S.Volkan Gün’den Fantastik Bir Dizi Öykü; Ölmek İçin Güzel Bir Gün-2

Bunu Paylaşın

Kafamı önüme eğdim ve derin bir nefes aldım. Habercilerin bakır gibi kokan kanının kokusunu alabiliyordum.

‘Kendi kaderimi kendim belirledim.’

‘Ama bunu yaparken bizim hayatlarımızı mahvettin.’

Herkesin; klandaşlarımın, akrabalarımın, tanıdığım ve tanımadığım herkesin bana bir katil, bir canavarmışım gibi baktığını asla unutamıyorum. Bana, oğlunu savunmaya çalışan bir baba gibi değil de, kendi kanlarından birisini öldüren bir caniymişim gibi baktıklarını hatırlıyorum.

Orada öylece durmuş anlamaya çalışırken Kavik’in sesini duydum.

‘Baba, içeri girsen iyi olur.’ Oğluma baktım. Kafasıyla Haydi der gibi bir işaret yaptı ve ben elimde babamın yadigâr baltasıyla eve girdim. Tüm bu vahşetin ortasında karım öylece bana bakıyordu.

‘Aptal bir adamsın sen Prikin Mo Havek. Şimdi seni de kaybetme korkusuyla lanetledin beni.’

Hiç birimiz konuşmadık; günün geri kalan bölümünü susarak geçirdik. Öldürdüğüm yerde yatan vücutlardan uzak durarak, hepimiz ayrı bir köşede öylece bekledik. Dışarısı da en az evimizin içi kadar sessizdi. Elimde balta, parmaklarımda kurumuş ucube kanından oluşmuş şekillere boş bakıyordum.  İçimden bir ses ‘Ne yaptın sen?’ diye benliğimi hırpalarken, bir başka ses ‘Yapman gereken buydu’ diyordu.

Güneş batıdaki tepelerin arasına indiğinde evdeki derin sessizliği oğlum bozdu.

‘Baba! Bunları yakmamız lazım. Böyle bırakamayız.’

Kavik haklıydı. Daha şimdiden habercilerin cesetlerinden nahoş kokular eve yayılmaya başlamıştı. İki vücudu odunları taşımakta kullandığımız büyük küfelere koyduk. Oğlumun cesareti beni gururlandırıyordu. Tilbatin ise hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu.

Evin zeminini silmeye çalıştığımız sırada duyduğum çığlık hala tüylerimi ürpertiyor. Elime baltayı kaptığım gibi dışarı fırladım. Kavik elinde bir sopayla beni takip etti. Önce, gördüklerime inanmak istemedim; ama ilk vücut, büyük bir gürültüyle düştüğü evin çatısından içeri girdiğinde, gözlerimin beni yanıltmadığını anlamıştım.

İkinci vücut hala olduğu gibi duran büyük ziyafet masasına düştü. Birileri bağırıyordu.

‘Bunlar Saedu. Çocuklara bakmak için geride bıraktıkları yaşlıları.’

Üçüncü vücut, yere düşerken hala yaşıyordu. Kafasının üstüne düştü ve boynu iç kaldıran bir çatırdamayla kırılarak hareketsiz kaldı. Evlerinde olanlar dışarı koşmaya başladılar. Herkes şaşkın neler olduğunu anlamaya çalışırken birileri ağlıyordu. Ölenlerden birisi amcasıymış sanırım; ama benim tüm dikkatim havada kanat çırparak dönen uğursuz habercilerin üzerindeydi.

İçlerinden bir tanesi büyük ziyafet masasının üstüne kondu ve etrafına baktı. Vadi halkı, tedirgin tavırlarla geriledi.

‘Roakim oğlu, Prikin Mo Havek. Buradaysan bil ki ilahların gazabı senin ve ailenin üzerindedir. Bu vadide artık senin ve soyunun yaşaması mümkün değil.  Ama ilahlar yaptığın hatayı düzeltmen için yücelik gösterdiler.’

İlahların yücelik göstermesi bir anda çok komik gelmişti. Gülmeye başladım.

‘Bu mudur gösterdikleri yücelik? Yaşlı insanları öldürmeniz için sizi göndermeleri, öyle mi?’

Haberci bana doğru baktı. Öldürdüklerim kadar sevimsiz ve çirkindi.

‘Bu; sana ve vadide yaşayan sizlere bir uyarıdır. Saklanırsan bunun sonucuna sadece sen değil tüm vadi katlanacaktır; ama yarın gün doğumunda oğlunu ‘İlahların Patikası’na getirirsen karın ve eğer varsa karnındaki dölün bağışlanacaktır.’

Elimdeki baltanın sapını iyice sıktım.

‘Ya getirmezsem?’

Bunun üzerine haberci havalandı ve aynı anda daha önce fark etmediğim iki haberci kollarından tuttukları bir adamla birlikte bir tur attılar. Adam hala hayattaydı. Gözleri yarı kapalıydı ve bir şeyler söylüyordu ama duymak imkânsızdı.  Kadınlar çığlık attı, erkekler öfkeyle bağırdı; ama hiç birisi işe yaramadı. Haberciler yaşlı adamı tahıl dolu bir çuvalı bırakır gibi bıraktılar. Adam düştüğü çatıyı kırarak evin içine girdi.

‘Getirmezsen ne olacağını artık hepiniz biliyorsunuz.’

Haberciler gittiğinde kısa süren bir sessizlik yaşandı. Çok rahatsız olmuştum. Tüm bu insanlar benim yüzümden ölmüştü. Suçluluk duygusu içimi kemirmeye başlamışken az önce ağlayan kadın bağırarak bana doğru koştu.

‘İlahlara karşı geldin. Bizi de lanetine ortak ettin!’

Seçim günü için köyümüze gelen diğer klan mensuplarının sesleri de duyulmaya başlamıştı. Hepsi beni suçluyordu, yaptığım şeyi neden yaptığımı anlamak istemiyorlardı. Tepkinin başını çeken kadın; bir yandan ağlıyor, bir yandan da üzerime yürüyordu. Gerilemeye başladım. Tepkimden cesaret alan klandaşlarım ve diğer klan üyeleri de sabahtan beri içlerinde tuttukları öfkelerini kusmaya başlamışlardı ki oğlum önüme atıldı.

‘Yeter! Belki de olması gereken buydu.’

Sesindeki kararlılık tüylerimi ürpertmişti. Herkes durdu.

‘Belki de bu günün gelmesi gerekiyordu. İlahların üzerimizdeki hâkimiyetinin belki de son bulması gerekiyor.’

‘Sen ne dediğini bilmiyorsun çocuk’ dedi arkalardan birisi.

Bir başkası söze girdi.

‘Bu olanlar ilahların iradesine karşı geldiğimizde ne olduğunu bize çok açık bir şekilde gösteriyor.’ Meydandaki cesetleri gösteriyordu.

‘Çekil önümden’ dedi öndeki kadın.

‘Baban yüzünden, isim babam öldü.’

Kavik olduğu yerden kıpırdamadı.

‘Hayır, Onların isteği belki de budur. Bizim birliğimizin bozulması ve…’

Bu sefer konuşan klanımızın en yaşlı ismi Kard Uhm Movak’tı.

‘Evlat, Babanın gitmesi gerekiyor. Seni götürmesi gerekiyor.’

Kard herkes tarafında sevilen ve sayılan birisiydi. Sakin fakat kararlı tavrı ortak hareket eden bir iradenin kelimelere dökülmüş hali gibiydi.

Şimdi burada durmuş düşünüyorum ve hala işin içinden çıkamıyorum. Acaba bir başkası benim yaptıklarımı yapsa ailemi korumak adına bende ona sırtımı döner miydim? Bilmiyorum…

Gece, bahar yağmurunu da beraberinde getirmişti. Yine konuşmuyorduk. Bu sefer sessizliği, dışarıdan gelen yağmurun sesi bozuyordu. ‘Geceler hala soğuk oluyor’ diyecek oldum ama kelimeleri yuttum. Bu gece sıradan bir gece değildi.

(Yerler hala ıslak, havada amber kokusu var. Güzel bir gün olacağa benziyor.)

Karşıdan geliyorlar. Patikadan aşağıya inen kırmızı cüppeli -İlahların hizmetkârları- ben ve oğlum için geldiler.  İstediklerini bulamayacaklar.

Baltam elimde, sabahtan önceki en karanlık zamanda yola çıkarken karım ve oğlumla vedalaştım. Konuşmadık. Sözlerin bir önemi yoktu. Benim oğlumu kendi ellerimle vermektense ölmeyi tercih edeceğimi sırf karım değil tüm vadi biliyordu. Til itiraz bile etmedi, boş bakıyordu. Onu ve oğlumu öptüm. Eğer gelenleri öldürebilirsem belki ilahlara ne kadar kararlı olduğumu anlatabilirdim.

Birkaç adım atmıştım ki geri döndüm. Baltam bana babamdan kalmıştı ve değeri benim için büyüktü; benden de oğluma kalmalıydı. Büyük bir sükûnetle ve gözlerinde yaşlarla baltayı benden aldı. Kavik iki günde sanki iki yıl büyümüştü. Dudaklarında buruk bir tebessümle bana baktı. Artık gitme zamanım gelmişti. Oğlumu son gördüğüm an bu andır.

Sandığın dibinden büyük babama ait kılıcı aldım. ‘Terb Geçidi’ savaşlarından kalma kılıç, paslanmak üzereydi ve elime hiç oturmamıştı; ama başka bir seçeneğim yoktu ve şimdi ben, Prikin Mo Halvek, burada durmuş tanrıların yüzüme gülmesini bekliyorum. Başımda miğfer, elimde kılıç ve göğsümde bir ağrıyla… Hava çok güzel; ılık bir ilkbahar sabahındayım; ama ellerim buz kesmiş, kalbim delice çarpıyor.

Hizmetkârlar yaklaşıyor. Üç tarafa dağılıyorlar. Geriye kaçamam, kaçmam. Büyükbabamın zırhı üzerimde sıkıntı; ama aynı zamanda garip bir güven hissi veriyor. Belki de büyükbabamın kahramanlıkları bu zırh sayesinde bana geçer. Bilmiyorum, tamamen uyuşmuş bir haldeyim.

Hizmetkârların acımasız yaratıklar olduğuna dair pek çok hikâye dinledim. Şimdi bunun ne kadar gerçek olduğunu öğrenme fırsatım olacak. Korkuyorum, hem de hayatımda hiç korkmadığım kadar. Hizmetkârlar iki ayaklı ama pek çok dört ayaklı hayvandan daha ürkütücü duruyorlar. Tam karşımda duran mırıldanmaya başladı. Sözleri hatırlıyorum.

‘Ruus ma tu kattah. Solaasi ma kra Simadi mton ka ru bih.’

Aklıma oğlumu almaya çalıştıkları an geldi. İçimi yavaş yavaş kaplayan öfkenin kollarımdaki uyuşukluğu akan suda temizlenen kirler gibi silinmeye başladığını hissediyorum. Hizmetkârların hırıltılı sesinden ilahlarına yaptığı çağrıyı dinlerken birden üzerimizden geçen gölgeleri fark ettim. Kafamı kaldırıyorum ve kanım donuyor. Beş haberci üzerimizden uçarak geçiyor. Gittikleri yön, köyüm. Bir anda her şeyi anlıyorum. Buraya çağırılmam sadece bir tuzakmış; beni köyden uzaklaştırmak için hazırlanmış bir tuzak. Benim oğlumu getirmeyeceğimi zaten biliyorlarmış.

‘Hayır’ diyerek dönüp koşmaya başlıyorum. Aynı anda hizmetkârlar da harekete geçiyor. Hırıltılarını duyuyorum. Benden daha hızlı ve çevikler. Göz ucuyla yaklaştıklarını görüyorum. Sağımdaki bana doğru atlıyor. Büyükbabamın kılıcı havada bir yay çiziyor ve hizmetkârın kaçırmaya çalıştığı yüzünü doğruyor.

Yaratık cansız yere düşüyor. Durup diğerlerine dönüyorum. Evime gitmem gerekiyor; ama bunlardan kurtulamazsam…

Öfkeden çıldırmış bir halde uluyorlar. Ölen için ağlıyorlar, ya da sadece bana meydan okuyorlar, ne fark eder ki?

‘Gelin bakalım sefil yaratıklar. Demek ilahlarınız beni oyuna getirdiler öyle mi?’

Bir tanesi kenetlenmiş dişlerinin arasından bir şeyler söylerken diğeri apansız saldırıyor. Elindeki kılıcı çılgınca sallıyor. ‘Benden çok daha hızlı’. Büyükbabamın kılıcı rastgele savururken avantajlı; ama bu kadar yakından gelen darbeleri karşılamakta zorlanıyorum. Asırlık zırhın üzerinde şimdi pek çok yeni çizik var ve daha da olacak gibi. Bir an önce bir şeyler yapmalıyım.

Diğeri de arkadaşına katılıyor. Hiç kullanmadığım bir silahla ikiye tek savaşmaya çalışıyorum. Kollarımdaki güç tek yoldaşım. Yaratıklar hızlı ama dayanıklı değil. İlk saldıran hizmetkâr, öfkesinin verdiği güçle saldırmıştı ama şimdi hareketleri daha yavaş. Daha çok darbeyi karşılamaya başladım. Diğer taraftan saldıran ise çok daha temkinli davranıyor. Açığımı bekliyor gibi. Çok vakit kaybettim. Kavik, Til…

İlk saldıranın bir darbesini daha önlüyorum ve kılıcını iterek büyükbabamın kılıcını sallıyorum. Onlarınkilere göre daha uzun ve daha kalın olan kılıç kırmızı cüppeyi yırtıp, eti yarıyor. Kulak tırmalayan bir çığlıkla hizmetkâr geri çekiliyor.

‘Fırsat geldi’ diye düşünerek kafamdaki miğferi çıkartıp diğerine fırlatıyorum ve koşmaya başlıyorum. Ailemdeki erkeklerin bacakları kısa; ama kalın ve dayanıklıdır. Sevgili karım bana  ‘Hayatında gördüğü en yakışıklı erkek olmadığımı’ söylemişti. Nedense böyle bir anda aklıma o geliyor. Nefesim yetse gülerim ama her bir nefesin benim için önemi var.

Onları atlattığımı düşündüğüm ilk anda bacağımda derin bir acı hissediyorum ve bacağım beni taşımıyor yere düşüyorum. Yuvarlanıyorum.

 (Papatyalar vadiyi kaplamaya başlamış. Çimler çok güzel kokuyor.)

Zırhtan doğrulamıyorum. Kalkmam lazım. Oğluma ve karıma koşmam lazım ama bacağımdaki acı giderek artıyor. Elimi atıp acının kaynağına uzanıyorum. Arka baldırıma gömülü halde duran bir sap var, sahibi ise miğferi fırlattığım hizmetkâr.

Çıkartmaya çalışıyorum ama sap kavrayabileceğimden çok daha aşağıya saplanmış. Tüm gücümü toplayarak doğruluyorum ve o anda hizmetkârla göz göze geliyorum. Öfke dolu küçük gözlerle bana bakıyor.

Gözlerimi yaratıktan ayırmadan bir elimle kılıcımı arıyorum. 

‘Jah tugh!’ diyor ve tam ben kılıcın ucunu bulmuşken elinin tersiyle vuruyor. Korkunç bir ağrı ve beraberinde ağzıma dolan kanla yuvarlanıyorum. Elindeki eldivenin üstünde demir olmalı. İki dişim dilimin üzerine duruyor. Tekrar doğrulmaya çalışıyorum fakat yaratık daha hızlı davranıyor ve üstüme atlayarak dönmemi engelliyor.

Zırhım önden ve arkadan çok güçlü dövülmüş ama yanlarda korumasız. Hizmetkâr bunun bilincinde. Gülümseme olduğunu düşündüğüm bir ses çıkartarak bacağımda saplı bıçağına uzanıyor ve haince çekiyor. Acıyla bağırıyorum, öfkem kendime; duyduğum acıdan değil. Oğlumu savunmasız bıraktığımı düşünüyorum.

Son bir çabayla ve tüm gücümle üzerimdeki yaratığı itiyorum ve üzerine doğru çullanıyorum. Ellerim ince boğazını buluyor. ‘Ciğerine daha fazla hava girmeyecek’.

 Sıkmaya başlıyorum. Olabildiğince şiddetli sıkıyorum. Tek amacım var; bir an önce evime varmak.

Yaratığın başlığı düşüyor ve çirkin suratı ortaya çıkıyor. Küçük, yüzünün ortasında toplanmış burun ağız ve gözler… Kulakları küçük ve arkaya doğru parçalanmış gibi uzanan parçalardan oluşuyor.

‘Jah tugh’ diyerek tükürmeyi deniyor ama o kadar kuvvetli sıkıyorum ki tükürüğünü bile yutamıyor. Tam gözleri kapanmak üzereyken sol yanımda korkunç bir acı hissediyorum. Acı içime uzanıyor, ciğerlerimi yırtıyor ve beni nefessiz bırakıyor. Ellerimden tüm gücün çekildiğini hissediyorum. O an anlıyorum…

Kafamı sola çevirdiğimde az önce yaraladığım diğer hizmetkârı görüyorum. Göğsünde büyük bir yırtık ve altında kanayan bir yara, elinde de bana sapladığı kılıç var.

Doğrulmaya çalışıyorum; ama nafile. İstemsiz bir öksürük başlıyor, beraberinde de kan. Boğmak üzere olduğum yaratık beni üzerinden itiyor. Büyükbabamın zırhıyla yere düşüyorum. Gökyüzünde beyaz bulutlar var ama nedense hava sıcak mı, soğuk mu hissetmiyorum.

Yutkunmaya çalıştıkça daha çok kan gırtlağımı tıkıyor. Kendi kanımda boğuluyorum. Çirkin yaratıklar, başıma dikiliyorlar. Etraf bulanıklaşıyor. Demek ölmek böyle bir şey… Bacaklarım ve ellerim uyuşmaya başladı. İstemsiz titriyorum. Zaten üzerime büyük gelen zırhta benimle birlikte titremeye başlıyor. Kling i ling, kling a lang…

Az önce boğmak üzere olduğum hizmetkâr diz çöküyor ve yüzüme bakarak gülüyor. Bu sefer güldüğüne eminim. Vücudumdan hayat çekilirken aklıma oğlum ve karım geliyorlar. Ağlamak istiyorum, eğer vücudumu hissedebilsem. Tek hissettiğim şey derin bir acı. Elimi kaldırmayı başarıyorum ama tüy gibi, sanki bir başkası hareket ettiriyor. Yaratığın boğazına sarılıyorum son bir güçle. Kurtulmaya çalışmıyor. Yüzüme bakmaya devam ediyor ve gri dişleriyle bana gülüyor.

Nefes… Nefes alamıyorum. Her şeyin yerini büyük beyaz bir ışık alıyor ve sonra sonsuz bir karanlık. Son nefesimi veriyorum ve… Ölüm.

Uhhhhh… Öhöö… Öhööugh…

‘Derin nefes al.’

Uhhhhh…

‘Sakin ol ve derin nefes al. Ciğerlerine hava dolsun. Evet, böyle işte sakin ol.’

Öhö, öhö, öhö…

‘Bunu içmelisin, hemen.’

‘Bu…’

‘Nefesini harcama. İhtiyacın olacak. Hemen içmezsen…’

‘Tadı, berbat.’

‘Ama hayatını kurtaracak.’

‘Ben… Ben ölmüştüm.’

‘Ve şimdi hayattasın.’

‘Nasıl?’

‘Sorularını sonraya sakla. Şimdi asıl yapman gereken biraz dinlenmek. İçtiğin o berbat şeyin parçalanmış etini tamamlaması için dinlenmen gerekiyor.’

‘Sen…’

‘Daha fazla konuşma ve uyu.’

Gözlerim tekrar kapanmadan önce son hatırladığım şey iri adamın arkasını dönüp gidişi.

Gözlerimi aralıyorum. Uzakta bir yerlerde şimşekler çakıyor, duyuyorum; ama her şey bulanık.

Göğsümde derin bir ağrı var. Ateşin sesine, üzerinde pişen etin kokusu karışıyor. Karnım acıkmış. Doğrulmaya çalışıyorum; ama çok güçsüzüm. Kollarım vücudumu taşımıyor.

Sırtımı hissetmiyorum. Ne kadar zamandır bu şekilde yattığımı bilmiyorum. Bir kez daha kalkmaya çalışıyorum. Bu sefer karşıda, ateşin başında iri adamı görüyorum. Elinde bir kap var ve içine tükürüyor. Yanıma gelerek bana uzatıyor.

‘Sen delirdin mi?’ diyorum. Sesim fısıltıdan farksız.

‘Onu içeceğime ölürüm.’

İri adamın yüzünde hafif bir tebessüm beliriyor.

‘Sen zaten ölüsün. Seni hayatta tutan budur. Şimdi iç ki ayağa kalkacak gücün olsun.’

Gerçekten de itiraz edecek gücüm yok. İnsaflıymış, suyun içine tükürmüş. Geçen seferkiyle aynı berbat tadı alıyorum.

‘Bunu alışkanlık haline getirme sakın.’ Sesime ne oldu?

Aynı tebessüm. ‘Siz ölümlüler, bazen çok anlaşılmaz oluyorsunuz.’

Biz ölümlüler?

Yine kendimden geçiyorum.

Gözlerimi, fersahlarca uzaktan tanıyacağım bir kokuya açıyorum. Geyik eti yağında pişmiş kuş yumurtasının dayanılmaz kokusu bu. Dirseklerimin üzerinde dikiliyorum. Bu sefer daha kuvvetliyim. Başım dönüyor ama en azından hayattayım. Ama nasıl?

Arkası dönük halde iri adamı görüyorum. Aslında iriden biraz fazlası. Dev gibi demek daha doğru olur. Arkası dönük yemek yiyor.

‘Sen osun.’ Sesim daha kuvvetli çıkıyor. Kesinlikle daha iyiyim.

‘Ormanda karşılaştığımız adamsın.’

Adam kafasını kaldırıyor ve sonra yemeğe devam ediyor.

‘Ne tür bir numara yaptın bilmiyorum ama yaptığın şey işe yaramış gibi görünüyor. Kendimi daha iyi hissediyorum.’

‘Numara yok.’ Tabağı kenara koyarak kalkıyor. Gözlerinin altı morarmış, yüzü solgun bir halde.

‘Senin neyin var?’

‘Bir şeyim yok.’

‘Yüzün… Solmuş.’

Adam konuşmuyor ve gidiyor. Etrafıma dikkatlice bakıyorum. Burayı tanıyorum. Burası yaşlı Tenrig’in kulübesi; gençliğimden beri gelmemiştim. Köyüme aşağı yukarı iki günlük yürüme mesafesindeyim.  Oğlumu ve karımı görmem lazım; ama yürüyecek durumda değilim.

Oturuyorum. Sol yanımda bir ağrı var; ama belli belirsiz. Elimi ağrının olduğu tarafa uzatıyorum. Hiçbir şey yok. Burada parçalanmış et ve ölümcül bir yaranın olması gerekiyor. En azından izi olmalıydı.

Ayaklanıyorum. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Olduğum yerde duruyorum. Yıkılmamak için çaba harcıyorum. Kulübenin kokusu nihayet yemeğin iştah açan kokusunu bastırıyor. Ormanın nemini almış kulübe her kalasına kadar rutubet kokuyor. Camlar kırık, çatı delik. Yaşlı Tenrig’in ruhu burayı çoktan terk etmiş. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Ağaçların kendine has kokusunu ciğerlerime dolduruyorum.

Birisi bu kadar şanslı olabilir mi? Yaşamak için ikinci bir şans var mıdır? Tanrılar insafa mı geldi? Nefes alamamak ölümden daha korkunç bir şeymiş.

Bir anda düşünceler kafama üşüşüyor. Öldüğüm anı ve kendi kanımda boğuluşumu hatırlıyorum. O anlarla ilgili pek çok şey bulanık; ama emin olduğum tek bir şey var. Çocuğuma ve eşimin zamanında kaçamayacaklarına dair duyduğum tarifsiz endişe.

İlerideki derenin başında durmuş, su içen adamı görüyorum. Doğrulup ağzını siliyor. Yorgun görünüyor. Dönüp yürümeye başladığında sendeliyor, yere düşüyor. Koşup yardım etmeye çalışıyorum; ama adam çok ağır ya da ben çok güçsüz kalmışım.

‘İyiyim. Dinlenmem lazım.’

Kulübeye yürümesine elimden geldiğince yardım ediyorum. Ateşin başına oturuyoruz. Geyik eti ve yumurtadan alıp yemeye başlıyorum. Kısa sürede hepsini bitiriyorum. Hatırladığımdan daha da lezzetliymiş.

Hayatımı borçlu olduğumu düşündüğüm adam, tahta kulübenin nemli duvarına yaslanmış öylece oturuyor. İri vücudu burada ama kendisi başka bir yerde gibi.

‘Seni gördüğüme yemin edebilirim.’

Adam anlamamış bir ifadeyle yüzüme bakıyor. Yüzü hasta gibi.

Tabağı bırakıp ellerimi pantolonuma siliyorum.

‘Seni, ziyafet ateşi yakıldıktan sonra gördüğüme yemin edebilirim.’

‘Oradaydım.’

Adamın kabullenişini beklemediğim için, ya da hayal gördüğüme kendimi inandırdığım için şaşırıyorum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra;

‘O kalabalığa görünmeden köye nasıl girip çıktın?’

Adama inanmıyorum ama benim için yaptıklarından sonra saygısızlık yaparak yalancı olduğunu söyleyecek değilim.

‘Diğerleri nasıl yapıyorsa’ diyor garip bir doğallıkta.

‘Diğerleri?’

‘Benim türümden olanlar.’

Söylediklerini anlamamış olmama şaşırmış bir tavırla yüzüme bakıyor.

‘Anlamadın değil mi?’

‘Neyi?’diyorum aptal durumuna düşmüş olmaktan duyduğum utançla.

Adam kalkıyor ve yürümeye başlıyor. Arkasından gidiyorum. Kendime kızgınım.

‘Neyi?’ diyorum tekrar kızgın bir ifadeyle.

‘Neden hayatta olduğun sorusunu sordun mu kendine?’

‘Aklıma geldi; ama cevaptan korktuğum için…’

Sözümü kesiyor. ‘Cevap çok açık değil mi?’

Gülüyor. Tok ve sinir bozucu bir gülüşü var; ama bir şekilde hayatımı borçlu olduğumu biliyorum.

‘Nereye gidiyorsun?’

‘Bir iki güne gelmiş olurum. O zamana kadar sen de güçlenmiş olursun. Sorularının cevaplarını o zaman veririm. Bu arada sakın köyüne dönmeyi düşünme; çünkü öldüğünü gördüler. Karşılarına çıkarsan..’

Cümlesini bitirmeden yürüyüp gidiyor. Bense yorgunluğum, sorularım ve açlığımla baş başa öylece kalıyorum. Haklı olabilir. Hayatın vücudumu terk edişini hissettim. Ölmüştüm. Köye şimdi dönersem küçük çocukları korkutmak için anlatılan hikayelerdeki hayaletlerden biri olarak görüleceğime hiç şüphem yok.

Sönmek üzere olan ateşi besliyorum ve hala sıcak olan et ve yumurtayı yiyorum. Çok lezzetli.

Karnımı doyurduğumda kendimi çok daha iyi hissediyorum. Oğlum geliyor aklıma, ve karım. Sevgili Tilbatin ve onun mis gibi kokan teni. Etim soğuk ama ruhum sıcak uykuya dalıyorum.

Aradan iki gün geçti. Gücüm yerine gelmeye başladı. Gece ayazı için yakacak toplarken hışırtılar duyuyorum. Kollarımdakileri bırakarak bir ağacın arkasına saklanıyorum. Ormanın bu kadar derinlerine klanlar gelmez. Burası Simadimendo vadisinin en yaşlı ağaçlarının bulunduğu orman. Buradaki ağaçları kesmek inançlarımıza göre saygısızlıktır; ama çocukların ara sıra bu kadar uzağa oynamaya geldiklerini biliyorum. Tıpkı küçükken benim yaptığım gibi.

Bekliyorum ama çalıların arasından hiçbir şey çıkmıyor. Bir tavşan olabilir.

Tam saklandığım yerden çıkmışken arkamda birisinin varlığını hissediyorum. Dönüyorum ve iri adam orada öylece durmuş tepemden bakıyor.

‘Nasıl geldin buraya? Geldiğini fark etmedim.’

Sadece gülüyor. ‘Sana demiştim diğerleri nasıl yapıyorsa öyle diye.’

Elinde paçavralara sarılmış bir şey var.

‘Yemek mi getirdin?’

Elindekine bakıp gülüyor.

‘Hayır.’

Sonra birden ciddileşiyor.

‘İçeri girmeliyiz. Yağmur yaklaşıyor, dışarısı tekin değil.’

‘Senin adın nedir?’ diye soruyorum uzun ve sessiz bir yemeğin ardından.

Adamın iki gün önceki bitkin halinden eser yok. Arkasına yaslanıyor.

‘Pek çok isimle çağrılırım.’

İçimde beliren öfke sesimi yükseltmeme neden oluyor. Kendimi bir anda aptal gibi hissediyorum.

‘Hayatımı kurtardığını biliyorum; ama bana kim olduğunu ve beni ölümden nasıl döndürdüğünü anlatmazsan…’

Cümleyi bitiremiyorum. Kollarımda savaşacak güç, bacaklarımda kalın bedenimi taşıyacak takat ve en önemlisi gidecek bir yerim yok.

Benimle aynı sonuca varmış olmalı; ‘Gidecek bir yerin yok Prikin Mo Havek’ diyor kendinden emin bir tavırla ve ateşin başından kalkıp yıkık dökük kulübenin sağlam kalmış tek köşesine giderek uzanıyor.

Yağmur çılgınca yağıyor. Bu havada ormanda yürümek zayıf bedenimin hastalığa yakalanmasına neden olabilir. Kendi köşeme çekilerek sırtımı dönüyorum, toz ve küf kokan paçavralara sarınarak uyumaya hazırlanırken iri adam konuşmaya başlıyor.

‘Ben, çok uzun zaman önce soyu tükenmiş bir ırkın hayatta kalan birkaç üyesinden birisiyim. Pek çok isimle çağrıldık; ama aslen Zent olarak biliniriz.’

Arkamı dönmeden dinliyorum.

‘Bu ismi hiç duymadım. Vadideki bütün klanları bilirim.’

İri adam kalın sesiyle bir kahkaha patlatıyor.

‘Dışarıda bu vadiden çok daha büyük bir dünya var Prikin Mo Havek. Büyük ve acımasız bir dünya.’

Söylediklerini anlamaya çalışıyorum ama Simadimendo vadisinden başka bir yer bilmeyen biri olarak zorlanıyorum. Bunun nedeni vadiden çıkamıyor olmamız değil; vadinin bize isteyebileceğimiz her şeyi sağlıyor olmasıdır. Hayat bu vadide çok güçlü.

‘Bizler asırlar önce nesli tükenmiş bir ırkız. Sürüldük, kovalandık, avlandık, acımasızca öldürüldük. Gittiğimiz her yere ölümü beraberimizde taşıdık. O da bize minnettarlığını başka halklar aracılığıyla gösterdi. Öldürüldük, hem de hayvanlar gibi.’

Birden dönüyorum merakıma yenilerek

‘Neden hiçbir halk sizi istemedi?’

Bir şimşek çakıyor ve iri adamın yüzü bir an için aydınlanıyor. Korkunç bir yüzle bana bakıyor. Yerimde doğruluyorum, korkuyla nefesimi tutuyorum. Bir şimşek daha ve adam normale dönmüş yüzüyle bana bakıyor.

‘İşte bu yüzden’ diyor. ‘Nesin sen?’ diyorum tüm cesaretimi toplayarak.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir