yolumuza serilmiştir.’

Şimdi burada; elimde kılıç, yüreğimdeki acıyla düşünüyorum da karım haklıymış…

Abraran’da tam altı tane on altı yaşına basmış delikanlı vardı. Onlar için hazırlanmış özel masada oturmuş ziyafetin tadını çıkartıyorlardı. Vadide yaşayan ve on altı yaşını gören pek çok erkek, o masalara oturmuş ve seçilecek olmanın heyecanıyla boğazları düğümlenmiş bir halde, sahte cesaret gülücükleriyle kendilerini ve etraflarındakileri kandırmaya çalışmışlardı.

O masada bende oturdum. O ana kadar tüm zamanımı beraber geçirdiğim iki arkadaşımla o günü defalarca konuşmamıza rağmen boğazımızdan geçmeyen etleri nasıl içkiyle ittiğimizi hatırladım. Önünde uzanan yol her zaman gitmek istediğin yol olmayabilir.

Bu çocukların doğumlarında babalarıyla dışarıda bekledim. Her birinin ilk adımını gördüm. İlk kavgalarını, ilk yaralarını ve ilk küfürlerini… Ne kadar sevinsem azdır diye düşünüyordum. Oğlum Kavik on altı yaşına geldiğinde Seçim Günü vadinin başka bir köyünde, başka bir ailenin canını yakacaktı.

Gece çok büyük bir ateş yakıldı. Bu; ilahlara verilen işaretti. Hazırdık. Onların habercilerini karşılamaya ve ağırlamaya hazırdık. Klanımızın bir ferdini bir daha görmemek üzere onların eline vermeye hazırdık. Ateş o kadar büyüktü ki gökyüzünde uçan kartalların gözlerini kamaştırdığına eminim.

Gecenin sonunda altı çocuk ve ailelerinin nasıl kenetlendiğini hatırlıyorum. Hepsinin gözyaşları gerçekti ve sebebi acıydı; ama hiç birisi bunu dile getirecek kadar cesur değildi. Evimin kapısını kapatırken gücü azalmaya başlamış alevlere baktığımı hatırlıyorum.

Ateş söndüğünde, Simadimendo dağından bir kartal süzülecek ve ilahların iradesini biz ölümlülere bildirecekti. Seçilen gencin evinin çatısına dev bir kemik bırakacak, sonra sessizce; geldiği gibi süzülerek gökyüzünde kaybolacaktı. Alevlere son kez baktığımda arkasında bir yüz gördüğüme, topladığım tüm odunlar üzerine bahse girebilirdim. Bir an için, ormanda karşılaştığım o iri adamı gördüğüme emindim. Sonra kayboldu. Kapıyı kilitledim ve yatmadan önce oğluma baktım. Pis tırnakları, yorgunluktan düşmüş çenesi ve dağınık saçlarıyla benim için bebekliğindeki kadar sevimliydi.

‘Tanrılar seçilecek gencin ailesine yardım etsin çünkü ihtiyaçları olacak.’

Karımın beni duymadığını biliyordum. Çoktan uyumuştu; ama ben yine de söyledim. İlahların beni duyup duymadıkları umurumda değildi. Kapattığımda gözlerimin önüne alevler ve arkasındaki yüz vardı.

Sabah güneşi odanın içine süzülüp gözlerime vurduğunda gerekenden fazla uyuduğumu anlamıştım. Til yanımda değildi. Dışarıdan gelen sesler bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. Kalktım ve Kavik’e baktım. Tembel oğlum hala uyuyordu. Yüzümde tebessümle dışarı çıktığımda ensemden aşağıya bir ürpertinin yayıldığını şimdiymiş gibi hatırlıyorum. Nedenini o an bilmiyordum; ama bir şeyler fena halde yanlıştı. Seçim Günü için köyümüze gelen herkes evimin önünde toplanmış bana bakıyordu. Kalabalığın önünde Til vardı. Donuk bir ifade, gözlerinden süzülen yaşlar ve soluk bir yüzle bana bakıyordu. Şaşırmıştım.

‘Til! Neler oluyor?’

Sevgili karım beni duymuyor gibiydi. Biraz önce, içerideyken duyduğum konuşmalar kesilmiş herkes bana bakıyordu. Sanki tüm vadiyi bir sessizlik kaplamıştı. Vadinin çenebaz alaycı kuşları bile susmuşlardı.

‘Tilbatin?’

Karımın yüzündeki ifade, hatırladıkça içime hala ürperti veriyor. Yavaşça elini kaldırdı ve evimizin çatısını işaret etti. Bacaklarımı hissetmeden basamakları inerek Til’in gösterdiği yere baktım.

‘Bu nasıl bir şaka? Böyle bir saçmalık kimin aklına geldi?’

Evin çatısında duran iri kemik, göreceğimi düşündüğüm en son şeydi. Klandaşlarımın arada sırada yaptıkları türde bir şaka olduğuna emin bir halde kalabalığa dönüp bağırdığımı hatırlıyorum. Böyle bir olayla ilgili şaka yapmak bile benim için fazlaydı.

‘Hangi ahmak bu şakayı düşündüyse; hem bana, hem de buradaki şerefli ailelere büyük kabalık yapmış demektir.’

Klanım vadide yaşayan en kibar klan olarak bilinmeyebilir; ama kendi aramızda aşmamayı tercih ettiğimiz sınırlarımız daima olmuştur.

Başta Tilbatin olmak üzere herkes sessiz, giderek artan öfkemi seyrederken kalabalığın arka tarafında bir ses duyuldu.

‘Abrara klanından Roaknim oğlu, Prikin Mo Havek. Gördüklerin gerçektir. Kendini şanslı addet. Bu gün ilahların yüzüne güldüğü gündür.’

Öfkeden kenetlenen dişlerimin arasından ‘Aç köpekler’ dediğimi hatırlıyorum. Küçük sinsi gözleri, sivri burunları ve vızıldamayı çağrıştıran sesleriyle ilahların habercileri orada öylece durmuş halime gülüyorlardı.

‘Bir yanlışlık olmalı’ dedim. Sesim titriyordu. Tilbatin’in elimi tuttuğunu hatırlıyorum; ama kemiklerimi kaplayan et ve deri uyuşuktu, karımın dokunuşunu belli belirsiz hissediyordum.

‘Yanlışlık yok’ dedi ilahların habercisi; ‘Asla olmaz.’ Sesinde duyduğum böbürlenme gözlerimi karartıyordu. Başkalarının çektiği acılara gülen ve üzerine ziyafet çeken bu yaratıklardan ne kadar nefret ettiğimi fark ettiğim an kararımı verdiğim andı. Her şeyin başladığı an…

‘Oğlum on dört yaşında. Yanlışlık olmalı.’

‘İlahların iradesi bu yöndedir. İlahlar hata yapmaz. Oğlunuzu hazırlayın. İlahların dağı’na uçuşunu izleyeceksiniz.’

Gözlerimden yaşlar süzülürken, sevgili itaatkâr karımın ilahların iradesine boyun eğmek için beni çekiştirdiğini hatırlıyorum. Orada bulunan herkes, sessiz bir kabullenişle ziyafet sofrasına yöneldi. Yemeleri gerekiyordu çünkü oğlum dağa uçtuktan sonra, bir sonraki güneşin doğuşuna kadar Havek ailesiyle birlikte açlık çekeceklerdi. Herkes masalarda yerini alırken, haberciler sırtlarındaki kanatları ne olduklarını hatırlatmak ister gibi görgüsüzce çırpıyordu.

İçimde büyüyen öfke tarifsiz acılar veriyordu. Evden içeri girerken birden elimi karımın elinden çektim. Döndü ve gözlerime baktı. Güçlükle konuşuyordu.

‘Bunu daha fazla zorlaştırma Mo.’

Bir an için bile olsa, karımın duyduğu inancı duysam ve tereddüt etsem burada olmazdım. Burada; ölümü bekliyor olmazdım. Yüzyıllardır ilahların iradesine ilk karşı gelen olmazdım. Ölecek de olsam pişman değilim, hem de hiç.

İlahların habercileri yemeyi bitirdiğinde, ziyafette resmi olarak bitmiş demekti. Gri kanatlarını çırparak meydanı geçtiler ve evimin önüne kondular. Til içeride oğlumuzu hazırlıyordu. Kavik’e neler olduğunu anlattığımızda ağlamadı, ya da bağırmadı; sadece yutkunarak bana baktı. Yaşlı gözlerle oğluma baktım ve söyleyecek hiçbir sözüm olmadığı için kafamı önüme eğdim.

Simadimendo vadisinin halkları yavaş adımlarla evime doğru yürüyordu. Haberciler, kanatları kadar gri dişlerini göstererek bana yaklaştılar.

‘Seçilen hazır mı?’

‘Hazır’ dedim tam bir teslimiyetle. Kollarım göğsümde bağlı öylece duruyordum. Üçü birbirlerine baktılar. Öndeki ağır adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Küçük kırmızı gözlerinden zevk aldığını görebiliyordum.

‘Git ve getir.’

Bir süre gözlerimi ayırmadan sevimsiz ucubeye baktım.

‘Hayır. Gir ve kendin al.’

Bu, daha önce hiç olmamış bir şeydi. Geleneklere göre ilahların seçtiği çocuğu ebeveynleri evlerinin kapısında habercilere kendileri teslim ederdi. Bu teslimiyetin ve sadakatin en büyük göstergesiydi.

‘Prikin Mo Havek. İlahları kızdırırsan neler olacağını tahmin bile edemezsin. Şimdi git oğlunu getir.’

‘İlahlara teslimiyetim sonsuz; ancak bunu yapamam. Gidip kendiniz alın. On dört yaşında bir çocuğu annesinden siz ayırın.’

Üçü birbirine baktı. Konuşmadılar ama sanki aralarında başka türlü bir şekilde konuşuyorlardı. En sonunda yanımda duran ‘Pekiyi’ dedi. ‘Madem daha fazla acı çekmek istiyorsunuz.’

Yüzünde gördüğüm o ifade biraz önce olmuş gibi canlı bir anı olarak gözlerimin önünde duruyor. Diğeri de merdivenleri çıktı ve içeri girdiler. Ben de arkalarından girdim.

Kavik ve annesi, odasının kapısında durmuş bekliyorlardı. Til ayakta güçlükle duruyordu. Oğlumsa annesinin düşmesini engelleyen bir ağaç kadar sağlamdı.

‘Ruus ma tu kattah. Solaasi ma kra Simadi mton ka ru bih.’

Dişlerinin arasından dökülen kelimeler ilahların diliydi. Haberci bunları tekrar ederken diğeri Kavik’e yaklaştı, yaklaştı ve çirkin ellerini oğlumun omzuna koydu.

Kavik annesine son bir kez baktı ve haberciyle yürümeye başladı. Habercinin yüzündeki tebessüm kanımı dondurmuştu. Bundan zevk alıyorlardı.

Babamın, ben küçükken hep söylediği bir şey vardı: ‘Eğer baltan keskinse ve ne yaptığını biliyorsan hiçbir ağaç karşında duramaz.’

Baltam keskindi ve ne yaptığımı biliyordum.

Birden kapının yanında dayalı duran baltama sarıldım ve dönerek vurdum. Tek bir vuruş. Yılların verdiği tecrübe ve güçle yapılan tek bir vuruş. Habercinin boynu yirmi adım çevresi olan bir ağaca göre hiçbir şeydi. Karımın çığlıkları arasında dua eden habercinin kafası yuvarlanarak Til’in ayaklarının dibinde durdu. Oğlumu tutan habercinin sinsi gülümsemesinin yüzünde donduğunu hatırlıyorum.

‘Size bir yanlışlık var demiştim’ diyerek kanatlarını kaçmak için açan habercinin kafasının ortasına baltamı gömdüm. Ucube, kanatları açık öylece dizlerinin üzerine çöktü ve yere yığıldı. Karım elleriyle ağzını kapatmış, oğlum şaşkın bir halde bana bakarken işimi bitirmek için baltamı kafatasından çıkarttım.

Til’in ilk çığlıkları tüm köyde duyulmuştu. Elimde kendi türünün kanıyla yıkanmış baltayı gören üçüncü haberci kapıda öylece kalakalmıştı. Ben ilerledikçe geriledi. Oğlumu almaya çalışmayacağı anlaşılıyordu.

Tıslayarak ‘Üzerine aldığın lanetin farkında bile değilsin’ dedi ve kanatlarını açarak uçmaya başladı. Gözümü kan bulamış bir halde arkasından bağırdığımı hatırlıyorum. Baltamı havaya kaldırmış haykırıyordum.

‘İlahlara söyle Prikin Mo Havek’in onlara vereceği oğlu yok!’

Baltadan sıçrayan kanlar şaşkın bir halde bana bakan ahaliye yağıyordu. Sabras öne çıktı ve ellerini açtı. Sanırım silahsız ve zararsız olduğunu göstermek istiyordu; ama o an bunları fark edecek durumda değildim. Düşünecek çok zamanım oldu ve o arada fark etmediğim pek çok şeyi daha sonra anımsadım.

‘Mo, ne yaptın sen?’

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 4

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir