S.Volkan Gün’den Fantastik Bir Dizi Öykü; Ölmek İçin Güzel Bir Gün-3

Bunu Paylaşın

‘Sizin adlandırmanızla ben bir ilahım’ diyor ifadesiz bir ses tonuyla.

‘İlah?’

‘Asırlar boyunca avlandık. Gittiğimiz her toprağa ölüm götürdük. İnsanlarını öldürdük. Taşıdığımız lanetin karşı konulmaz gücüyle öldürdük. Sonra insanlar birleşti ve bizi avlamaya başladılar. Bize bahşedilen lanet sonsuz bir yaşam; ama bizler de ölürüz ve öyle de oldu.’

Nefesimi tutmuş dinliyorum. Arkama bakmadan koşup kaçmakla, adamın yanına oturup; büyükbabamın anlattığı savaş hikayelerini dinlediğim çocukluk zamanlarımın merakıyla, anlattıklarını dinleme isteği arasında kalmış öylece duruyorum. Gördüğüm yüz aklımda; yuvarlak, yuvalarına kaçmış gözler, sarkık yanaklar, insanı yutmaya hazırlanmış gibi duran yuvarlak bir ağız ve buruşuk bir ten.

‘Sayımız iki elin parmakları kadar kaldığı sırada, peşimizdekilerden kaçarken burayı, bu vadiyi bulduk. Tecrit edilmiş bir yerdi. Ataların ilkel bir yaşam sürüyordu. Onlara madenleri işlemeyi öğrettik. Ev yapmayı, cam yapmayı ve ona şekil vermeyi. Bu vadinin o kadar özel bir hali vardı ki kendi aramızda bir karar aldık. Daha önce yaptığımız hataları yapmayacaktık. Buranın düzenini bozmayacaktık. Her şeyin yerine yenisinin konulması gerektiğini öğrettik onlara, ve biz de bunu uyguladık. Böylece atalarının vadinin dışına çıkmasına gerek kalmayacaktı. Ataların kısa sürede yaptıklarımızın ve onlara öğrettiklerimizin etkisinde kalarak bize ‘İlah’ demeye başladı. Buna geriye kalan bir avuç Zent olarak hiç birimiz itiraz etmedik. Dağın üst kısmında yaşayan küçük yaratıkları ehlileştirip kendimize hizmetkar yaptık. Bizim aslında ne olduğumuzu asla öğrenmemeniz gerekiyordu o yüzden İlahlar Dağı’nın tepesine yerleştik ve sizlerden uzak durduk. Gerisini zamanın halletmesini bekledik. Bizim zamanımız çoktu ama sizler ölürken çocuklarınıza anlattığınız hikayeler bizleri her nesil daha ilahi bir hale soktu.’

İri adam susup dışarıyı dinliyor. Bir ses duymuş gibi kafasını çeviriyor sonra konuşmasına devam ediyor. Ben şaşkınlıktan nefes almayı bile unutmuş bir haldeyim.

‘Size öğrettiğimiz; avcılık ve ormancılık ile kurallara biz de uyduk ve her yıl içinizden sadece bir tanenizi aldık.’

Son sözler duyduklarımdan uyuşmuş vücuduma soğuk su etkisi yapıyor. Ayağa fırlıyorum, ellerim yumruk olmuş bağırıyorum;

‘Ne için aldınız? Ne yaptınız onlara?’

Kafasını önüne eğiyor.

‘Onların içini boşalttık.’

Anlayamıyorum. Tüm bunlar çok fazla geliyor. Kollarım uyuşuyor.

‘Ne demek bu?’

Derin bir nefes verip kafasını kaldırıyor. Yüzünü görecek kadar yakınım. Az önce gördüğüm ürperten suratıyla bana bakıyor; ama nedense ürpermiyorum.

‘Yaşam süreniz sınırlı ama bizde olmayan bir şeye sahipsiniz; yaşama isteği ve onu devam ettiren kuvvetli iradeler.’ Bir an duruyor sanki konuşmanın devamını getirmek istemiyor gibi.

‘Onların iradelerini emiyoruz. Yaşama istekleri, heyecanları, tutkuları, sevgilerini ve nefretlerini, taşıdıkları iradelerini emiyoruz.’

Söylediklerinden utanıyor gibi. Kafasını tekrar öne eğiyor.

‘İşimiz bittiğinde öyle bir hale geliyorlar ki; içi boşalmış bir meyve kabuğu, içini kurtların yediği bir ağaç kabuğu gibi kalıyorlar. Son nefeslerini verene kadar yemek, içmek ve diğer tüm hayati ihtiyaçlarını yapma istekleri kuruyor. Sonunda fiziksel bedenleri çöküyor ve ölüyorlar; ama onlar asıl biz iradelerini yediğimiz zaman ölmüş oluyorlar.’

Ciğerlerimdeki tüm güçle bağırarak adamın üstüne atlıyorum. Kolumda ne kadar güç kaldığının hiç önemi yok. Gözlerim kararmış bir halde adamı yumrukluyorum. Karşı koymuyor, direnmiyor hatta kıpırdamıyor. Ben vururken öylece durup boşluğa bakıyor. Bir süre sonra tükenmiş bir halde geriliyorum. Adamın -ilah demek istemiyorum- yüzü kan içinde kalmış öylece duruyor.

Bir şimşek daha çakıyor ve bana baktığını görüyorum.

‘Bana bakma sakın sefil yaratık! Asırlar boyu bu vadideki herkesi kandırdınız, sevdiklerini ellerinden aldınız. Ne için?’

‘Çok basit’ diyor titrek bir sesle, ‘Yaşamamız için iradenin gücüne ihtiyacımız var. Yaşamak için.’

Bir an öylece karşımda duran adama bakıyorum. Kafamı sallıyorum.

‘Sizler ilah değilsiniz. Sizler zavallısınız.Yaşamak için bile bizlere muhtaçsınız. Vadinin klanları bunu öğrendiği anda ne olacağını biliyor musun? Hepinizin kellelerini kazıklara oturtacaklar. Yüzyılların gazabıyla saldıracaklar.’

Kafasını sallıyor. ‘Böyle bir şey olmayacak. Burada anlattıklarım burada kalacak.’

‘Beni sen mi durduracaksın?’ diyorum. Damarlarımdaki kan kaynamaya başlamışken.

‘İrademi, yaşam gücümü mü emeceksin?’ Beni durduramazsın’ diyorum. Konuştuklarımı mantığım reddediyor ama cesaretim benimle birlikte ayaklanmış durumda.

‘Şimdi bu kapıdan çıkıyorum ve tüm vadiye sizlerin aslında ne olduğunuzu anlatıyorum.’

‘Hayır’ diyor öfkeyle olduğu yerden kalkarak. Kuvvetli bir şimşek çakıyor ve görüntüsü kanımı donduruyor.

‘Senden korkmuyorum.’ Kendime inanmıyorum.

‘Beni dinlemelisin Prikin Mo Havek. Eğer bildiklerini anlatırsan bu vadiye hiç görülmemiş bir laneti getirmiş olursun.’

Arkamı dönerek kapıya yürüyorum. Tedirginim. Cesaretin söylettiği kelamların içi boş. Henüz iyileşmedim, kuvvetim geri dönmedi.

‘Bana hayatını borçlusun. Durmalısın.’

Bir an olduğum yere çakılıyorum. Sözleri ağaç gövdesine saplanan bir balta gibi saplanıyor beynime. Arkamı dönüyorum.

‘Neden? Neden kurtardın?’

Yere oturup derin bir nefes veriyor.

‘Çünkü artık daha fazla hayatın bittiğini görmek istemiyorum. Yeterince yaşadım Prikin Mo Havek ve gördüklerim bana yetti. Hiçbir şey ifade etmeyen bir hayatı yaşamak için başkalarının hayatlarını almak istemiyorum.’

Tam bu anda dışarıdan bir çıtırtı duyuluyor. Adam bir ok gibi fırlayarak bana doğru koşuyor ve ağzımı büyük eliyle kapatarak bir parmağını dudağına götürüyor.

Ses kulübenin çok yakınından geldi.

Yanan ateşe dönüp ayaklarıyla basarak söndürüyor. Fısıltıyla ‘Neler oluyor?’ diyorum. Tam bu anda kulübenin kapısı kırılıyor ve çakan şimşeğin aydınlığında kapıdan duran heyulayı görüyorum. Tüm kapıyı kaplayacak irilikte bir adam orada öylece duruyor.Elleri iki yanında, meydan okuduğu çok açık. Derin bir sesle bir şeyler söylüyor. Hayatımı kurtaran adam beni arkasına doğru itiyor ve aynı lisanda cevap veriyor. Kendimi ürkünce babasının arkasına saklanan bir çocuk gibi hissediyorum.

Konuştukları dili daha önce duydum, ilahların hizmetkârlarından; ama bu iri adam konuşunca kanımı donduracak kadar ürkütücü oluyor.

Bir şimşek daha çakıyor ve adam kafasıyla kirişin bir kısmını kırarak içeri dalıyor. İki adam birbirlerine fırtınanın ortasındaki heybetli bulutlar gibi dalıyorlar.

Daha önce görmediğim irilikteki adama, hayatımı kurtaran ve hala ismini bilmediğim adam büyük bir kuvvetle karşı koyuyor. En az saldırgan kadar iri ve güçlü duruyor. Küçük kulübenin içinde fazlalık gibiyim. İçlerinden birisi beni rahatlıkla ezebilir. Birbirlerini kollarından tutmuş, güçlerini deniyorlar.

Bir an hayatımı kurtaran adam dönüyor ve ‘Git’ diyor. ‘Ormanın içine kaç.’

Saldırgan gülüyor. Sinsi bir ifadeyle dişlerinin arasından konuşuyor.

‘Acınası bir haldesin kardeşim.’

Sözlerini büyük bir şaşkınlıkla karşılıyorum. Kardeş? Neler oluyor?

‘Git dedim sana!’

Kapıya doğru hareket ettiğim anda saldırgan ani bir hareketle hayatımı borçlu olduğum adamın kıskacından kurtuluyor ve odanın karşı tarafına doğru fırlatıyor. Güvelerin yediği kulübenin tahtaları adamın ağırlığı altında inleyip çatırdarken, saldırgan bana doğru yöneliyor ve ben kıpırdamaya fırsat bulamadan hayatımda yediğim en sert yumruğu atıyor. Ayaklarım yerden kesiliyor, gözlerim kararıyor.

Uçtuğumu hissediyorum ve büyük bir gürültüyle kulübenin yağmurdan ıslanmış tahta duvarına çarpıp yere düşüyorum. Sanırım birkaç dişim birden kırıldı; ama kafamdaki ağrı o kadar şiddetli ki başka hiçbir şey umrumda değil.

Saldırgan bana doğru yöneliyor. Kararmış gözlerim çakan şimşeğin anlık aydınlığında, karşı köşeden diğer adamın kalkıp koştuğunu görüyor. Saldırgan yüzünü saran örtüyü açıyor. Şimdi kardeş derken ne kastettiğini anlayabiliyorum. En az diğeri kadar çirkin ve korkunç bir yüz ortaya çıkıyor.

Gülümseme olduğunu tahmin ettiğim garip bir dudak şekliyle bana yaklaşıyor. Kıpırdayamıyorum. Tam iki adım kalmışken saldırganı sırtından tutarak savuruyor.

‘Sana git demiştim’ diyor; ama cevabımı beklemeden, ya da veremeyeceğimi bildiğinden arkasını dönerek arkadan gelen saldırının şaşkınlığını yaşayan kardeşine saldırıyor.

Kalkmam lazım. Durumun ne kadar ciddi olduğunu artık görebiliyorum; ama yediğim yumruk beni o kadar sarstı ki kıpırdayamıyorum.

Kulübenin ortasında kavga devam ediyor. Birbirlerine büyük bir nefretle vurduklarını görebiliyorum. İri vücutlar sarsılıyor. Öfkeleri, dışarıdaki fırtınayı bastırıyor. Karanlıkta kayadan oyulmuş iki anıt, birbirlerine heybetle çarpıyorlar.

Yerimden doğruluyorum, başım fena halde dönüyor. Yumruğun etkisi hala devam ediyor. Kaçmam gerekiyor, eğer saldırgan bir şekilde galip gelirse bu kulübeden sağ çıkma ihtimalim yok.

Saldırgan, hayatımı kurtaran adamın yakasından tutuyor ve beraber savrularak kulübenin duvarına çarpıyorlar. Büyük bir gürültüyle tahtalar kırılıyor ve iki iri adam gecenin, yağmurun ve yıldırımların altında çatısız kalıyorlar. Yerden ilk kalkan saldırgan oluyor.

‘Kalk’ diyorum tanıdığım adama, ‘Hadi kalk.’

Ama zamanında kalkamıyor. Saldırgan adamın boğazına sarılıyor ve çamurun içinde ölümüne bir boğuşma başlıyor. Saldırgan oturmuş, ağaç gövdesi kadar kalın kolu rakibinin boğazında, alabildiğine sıkıyor. Hayatımı borçlu olduğum adam çamurun içinde debelenerek nefes almaya çalışıyor; fakat kurtulması imkânsız gibi…

Kaçmam lazım; ama vicdanım beni olduğum yerde tutuyor. Adamların iri vücutlarıyla açtıkları delikten olan biteni çaresizlik içinde seyrediyorum. Adam çırpınıyor, kardeşi yüzüne vurmuş nefretiyle boğazını sıkıyor. Birazdan boynu kırılacak ya da nefes borusu ezilecek.  Hiçbir şey yapamıyorum…

Hayatımı borçlu olduğum adam şimdi kendi hayatı için çırpınırken, az önce anlattıklarından dolayı duyduğum öfkeye rağmen üzüntüyle izliyorum. Birden göz göze geliyoruz. Elini uzatıyor, yardım istediğini zannediyorum; ama fark ediyorum ki bir şey işaret ediyor. Kulübenin içine bakıyorum. Bir şey göremiyorum. Sonra bir şimşek daha çakıyor ve adamın iki günlük yokluğunun ardından beraberinde getirdiği paçavralara sarılı şeyi görüyorum.

Aklımdan tamamen çıkmış. Adama tekrar baktığımda gözlerinin kapanmaya başladığını görüyorum. Vaktim yok, hemen koşup kulübenin öteki tarafından gösterdiği şeyi alıyorum. Elime alır almaz avuçlarım tanıdık bir hisle beni uyarıyor. Bir anda heyecanlanıyorum. Olduğum yere çökerek ipleri çözüyorum ve paçavralardan sıyırıp kaldırıyorum. Baltanın keskin ucu gecenin karanlığında parlıyor.

‘Şimdi her şey değişir.’

Koşarak dışarı çıkıyorum. İki iri adam kocaman bir kaya gibi hareketsiz duruyorlar. Hareketsizler çünkü tanıdığım adam çırpınmayı bırakmış, gözleri kapalı. Saldırganın kolu hala adamın boğazında, kardeşinin öldüğünden emin olmak ister gibi bekliyor.

Adamlardan birkaç adım uzakta duruyorum. Yağmur çıldırmış gibi yağıyor. Saldırgan beni görünce yüzünde garip bir tebessüm beliriyor ve kolunda hareketsiz duran kardeşini iterek doğruluyor. Hayatımı kurtaran adamın bir ağaç gibi yana devrilişini seyrediyorum. Baltayı sıkıca kavrıyorum.

‘Ne yapacaksın cüce? Beni öldürecek misin?’

Saldırganın yüzünde kanımı donduran bir hal var. Tüm korkunçluğunun ötesinde bir şey bu, isimlendiremediğim ama rahatlıkla görebildiğim bir şey.

‘En azından deneyeceğim.’

Çığlığa benzer bir kahkaha atıyor ve bana doğru koşmaya başlıyor. Bunu biliyorum. Bu ağaç devirme oyunu, baltayı gövdeye, en derine gömme oyunu.

Bir ayağımı geri atıp, iki kolumla baltayı başımın üzerine kaldırıyorum ve küçük yaşlardan beri yapmaktan ileri gelen alışkanlık ve ustalıkla fırlatıyorum.  Baltam, geceyi, yağan şiddetli yağmuru ve adamın iri kafatasını yarıp yolculuğunu tamamlıyor. Koşan iri vücut ani darbenin etkisiyle ipe takılmış gibi geri tepiyor ve cansız yere yığılıyor.

Yine ben kazandım. Baltanın tamamını ağacın gövdesine sapladım.

Hayatımı kurtaran adamın yanına koşuyorum. İri kafasını kaldırıyorum, nefes almıyor. Geç kaldığımın farkındayım. İlah ya da değil, öldüğü için suçluluk duyuyorum. Beklemek boşuna, kafasını yavaşça bırakıp kalktığım anda ayak bileğimi büyük bir el kavrıyor. İstemsiz kurtulmak için zıplıyorum

‘Hey!’

Adam gözlerini aralayıp bana bakıyor. Yüzünü kaplayan çamur, yağan yağmurun etkisiyle akmaya başlamış, gözlerini gayri ihtiyari her düşen damlada kırpıyor.

Ayağımı bırakıyor.

‘Kalkmama yardım et’ Sesi fısıltı halinde.

Hemen yardım etmek için koluna giriyorum, şaşkınlığım baki… Biraz önce neredeyse iki mislim olan vücudu şimdi onu ormanda oğlum Kavik’le ilk gördüğüm haline dönmüş. Oğlum… Balta…

Fısıldıyor: ‘Nerede o?’

Boynunda görünen bir karışlık morluk, çamura rağmen rahatlıkla görülebiliyor. Adeta adamın ölümünü işaretlemiş gibi.

Kardeşinin ölüsünü görebilmesi için o tarafa dönmesine yardım ediyorum. Yüzünde bir tebessüm beliriyor.

‘Tekrar kalkmadan işini bitirsen iyi olur.’

Bir gece için çok fazla şey duyduğumu ve gördüğümü düşünürken…

‘Kafatasına gömülü bir balta olduğunun farkında mısın?’

Adam bitkin gülüyor.

‘Sana ne kadar eski bir ırk olduğumuzu söylemiştim. Her yaralandığımızda ölseydik…’

Cümlesini bitiremeden yerde yatan adamın elinin kıpırdadığını görüyorum.

‘Ayaklarını kes.’

Hiç itiraz etmiyorum. Biliyorum ki kaybedecek zaman yok ve bu gece olanları anlayıp kabullenmem zaman alacak. Ölüp dirilen birisi olarak bunları düşünmem aptalca ama yine de zihin soru sormaktan vazgeçmiyor.

Baltamı saplandığı yerden çıkartırken soruyorum;

‘Bu baltayı oğluma vermiştim. Onunla birlikte ve kimsenin bulamayacağı bir yerde olmalıydı.’

‘Bunu söylemek istemezdim ama oğlunu yakaladılar.’

Bütün vücudumun uyuştuğunu hissediyorum. İçimde bir nebze kalmış olan pişmanlığı ilahın ayaklarını kesmeden önce içimden atıyorum.

‘Bana olan biteni anlatacaksın. Hem de hemen, yoksa aynısını sana da yaparım.’

Başıyla onaylıyor ve gülüyor.

‘Siz cücelerin en çok takdir ettiğim özelliğiniz cesaretiniz. Anlatacak çok şey var Prikin Mo Havek, gidilecek çok yolumuz var.’

Bu sözler beni şaşırtıyor.

‘Cüce? Yol?’

Bir taraftan kulübeye doğru yürürken bir taraftan da gülüyor.

‘Gel küçük dostum.  Dağın tepesine varmak için iyice dinlenmemiz lazım.’

Simadimendo dağının tepesi bir anda benim için başka bir anlam kazanıyor. Şimşek çakıyor ve ben baltamın ucundan akan koyu kırmızı kanı görüyorum ve daha fazlasını dökmek için yemin ederek kulübeye giriyorum.

Yüce bir dağ vardır, şapkasıdır dünyanın,

Etekleri çiçektir zirvesi de dumanlı,

Koca memeli Ruby mersin toplar ormanda,

Simadimendo şahidim, gözüm var benim onda…

Görmem gerekiyordu. Olup biteni kendi gözlerimle görmeli, Sukisarr’ın söylediklerine inanmalıydım. Tanrılar şahidim, tüm yol boyunca aksini diledim ama lanetlenmiş ilah yalan söylemiyordu. Üzgün bir ifadeyle bana bakarak;

‘Keşke sana yalan söylemiş olsaydım; ama gördüğün gibi tüm anlattıklarım doğru.’ dedi.

Söylenecek bir şey yoktu. Köyüme tepeden bakan, ağaçlarla kaplı bir kayalığa yaslanıp olduğum yere yığılmamak için kayadan destek alıyorum.

Sevgili karım ve oğlumla yaşadığımız ev yerle bir edilmiş. Ben Abrara klanının utancıydım ve benimle ilgili olan her şey duyulan öfkenin hedefi olmuştu.

‘Baltalarıyla geldiler ve amansız bir düşmana saldırır gibi saldırıp parçaladılar. Olup biteni seyrederken hiçbir şey yapamazdım.’ İlah Sukisarr üzgündü, bunu büyük yuvarlak gözlerinde görebiliyordum.

‘Karım?’

‘Onu klanına gönderdiler. Bir daha geri dönerse aynı şekilde davranmayacaklarını söylediler.’

Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuçlarıma battı. Bağırmamak, bunları yapanlara hesap sormamak için kendimi zor tuttum.

İçimde kaynayan öfke tüm benliğimi yakıp, beni klanımın soyunu tüketmem için zorlarken; oğlumun hayatta olabileceği düşüncesi, içimde yanan bu çılgın intikam ateşini söndüren bir yağmur gibi ruhumu rahatlatıyor. Duygularım ikiye bölünmüş, içimde çağıldıyorlar.

‘Burada senin için kederden başka bir şey kalmadı. Kalk Prikin Mo Havek. Kalk ve oğlunun acısına son ver!’

Sukisarr’ın söylediği sözlerin ruhumu nasıl hırpaladığını anlatamam. Ama iki kere ölünmez değil mi? İki ihtimal var; ya sevgili oğlumun hayatı sona erdi ya da onu kurtarmak için hâlâ şansım var. Her iki ihtimalde de gitmem gereken tek bir yer var…

Simadimendo Dağı’nın dik yamaçlarından birinde, dar bir patikada yürüyoruz. Akşam vadiye çoktan çökmüş. Bulunduğum yerden uzak köylerin ışıklarını görebiliyorum. Karanlığın içindeki küçük umutlar gibi sağa sola dağılmış duruyorlar. Umudum az, öfkem ise tarifsiz ölçülerde…

‘Oğlum?’ diye sorduğumda lanetlenmiş ilah, büyük kafasını önüne eğmişti.

‘Onu klanın yakaladı ve kendi elleriyle hizmetkârlara teslim etti.’

Planımız çok basitti. Ben hizmetkârları oyalayabildiğim kadar oyalarken karım ve oğlum köyden kaçıp yaşlı Tenrig’in kulübesinde saklanacaklardı ve üçüncü gün doğumunda orayı terk ederek vadinin en uzak noktasına doğru yola çıkacaklardı. Ama kulübeye asla ulaşamadılar. Şimdi tekrar hayata döndüğüm o yerin bana mutluluk yerine neden acı verdiğini daha iyi anlıyorum.

‘Köyün çıkışında yakaladılar. Karını sürükleyerek oğlundan ayırdılar. Oğlun cesur bir cüce. Sonuna kadar dayandı. İçlerinden bir tanesi kafasına vurarak bayıltmasa ellerinden kurtulma şansı bile vardı. O halini görmek bile ilahların neden onu seçtiğini anlamaya yetiyor.’

Kendi soyundan yabancıymış gibi bahsetmesine rağmen; son cümlesine, gözlerim nefretle kaplı bir hâlde bakarak cevap veriyorum. Sukisarr söylediğinin yanlış olduğunu anlıyor; ama özür dileyemez. Bu onların ruhlarında yok. Onlar sadece yaşamayı ve başkalarının iradelerini emerek devam ettirdikleri bir yaşamı biliyorlar.

‘Peki neden?’ diye soruyorum, yağmurun ilk damlaları büyük babamın zırhını tınlatmaya başlıyor. Vadide bahar yağmurları çok önemlidir. Bize yazın nasıl geçeceğini haber verir. Neredeyse bütün gece yağan yağmur kısa bir dinlenmeden sonra tekrar başlıyor. Bu yaz sıcak olacak, görecek kadar yaşarsam tabiî…

‘Neden yapmanız gerekiyor?’

‘Cevap çok basit, yaşamak için.’ Sesinde duyduğum utanç mı?

‘Yaşamak mı? Senin için, sizin için bu yaşamak mı?’

Kafasını iki yana sallıyor. Yürüdüğümüz patika yukarı, zirveye doğru iyiden iyiye dikleşiyor.

‘Bizi anlamadığını biliyorum Prikin Mo Havek. Anlamanı bekleyemem. Biz böyle doğmadık. Bizim ırkımız da doğup, yaşayıp ölen; sevgiyi, korkuyu, nefreti ve minneti bilen bir ırktı.’

Hiç şüphesiz diye geçiriyorum içimden, hâlâ bir ilahla kendi soyunu yok etmek niyetiyle yolculuğa çıktığıma inanamayarak… Yürümeye devam ediyorum, çoktan bir şeyleri öğrenmeyi hak ettiğimi düşünüyorum.

‘Sonra’ diyor ve duraksıyor.  Yere eğilip büyük ellerini yerdeki toprağa sokuyor ve bir parça çamur alıp avucunun içinden yağmurun yardımıyla akışını seyrediyor.

‘Sonra?’

‘Sonra, Prikin Mo Havek, içimizden birisi hiç bulmaması gereken bir şey buldu, yerin çok altında. Ve bulduğu şeyin içinde o zamana kadar yeryüzünde yürümüş hiçbir canlının bilmediği sırların, sahip olmadığı güçlerin anahtarı vardı.’

Şiddetini arttırmaya başlayan yağmura ve uzaklarda çakmaya başlayan şimşeklere aldırmadan adamı dinlemek için duruyorum. Dikleşen patika, büyükbabamın zırhı ve ıslanarak ağırlaşan kıyafetlerimin de durmamda payları var.

Yüzüme bakıp acı bir tebessümle kafasını sallıyor.

‘Uyarıldık. O anahtarı kullanmamamız konusunda uyarıldık; ama biz küstah ve kibirliydik. Sahip olduğumuz anahtarın bizi her türlü güçten koruyabileceğini düşündük.’ Durup gülüyor. ‘Fena halde yanılmıştık.’

‘O anahtarı yapan güçlere karşı durmuştuk. İçimizde en cüretkâr olanımız tüm uyarılara rağmen anahtarı kullandı ve bilginin kapısını açtı. ’

Gök gürültüsünün eşliğinde bir anda geceyi gündüz yapan bir yıldırım doğu düzlüğündeki ormana düşüyor ve ağaçlar anında tutuşarak alev alıyor. Yağmurun yağdığını ve yangına müdahaleye çok büyük gerek olmadığını bilmek rahatlatıyor.

Bahar yağmurlarının beraberinde gelen yıldırım fırtınaları, vadinin büyük bölümündeki klanların erkekleri için uykusuz geceler demektir. Öyle gecelerde dönüşümlü olarak nöbet tutulur ve düşecek bir yıldırımın sebep olabileceği yangına müdahale etmek için hazır beklenir. Ellerde baltalar, gözlerde uyku, yorgunluğun tacizindeki erkekler yağmurun dinmesi, geceyi gündüz yapan yıldırımların durması için dileklerde bulunurlar.

Artık bir klanım yok. Lanetlenmiş ilah Sukisarr konuşurken, aklım beni geçmişe; ailemle ve klandaşlarımla yaşadığım sade fakat huzurlu hayata götürüyor. Çok geride kaldı. Hissettiğim tek duygu oğlumu bir an önce bulma isteğinin verdiği huzursuzluk . Sukisarr’ın sözleri beni düşüncelerimden çekip çıkarıyor.

‘Beni dinliyor musun Prikin Mo Havek?’

Utanıyorum. ‘Ben…’

‘Seni anlıyorum genç cüce. Aklın oğlunda. Kendini kederin ellerine bırakma. ’

Duraksıyorum. Zaman kadar eski ve yeryüzünde lanetiyle yürümek zorunda olan bir canlının benim hissettiğim acıyı anlaması garip geliyor. Kaldı ki kederin kaynağı onun soyundan olan uğursuzlar.

‘Ben…’

‘Beni iyi dinle’ diyerek sözümü kesiyor.

‘Söyleyeceklerim bizi, türümüzü anlaman ve hayatta kalman adına çok önemli. Vakit az ve kardeşlerimi yeryüzünden yok etmek istiyorsan en büyük silahın onlar hakkında, bizim hakkımızda vereceğim bilgiler olacaktır.’

Sukisarr’ın sesindeki ciddiyet neden bilmem ensemden bir sıcaklığın vücuduma yayılmasına neden oluyor.

‘Bilgi diyordum Prikin Mo Havek. Bizim en büyük silahımız ve can düşmanımız oldu.’ Tüm vadiyi bir an için bile olsa aydınlatan bir şimşek daha çakıyor. İkimiz de sessizce önümüzde beliren manzarayı seyrediyoruz. Sonra gecenin karanlığı tüm vadiyi dev bir perde gibi örtüyor.

‘Bizim hayatlarımız da bilginin kaynağına ulaşmadan önce tıpkı şimdiki gibi zifiri karanlıktı. Sonra bilgiye kavuştuk ve hayatlarımızın üstünde şimşek çaktı; ama hemen sonra gözlerimizi açan, akıllarımızı kamaştıran o aydınlık bizden alındı. Karanlıkta kalmıştık. Aklımızda kalanlar ise aydınlık anında öğrendiklerimizin birer gölgesiydi.’

Anlamaya çalışıyorum; ama tüm bu söylenenler benim için çok fazla. Sukisarr yere eğilip büyük ellerini yağmurun yumuşattığı toprağa sokuyor ve avucu toprakla dolu olarak elini kaldırıyor. Hızı artan yağmur avucundaki toprağı yavaşça yıkarken ileriye, karanlığa bakıyor.

‘Elimizdeki güçten geriye kalan sadece parçalardı. Ama bu parçalar bile o anda yeryüzünde bulunan tüm toplulukların bildiklerinden ve asırlar boyunca öğrenebileceklerinden fazlaydı. Yaşam ve ölüm, öncesi ve sonrası hakkında pek çok şey; büyük sandığımız; ama aslında ne kadar küçük ve acınası olduğunu aydınlanma anından sonra muhakeme edebilen akıllarımızda tortular bırakıyor. İşte bu bilgiler bizi bu güne taşıdı. İşte bu bilgiler bizi hayata bağladı ve asırlarca aranızda görünmeden dolaşmamızı sağladı.’

Dönüp gece kadar karanlık gözleriyle bana bakıyor.

‘Seni hayata döndürmemi sağladı.’

Kuvvetli bir çatırtı ve arkasından onu takip eden bir gürleme, sesin geldiği yöne bakmamıza neden oluyor. Dev bir meşe düşen bir yıldırımla ikiye ayrılmış, bir alev topu gibi yanıyor. Bir anda aklıma büyükbabamın bize;  şimşeklerin yine böyle tüm vadiye dev iğneler gibi düştüğü bir gecede anlattıkları geliyor. Tüm hayatı boyunca çalışmış buruşuk ve nasırlı elleriyle benim ve kardeşlerimin başlarını okşayıp yorgun sesiyle tembihte bulunmuştu.

‘Sakın genç birer adam olduğunuzda klanınızın kızlarının gönüllerini çalmak için aptallık yaparak böyle bir gecede cesur olduğunuzu göstermeye çalışmayın.’ Buruşuk işaret parmağını kaldırarak gökyüzünü işaret ettiğini hatırlıyorum.

Küçük kardeşim neden diye sorduğunda gülmüştü yaşlı adam.

‘Çünkü hiçbir kız yanmış etin kokusunu sevmez. Terb Geçidi’nde zırhı yüzünden çarpılan pek çok arkadaşım  oldu. Göz çukurlarından, soğuk gecelerde yanan ateşi dışarı atan bacalar gibi dumanlar çıktığını gördüm. Torazk klanıyla geçici barış yaparak bir sonraki yıldırımın üzerimize düşmemesi için zırhlarımızı çıkartmıştık. Böyle zamanlarda ağaçlardan ve zırhlardan uzak durun.’

Huzur içinde yat yaşlı adam diye düşünüyorum bir an ve dediğini yaparak onun zırhını çıkartmaya başlıyorum. Lanetli ilah bana bakıyor ve kafasını sallıyor.

‘Akıllıca bir hareket Prikin Mo Havek.’

‘Büyükbabam söylerdi’ diyorum gayriihtiyarî.

‘Cesur bir cüceydi.’

Sukisarr’ın sözleri beni dehşete düşürüyor. Atalarımdan çok daha uzun süredir bu topraklarda yaşayan ve belki de sonsuza dek burada kalacak bir canlının yanında olduğum düşüncesi ruhumu titretiyor. Sormaktan kendimi alamıyorum.

‘Neden?’

‘Neden?’ suratıma ifadesiz bakarak, ‘Ne neden Prikin Mo Havek?’

‘Neden bunu yapıyorsun Sukisarr? Lanetlendiniz; ama güneşin kararacağı güne kadar yaşayabilirsin. Sen ve kardeşlerin. Kurduğunuz düzen isterseniz sonsuza kadar sürebilir… Neden?’

Yüzünde bir tebessüm beliriyor. Başını, kamp ateşindeki bir çalı misali çatırdayarak yanan dev meşeye doğru çeviriyor.

‘Bunu anlamanı da beklemiyorum Prikin Mo Havek ama yoruldum.’

Haklı, anlamıyorum. Devam ediyor.

‘Bize ait olmayan bir gücü kullandık. İlahlar gibi yaşadık; ama aslında hayvanlar gibiydik. En büyük ceza bize verilen ölümsüzlüktü. Zaman bizden, verdiğinden çok daha fazlasını aldı. Kendimizden başka hiçbir şey düşünmez olduk; çünkü her şeyi biliyorduk. Bilmediğimiz ve hiçbir zaman öğrenemediğimiz gerçek ise bizim de daha büyük bir gücün tohumu olduğumuzdu. Bu yaşamdan alabileceğim her şeyi aldım Prikin Mo Havek ve artık iradesini emdiğim canlıların boş bir kabuğa dönüşen suretlerini görmek bana tarifsiz bir acı veriyor.’

Duruyor ve etrafını dinliyor.

‘Burada çok vaktimiz kalmadı genç cüce. Hizmetkârlar geliyor ve kokunu alacaklardır. Sakın unutma; bizim lanetimiz topraktır. Ayağımız yeryüzüne bastığı sürece bize ölüm yok. Senden istediğim şey bu lanetli hayatları sonlandırmam için bana yardım etmen. Sonrasında son bir görevin olacak.’

‘Nedir?’ diyorum ne yapacağımı bilmez bir hâlde. ‘Soyumuzdan hiç birimiz hayatta kalmamalı.’

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir