S.Volkan Gün’den Fantastik Bir Dizi Öykü; Ölmek İçin Güzel Bir Gün-Final

Bunu Paylaşın

Ne demek istediğini anlıyorum. İntikam ateşi dev meşeyi kavuran ateş misali ruhumda kor, alev alev yanıyor. Yüzümde bir tebessüm beliriyor. Yanımdaki baltayı omzzuma atıyorum. Alaycı bir ifadeyle; ‘Hiç endişen olmasın ilah Sukisarr.’

Bir planımız var. En azından Sukisarr’a göre bu bir plan. Bana kalırsa ben çok daha basit düşünen bir adamım. Niyetim ve emelim çok daha basit. Ulaşmak için ihtiyaç duyduğum tek şey ise göğüs kafesimi yakan intikam arzusu. En büyük yardımcım ise sıkı sıkıya tuttuğum baltam.

Dağın kuzeydoğu yamacında, daha önceden hiç bilmediğim bir patikadan ilerliyorum. Zırhımı çıkarttığım için çok daha hızlıyım; ama yağan yağmur giysilerimi buğday yüklü birer çuval haline getirdi. Oğlumu bir an önce bulma isteği damarlarımdaki kanı kaynatırken, lanetli ilah Sukisarr’ın söylediklerine uymak çok zor; ama yapmam gerekenin bu olduğunu biliyorum.

Aşağıda, vadide, ormanın içinde efendi benim; fakat burada, hiç bilmediğim bu dağın tepesinde onun söylediklerine uymak, belki de oğluma kavuşmak için yapmak zorunda kaldığım en ağır şeylerden birisi. Sukisarr’a güvenmiyorum. Beni hayata döndürdüğü hâlde ona güvenmiyorum; ama eğer o soysuz yaratıkları öldürmemde bana yardım edecekse bazı şeyler belirginleşene kadar onun sözüne uymaktan geri durmam.

Çakan şimşeklere ve delice yağan yağmura rağmen oğlumuzu karıma götürdüğüm zaman ne kadar sevineceğini düşünerek kendimi neşelendirmeye çalışıyorum. Takip ettiğim patikanın beni ilahların mabedine götüreceğini söyleyen Sukisarr, hizmetkârların icabına bakacağını söyleyerek ayrıldı.

‘Kuzeydoğu patikasını geceyi gündüz yapan aydınlığı görene kadar takip et ve sonra beni bekle. Kayalıkların arasında seni bulurum.’ dedi ayrılmadan hemen önce.

‘Nasıl hâlledeceksin o sevimsiz yaratıkları?’ diye sorduğumda yüzünde bir tebessüm gördüm.

‘Lanetlenmeden önce akıllarımızda kalan bilgilerin içinde maddelerin yapılarına hükmetmek de var. Tüm maddelere; basit bir masaya da, parçalanmış bir akciğere de’ diyerek gecenin karanlığında birden kaybolmuştu. Hizmetkârları bir şekilde etkisi altına alacağını düşünüyorum, sadece düşünüyorum.

Simedimendo’nun yükseklerine tırmandıkça hava da soğuyor. Olabildiğince hızlı ilerliyorum. Birden, ileriden iki karaltının uçarak yaklaştığını görüyorum. Hizmetkârlar. Gecenin karanlığında uğursuz kanatlarını çırparak yaklaşıyorlar. Yağmurun sesine rağmen kanat seslerini duyabiliyorum. Patikadan ayrılıp gördüğüm ilk kayalığa saklanıyorum.

Bizi mi arıyorlar yoksa buralarda devamlı dolaşarak efendilerini mi koruyorlar bilmiyorum. Emin olduğum tek şey; görülürsem her şey başlamadan bitebilir.

Kanat sesleri yaklaşıyor. Nefesimi tutup bekliyorum. Ellerim sımsıkı baltamın sapını kavramış durumda. O yaratıkları öldürmekten bir an bile çekinmem. Bekliyorum. Umudum üstümden uçarak tepeden aşağıya doğru inmeleri; ama öyle olmuyor. Kanatları duyuyorum. Flap, flap, flap… Ve bulunduğum kayalığın üstüne konuyorlar. Onlarla aramda en fazla on adım var ve konuşmalarını duyabiliyorum.

Saklandığım kayanın arkasından çıkıp baltamla onları ikiye ayırmak için hazırlanıyorum. Nefesimi tutup birden fırlıyorum. Sırtları bana dönük ama üç adım atmışken bastığım çamurun sesini duyup dönüyorlar.

Birisi diğerinden daha atik çıkıyor. Hemen kanat çırparak havalanıyor. Ötekinin son gördüğü şey havada kendisine doğru uçan baltam oluyor. Göğsüne saplanan baltayla konduğu kayadan aşağıya doğru düşüyor. Öteki ulaşamayacağım kadar yükseldi. Tek şansım onu da baltayla vurmak. Ölü arkadaşından saplı baltamı aldığımda arkadan bir çığlık duyuyorum ve sırtımda korkunç bir acıyla yuvarlanıyorum.

Hizmetkârın  pençeleri kemiğime kadar saplanıyor. Hayvan sırtımda ve ikimiz de yerdeyiz. Sıcak nefesi ensemde ve leş gibi kokan salyası yanağıma akıyor. Beni çamura gömüyor. Burnuma ve ağzıma çamur dolmaya başladı. Biraz daha bu şekilde devam ederse beni boğacak. Paniğe kapılıyorum; bir şeyler yapmam lazım. Çırpınıyorum ama zaten yorgun olan vücudum eski kuvvetinden çok uzakta.

Hizmetkârın dişlerinin arasında güldüğünü duyuyorum. Nefes alamıyorum. Birden aklıma büyükbabamın anlattığı bir hikâye geliyor. Savaşın aleyhimize döndüğü bir anda klanımızın büyüklerinden birisinin kurnazca bir fikirle olayın gidişatını değiştirdiği olay.

Klanım savaşlara adını veren Terb Geçidi’ne sahte bir saldırı düzenliyor. Elde kalan kuvvetlerin küçük bir bölümü ölümü göze alarak Torazkların üzerine saldırıyor. Bire dört olan sayı üstünlüğüyle saldırıyı püskürten Torazk klanı, Abrara klanının işini bitirmek için onları; ölülerin yabanî otlar gibi etrafı kapladığı savaş alanında kovalamaya başlıyorlar. Ama savaş alanında öyle bir yer vardır ki oradaki ölüler aslında ölü değildirler.

Onlar klanımın geriye kalan askerleridir ve bundan habersiz düşmanı sabırla beklerler. Düşman bunu fark ettiğinde ise çok geç olur. Yanlarından geçtikleri cesetlerin arkalarından kalktığını gören Torazk klanının askerleri dehşete düşerler; ama korkmak için bile çok geçtir. Etrafları sarılmıştır.

O gece çok kan akar. Terb Geçidi’ni Torazk klanının neferlerinin kanı ıslatır. Şimdi sıra bende. Büyükbabam ve diğer klandaşlarımın yaptığı gibi yapıyorum. Çekebildiğim kadar havayı içime çekiyorum ve yavaşça çırpınmayı bırakıyorum.

Nefesimi tutmak, hizmetkârın sırtımdan inmesini beklemekten çok daha kolay oluyor. Bir süre sonra öldüğüme inanıyor ve sırtımdan tırnaklarını, üzerimden de ağırlığını çekiyor. Bekliyorum. Baltam yakınlarda bir yerde, onu biliyorum; ama bilmediğim hizmetkârın nerede olduğu.

Çabuk davranmalıyım. Hızlı olmalıyım. Dağın üst kısımlarına kaçarsa Sukisarr ile planladığımız her şey başlamadan biter.

Birden dönüyorum ve kalkıyorum. Yüzüm çamur içinde, her yanım çamur kaplı. Gecenin karanlığını aydınlatan şimşek yardımıma koşuyor. Hizmetkâr hemen ileride duran kayanın üstünde tünemiş bana bakıyor. Küçük kırmızı gözlerinde bir an için gördüğüm korku başka bir zamanda başka bir yerde olsa beni çok mutlu ederdi; ama kaybedecek bir nefesim bile yok.

Sağa sola bakıyorum, baltamı arıyorum. Orada. Atlıyorum ve baltayı alıyorum. Kalkıp olabildiğince hızlı fırlatıyorum. Sanırım yeteri kadar hızlı değildim. Baltam, bir an önce hizmetkârın durduğu kayadan sekip gecenin içinde kayboluyor. Kanatlarını çırpan hizmetkâr ince bir çığlık atarak gülüyor.

Kaçacağına emin, olduğum yerde duruyorum. Birden hizmetkârın sesi gırtlağında takılı kalıyor. Bir şimşek diğerini takip ediyor ve hizmetkârın cansız vücudu havadan yere büyük bir süratle düşüyor.Arkasında Sukisarr beliriyor. Eli hizmetkârın boğazını kalın bir ip gibi sarmış. Hizmetkârın kafası sanki boynu tüm gücünü kaybetmiş gibi yana düşüyor ve boynu kırık hayvan cansız düştüğü yerde kalıyor.

Sukisarr doğruluyor.

‘Uçamayız ama çok iyi sıçrarız.’

İlahların mabedine vardığımda dilim tutuluyor. Vadide yaşayan hiçbir cücenin beş kez yaşasa cesaret edip gelemeyeceği bir yerdeyim. Bu beni en cesurları yapmıyor; ama en yılmazı yapıyor. Saklandığımız kayalığın arkasından mabedi seyrederken ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Birden gözleri kamaştıran bir şimşek mabedin tam ortasında bulunan dev direğe düşüyor ve içerisi gündüz gibi aydınlanıyor.

Sukisarr’a bakıyorum. ‘Neler oluyor?’

‘Yıldırımı hapsetmeyi biliyoruz’ diyor.

Neye karşı savaştığımı bir anda yeniden hatırlıyorum. Oğlumu göreceğime dair içimde büyüttüğüm umut arkasına bakmadan kaçmak istiyor. Tek isteğim oğlumu bulup buradan gitmek. Küçüklüğümde anlatılan hikâyeleri hatırlıyorum. Simedimendo Dağı’nın tepesindeki dev elmastan bahsedildiğini hatırlıyorum. Küçük bir çocuk için hiçbir şey ifade etmeyen bir efsaneden bahsedildiğini hatırlıyorum.

‘Karanlık hayatlarımızı aydınlatan birkaç şeyden biriydi gördüğün ışıklar.’

Derin bir nefes alıyorum. Aklıma tüm yaşadıklarımı getiriyorum ve içimdeki öfkenin cesaretimi beslemesini bekliyorum; ama zaman kadar eski bir ırkın son kalan üyelerine karşı vereceğim bir savaş kazanabileceğimden çok daha fazlasıymış gibi görünüyor.

Sukisarr iri elini omzuma koyuyor.

‘Dediklerimi yaparsan ikimizde istediğimize kavuşuruz. Sen oğluna kavuşursun, ben de dilediğime. Uzun zamandır sizlerden birinin iradesini almadığım için kardeşlerime göre daha güçsüzüm.’

Durup düşünüyor.

‘Bu işi kısa tutmamız lazım. Kısa olmazsa dileklerimize kavuşamayız Prikin Mo Havek.’

Sukisarr’ın ne dilediğini bilmiyorum; ama zaten bunun bir önemi yok. Tek isteğim oğlumu bulmak ve bizleri asırlardır kullanan bu ırkın sonunu getirmek.

Sukisarr konuştuğumuz şekilde yanımdan ayrılıyor. Birazdan her şey bitecek. Ya buradan oğlumu alarak gideceğim, ya da cesedim burada çürüyecek. Oğlumun iradesinin hâlâ içinde olduğunu düşünerek kendime ümit veriyorum.

Mabed dev bir kayalığın dibine yapılmış ve tamamen camdan oluşuyor. İçeride, yeryüzünü yürürken Zent’lerin topladığı pek çok ganimet var. Bunu mabede yaklaşırken görebiliyorum. Dev heykeller, iri parlak taşlar, hangi ırka ait olduğunu bilmediğim pek çok zırh ve savaş aleti mabedin içini süslüyor. Sözde ilah Zentleri içeride görebiliyorum. Gösterişli tahtlarında oturmuş hareketsiz duruyorlar.

Etrafta hizmetkârlardan hiç birisini görmüyorum. Sukisarr onların icabına baktığını söylemişti. Sanırım bu konuda sözünü tutmuş. Şimdi sıra, benim sözümü tutmamın sırasıdır. Sukisarr’ın sözleri kulağımda çınlıyor.

‘Unutma bir Zent’i öldürmenin tek yolu onun ayaklarının toprakla bağlantısını kesmendir.’

Bir şimşek daha vadiyi aydınlatıyor. Olduğum yere çöküyorum. Bizden yana olan tek şey onları gafil avlama ihtimalimiz. Bunu kaybetmemek gerekiyor.

Kayalığa tırmanıyorum. Arka tarafa baktığımda kanım damarlarımda donuyor. Mabedin kayalığın ayırdığı arka tarafında birçok iskelet görüyorum ve hâlâ hayatta olan birkaç hayvan. Tabiî buna hayatta olmak denirse. Bir boz ayı var. Bir ağacın dibinde hareketsiz yatıyor. Hayatta olduğunu gösteren tek şey nefes alıp verirken ağzından çıkan duman. Biraz ileride bir kurt sürüsü var. Hepsinin yaşama güçleri ruhlarından koparılmış, bir zamanlar oldukları şeylerden çok uzaklar…

Bir baykuş uğultusu duyuyorum; bu işaret. Zaman geldi. Acele hareketlerle olmam gereken yere çıkıyorum. Bulunduğum nokta, mabedin camdan olan çatısına en yakın yer. Mabedin ortasından yükselen bir direk gökyüzüne uzanıyor. Direğin alt ucu mabedin ortasında bulunan kapalı bir sandığın içinde. Sandığın dört bir yanından cam silindirler uzanıyor. Bunların içinden de ince metaller geçiyor. Metallerde parlak ışık veren dev elmaslara bağlı. Yer cam, duvar cam, çatı cam.

İçeride beş Zent var. İri gövdeleri, soluk yüzleri ve cesaret kıran bakışlarıyla cam tahtlarında oturuyorlar. Tenrig’in kulübesinde bize saldıran dev adamı hatırlıyorum. Sukisarr’a kardeşim diyordu. Ne kadar solgun olduğunu söylüyordu.

Şimdi ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum. Bana yardım eden Zent’in derisi diğerlerine göre çok daha beyaz. Gündüz gibi aydınlık olan mabedin ışığının altında lanetlileri rahatlıkla görebiliyorum.

Baykuş ikinci kez uğulduyor. Baltama sarılıyorum. Oğlumu ne kadar özlediğimi, karımın kokusunu düşünüyorum. Elimizden alınan hayatı düşünüyorum. Basit ama güzel bir hayatımız vardı. Üçüncü uğultuda baltamı kaldırıp, ciğerlerimdeki tüm güçle bağırarak atlıyorum. Sesimin tüm vadide yankılandığını umuyorum. Belki karım sesimi duyar…

Baltam camdan çok daha güçlü. Bu küstah ırk kendilerine vadiden kimsenin saldıramayacağını düşündüğü için leş yiyiciler gibi geçirdikleri lanetli hayatlarından korkuyu tamamen atmışlar. Kaldıkları yerin camdan olması bunun en büyük işaretidir.

Çatının bir bölümü tok bir sesle kırılıyor. Elimde baltam, kırık camlarla birlikte mabedin içine düşüyorum. Zemin cam; ama altında toprak görülüyor. Belli ki ihtiyaç halinde onları ölümsüzlüğe bağlayan zincire; toprağa, çabuk ulaşmak istiyorlar.

Aynı anda mabedin gösterişli kapısı büyük bir gürültü ile kırılıyor ve içeriye Sukisarr giriyor. İlahlar şaşkın (en azından kısa bir an için). Bir bana, bir kardeşleri Sukisarr’a bakıyorlar. Sonrasında asırların verdiği savaşma alışkanlığı ile silahlarına sarılıyorlar.

Sukisarr bir hamlede on adım zıplıyor ve havadayken çektiği orağa benzeyen savaş aletini yere inerken en yakınındaki kardeşinin göğsüne saplıyor. Şaşıran Zent beklemediği darbenin acısıyla gerileyerek camdan tahtına çöküyor. Sukisarr ise çok hızlı. Silahını saplı olduğu yerden çekip kardeşinin boynuna saplıyor. Etrafa sıçrayan kan mabedin gösterişli camlarını koyu bir kırmızıya boyarken Zent’in kafası, kestiğimiz ağaçlar gibi yana doğru düşüyor. Sukisarr durmuyor, tereddüt etmiyor. Bir sonraki darbeyi kardeşinin ayaklarına doğru yapıyor ve Zent asla olduğu yerden kalkamıyor. Yerin cam olduğunu düşünüyorum. Hani sadece toprakla temas ederken ölümsüzlerdi? Neden yaptı bunu? Belki de işini şansa bırakmak istemiyordu.

Diğerlerinin şaşkınlığı bir an içinde hızlı hareketlere dönüşüyor. Birisi yakınında duran bir kılıcı kaparak üzerime atılıyor. İlk iki darbeyi engelliyorum ama uzun kollarıyla bana ulaşması çok kolay oluyor. Vurduğu yumruk gözlerimin kararmasına neden oluyor. Ayaklarım yerden kesiliyor. Sanırım dudağım patladı. Ağzımda duyduğum kan tadı birkaç adım geriye uçarken algıladığım tek şey.

Sırt üstü cam yüzeye vuruyorum. Ciğerlerimdeki hava boşalıyor. Yüce ağaçlar adına bu nasıl bir acıdır. Duyduğum çatırtı kafatasımdan mı geldi yoksa yerden mi bilmiyorum? Tek bildiğim hemen kalkmam gerektiği; ama kıpırdayacak durumda değilim. Oğlumu görecek olmanın hayaliyle kendimi zorluyorum. En azından ölürken elimde baltayla ölmek istiyorum.

Kafamı kaldırdığımda tüm acıma rağmen rahatlıyorum. Bana vuran Zent, kardeşleriyle birlikte şimdi Sukisarr’a saldırıyor. Baltamı arıyorum. Kafamda korkunç bir ağrı var. Düştüğüm yere bakıyorum. Duyduğum çatırtı kafamdan değil, cam zeminden gelmiş. Buna seviniyorum. Biraz ileride,yerde duran baltamı almak için kalkıyorum; ama başım fena halde dönüyor. Yalpalayarak yürüyorum. Baltamı aldığım sırada bir haykırış ve ardından büyük bir gürültü kopuyor. Kafamı kaldırıp baktığımda Sukisarr’ı görüyorum. Yere çaldığı bir kardeşinin tepesinde duruyor. Bulundukları yerde mabedin tabanı kırılmış durumda. Zent toprağa basıyor. Dev cüsselerin amansız mücadelesinde camdan yapılmış mabed kırılıyor, her darbede yok oluyor.

Tam Sukisarr orağını kaldırmışken diğerleri üstüne atılıyorlar ve kardeşinin işini bitiremeden yakalıyorlar. İçlerinden birisi tüm gücüyle Sukisarr’a vuruyor. Yardım etmem gerektiğini biliyorum; ama başım hâlâ dönüyor. Sukisarr sendeliyor ve cam tahtlardan birine oturuyor. Üçü birden üzerine atıldığı sırada birisine tekme savuruyor, ayağa kalkıyor ve diğerine de yumruğunu savuruyor.

Bu anda beni yere seren Zent elindeki kılıcı görmediği taraftan Sukisarr’ın karnına saplıyor. ‘Dikkat et’ diye bağırıyorum ama çok geç. Lanetlenmiş adam acıyla bağırıyor ve darbenin geldiği tarafa dönüyor. Kılıcı saplayan Zent acımasız ve kesin. Hiç tereddüt etmiyor. Sukisarr’a sağlam bir yumruk atıyor. Sukisarr düşüyor. Az önce hırpaladığı kardeşleri kendilerine gelmiş, kollarından tutarak yaralı adamı kaldırıyorlar.

Ben de kendime geliyorum; ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sukisarr yaralı ve ben dört Zent’e karşı ne kadar savaşabilirim bilmiyorum. Bir yol olmalı…

‘Sevgili kardeşimiz yuvasına geri dönmüş’ diyor Sukisarr’ı yaralayan Zent. Sesindeki alaycı tavrı fark etmemek imkânsız. Elindeki kılıcı kaldırdığı sırada harekete geçiyorum. Tüm benliğimle haykırarak öne atılıyorum ve baltamı iki elimle kafamın üstüne kaldırarak fırlatıyorum. Sesime dönen Zent şaşkın bakarken balta büyük bir süratle göğüs kafesine saplanıyor ve ilah iki adım gerileyip dizlerinin üzerine çöküyor.

Duracak bir an bile yok. Koşmaya devam ediyorum ve yaralı Zent’in elinden düşen kılıcı kapıyorum. Beklediğim an geldi. Oğlumun ve karımın hayatını karanlık bir kabusa döndüren bu yaratıklardan intikam alma vaktim geldi.

Yanından geçerken dizlerinin üzerinde duran Zent’e kılıçla vuruyorum. Kafamı diğer iki düşmanıma çeviriyorum ama olduğum yerde kalıyorum. Bir nefes, bir göz kırpma vakti kadar önce orada duran iki iri Zent şimdi orada değiller.

Şaşkın ve nefes nefese etrafımda dönüyorum. Elimdeki kılıç çok ağır. İlahların büyük elleri, iri kolları için dövülmüş bir silah.

Sukisarr bir şey söylemeye çalışırken görünmez bir el beni yerden kaldırıyor ve kendimi havada uçarken buluyorum. Büyük bir gürültü ve acıyla karşı duvara çarpıp yere düşüyorum. Kaburgalarımın kırıldığını hissedebiliyorum. Birden, biraz önce olduğum yerde kaybolan iki Zent beliriyor.

‘Öyle kal’ diyor Sukisarr ve gözlerinden çok ciddi olduğunu anlamak hiç de zor değil.

Bu arada göğsünden baltamı çıkartarak bana doğru fırlatan  Zent öfkeyle kalkıyor ve Sukisarr’a dönüp bağırıyor. Tam bu anda sanki ilahın öfkesini destansı bir hâle sokmak istercesine bir yıldırım; mabedin ortasından gökyüzünün sonsuzluğuna uzanan metal çubuğa isabet ediyor ve gözleri kör eden bir parlaklıkla mabedin içine doğru iniyor. Kutudan geçiyor ve sonrasında da metallerden. Mabed, içine güneş doğmuş gibi aydınlanıyor. Zent’in kara yüzünü çok daha net görebiliyorum.

‘Çok mu istedik? Cevap ver.’

Ve cevabı beklemeden orağı Sukisarr’ın bacağına saplıyor. Sukisarr acıyla inliyor; ama bağırmadan durmayı başarıyor. Öfkeli Zent, Sukisarr’a yaklaşıyor. Ayakları kumda ve göğsündeki derin yarık kapanmaya başlamış.

Her şeyin bittiğini hissediyorum. Çaresizlik tüm benliğimi kaplıyor. Zent’in öfke dolu sesi cam mabedden geriye kalanı titretiyor.

‘Neden olduğun şeylere karşılık bize göstereceğin kardeşlik bu mudur?’

Söylediklerine anlam veremiyorum. Laf dinleyen bir çocuk gibi olduğum yerde yatıyorum, kaburgam kırık ve ümidim yağan yağmurla birlikte akıp gidiyor.

Sukisarr hiçbir şey söylemiyor. Onun ayakları cam zeminin hâlâ kırılmamış kısmında duruyor. Bacağından oluk oluk kan akıyor. Lanetli ilahın iyileşemediğini görüyorum. Öfkeli Zent kardeşinin bacağına saplı silahı bastırıyor. Sukisarr dayanamıyor ve bağırıyor.

‘Yeter Ulik.’

Ulik bırakıyor. Diğerleri olan biteni izliyor. Benden yana bir tehlike gelmeyeceğine çok eminler. Arkaları bana dönük kardeşleriyle uğraşıyorlar. Az önce onları öldürmeye çalıştığım halde umurlarında değilim.

Sukisarr ağlamaklı, tükenmiş bir ses tonuyla konuşuyor. Onun için üzülüyorum. Biliyorum öyle olmamalı; ama üzülüyorum. Hayatımı kurtaran adama, her ne olursa olsun yardım etmeliyim.

‘Bitmeli Ulik. Artık bitmeli.’

Ulik delice gülüyor. Kardeşlerine dönüyor.

‘Duydunuz mu?’

Diğer iki Zent’ten daha uzun olan, sakin fakat dehşet vaad eden bir ses tonuyla konuşuyor.

‘Buna sen karar veremezsin Sukisarr. Hele ki sen ilk lanetliyken.’

Bir şeyler oluyor. Bir an için acımı unutuyorum. İlk lanetli ne demek?

Sukisarr acıyla dişlerini sıkarak konuşuyor.

‘Bu hayatı daha ne kadar yaşamayı düşünüyorsun Matar? Sen söyle Karball?’

İçlerinde en kısa boylu olan Karball kafasını sallıyor.

‘Bu yaşamı biz istemedik Sukisarr. Bu yaşadığımız kâbus senin aç gözlülüğünün eseri. Yoksa unuttun mu? Biz sadece dayanılır hale getirmeye çalışıyoruz.’ Son sözlerdeki ima bir anda her şeyi anlamamı sağlıyor.

Sukisarr’ın dağa çıkarken anlattıklarını hatırlıyorum.

‘O anahtarı yapan güçlere karşı durmuştuk. İçimizde en cüretkâr olanımız tüm uyarılara rağmen anahtarı kullandı ve bilginin kapısını açtı. ’ ‘

İçlerinde en cüretkâr olanı…

Nefesimi tutuyorum. Şimdi her şey anlaşılıyor. Sukisarr’ın kardeşlerini ortadan kaldırmak istemesinin nedeni dolunay gibi karanlıkta kalmış zihnime doğuyor.

‘Daha önce de konuştuk ve oylamayı kaybettin Sukisarr. Artık liderimiz değilsin ve bizi öldürmek için geldiğine göre artık bizden biri de değilsin.’

Sözlerin sahibi Matar dönüp Ulik’e bakıyor. Hiç tereddüt etmeden kılıcını kaldıran acımasız Zent, soğuk metali Sukisarr’ın göğsüne sokuyor. Bir an için yaşam duruyor; ya da bana öyle geliyor. Çıktığım intikam yolculuğunun gittiği yön kesinlikle umduğum bir yön değil. Yaşam tekrar akmaya başladığında Sukisarr, göğsündeki kocaman kılıca ve ağzından akan gece kadar koyu kana rağmen gülmeye başlıyor.

Üç Zent’in yüzündeki bir anlık şaşkınlığı görüyorum.

‘Neden gülüyorsun Sukisarr? Çok dilediğin ölüme kavuşuyorsun. Bu delice gülümsemenin nedeni sevincin olsa gerek.’

Matar’ın sözlerine diğerleri de gülerek katılıyorlar. Bir an için burada ne aradığımı sorguluyorum. Sukisarr’la planladığım her şey aklımdan uçup gidiyor. Tek düşüncem oğlum Kavik’i bulmak. Geriye kalan gücümü buna kullanmalıyım. Tam doğrulup kaçacakken birden Sukisarr bana doğru dönüyor ve iri gözleriyle beni olduğum yere mıhlıyor.

‘Unutma Havek. Sana anlattıklarımın hiçbirisini unutma.’

Sözlerini bitirdiğinde gözleriyle, odanın ortasındaki dev metal direği ve dibinde duran kutuyu gösteriyor. Ben bir şey söyleyemeden kendisini ölüme yollayan Ulik’e dönüyor ve çok sakin bir ifadeyle soruyor.

‘Hizmetkârların nerede olduğunu sormayacak mısın?’

Derin bir nefes alıyor ve geriye kalan tüm gücüyle dolunayı selamlayan bir kurt gibi bağrıyor.

‘Ruus ma tu kattah!!!’

Bunu biliyorum. Oğlumu almaya gelen hizmetkârın söylediği son sözlerdi.

Üç Zent ne olduğunu anlamaya çalışırken kanat sesleri etrafı kaplıyor.

‘Belki sizin lideriniz değilim’ diyor Sukisarr; ama onların hâlâ efendisiyim.

Yağmurun şiddetine rağmen kanat sesleri  yaklaşıyor. Uzakta çakan bir şimşek, Sukisarr’la yaptığımız planın son halkası olarak kestiğim iki dev çınarı ve onları taşıyan hizmetkârları gösteriyor.

Mabedin üzerine gelen hizmetkârlar dev ağaç gövdelerini bırakıyorlar. Zentler ne olduğunu anlamaya vakit bulamıyorlar. Yüzlerce hizmetkâr, efendilerine yaptıkları son hizmetin sonucunu görmek için karanlık bir bulut gibi mabedin üzerinde bekliyorlar.

Çınarlar uludur ve çok sağlamdır. Gövdelerini toprağa bağlı oldukları yerden ayırmak için ne kadar uğraştığımı hatırlıyorum. Babam gurur duyardı ve bu kadar kısa zamanda daha iyisini yapamazdı.

Ağaçlar büyük bir gürültüyle mabedin cam kubbesini parçalayarak düşüyorlar. Kaçacak yer yok. Zentler saklanmak için sağa sola atlarken bende kafamı ellerimin arasına alarak bekliyorum.

Gövdeler cam zemine çarpıp duruyorlar. Gece, yağmur ve cam kırıkları her yerde…

Kafamı kaldırıyorum. Ellerimden kan süzülüyor. Cam kırıkları her tarafıma saplanmış; ama acılarını hissetmeyecek kadar uyuşmuş durumdayım. Gözlerim Sukisarr’ı arıyor. Ağaçların ya da cam parçalarının diğer Zentleri öldürmeyeceğini biliyorum ama Sukisarr için durum aynı değil.

Orada. Hâlâ cam tahtta, göğsünde kılıçla duruyor. Her yerinde cam parçaları var. Mabedin pek çok lambası kırılmış ama sağlam olan birkaç tanesi hâlâ etrafı aydınlatmaya devam ediyor.

Önce Karball’ı görüyorum. Sonra Matar ve en sonra da Ulik oldukları yerden doğruluyorlar. Ayakları hâlâ yeryüzünde olan uğursuz Zent’ler, sonsuzluğa kadar yaşamakla lanetli hayatlarında, bir kez daha ölümü yenmiş olmanın küstahlığı ile gülüyorlar.

‘Şimdi!’ diye bağırıyor Sukisarr, tam kararlaştırdığımız gibi. Doğru anı bana bildiriyor. Kaburgam nefes aldığımda korkunç bir ağrı veriyor; ama şimdi sıra benim sıram. Oğlumun ve karımın intikamını alma sıram. Yüzyıllardır atalarıma, klanlara yapılan haksızlığın öcünün alınma zamanı.

Yıkılmış mabedin ortasında, ayakta kalan metal direğin yanına koşuyorum. Ayaklarımın altında çatırdayan kırık camlar bana Lorh Gölü’nün kenarındaki çakılları anımsatıyor. Geçmişte kalan güzel zamanlar…

Klanımızın erkekleri yarışırdık. Köyün ortasına dikilmiş dev tahta direkleri en kısa sürede kimin keseceğini bulmak için yarışırdık. Bu gece o yarışlarda pek çok kez birinci gelen ben; direği devirmek için hiç uğraşmayacağım. Amacım çok başka.

Ulik’in fırlattığı yerde duran baltamı kaldırıyorum ve küstah gülüşleri yüzlerinde donmuş Zentlere bakarak direğin dibindeki kutuya darbeyi indiriyorum. Baltam yarıya kadar gömülüyor ama kutu parçalanmıyor. Kutu da bir çeşit metalden; ama umurumda değil.

Ben böyle bir anda beceriksiz olmak için tekrar hayata dönmedim. Kurtaracak bir oğlum ve yeniden kurulacak bir hayatım var. Saplandığı yerden çıkardığım sivri metali tekrar kaldırıp tıknaz kollarımda ki tüm güçle ki pek çoklarına göre çok güçlü, tekrar kutuya vuruyorum.

Bu sefer başardım.

‘Dur’ diyor Matar; ama verdiği emrin işe yaramayacağını biliyor. Kırılmış kutunun altında, cam tüplerin içinde, yaramaz ateş böcekleri gibi sağa sola yalpalayan mavi renkli yıldırımı görüyorum.

‘Hayır’ diye bağırıyor Ulik, ne yapmak istediğimi anlamış, korku dolu gözlerle.

(O gözlerin son anlarında korkuyu görmek en güzel şeydi.)

‘Evet’ diyerek baltamı cama fırlatıyorum ve kendimi geriye, beni taşıyacak büyüklükteki bir cam parçasının üstüne atıyorum. Kırılan camdan kurtulan yıldırım vahşi bir hayvan, aç bir yılan gibi her tarafa saldırıyor. Bir anda Zentlerin vücutlarının içinde mavi bir ışık beliriyor ve bir an sonra o ışığın yerini duman, yanmış et kokusu ve boş göz yuvaları alıyor.

Üç Zent de oldukları yere, kararmış yanık et olarak yığılıyorlar. Yıldırım etrafta bir süre daha dans ediyor ve sonra toprağın altına akan su gibi ortadan kayboluyor.  Koşup baltamı alıyorum ve en yakındaki Zent’e koşuyorum.

İşi bitmiş. Diğerleri de ilkinden pek farklı durumda değiller. Gerekeni yapıyorum ve ayaklarını vücutlarından ayırıyorum.

Sukisarr’a bakıyorum. Göğsünden sırtına, oradan da cam tahtın içine kadar uzanan bir kılıç ve bacağında yarısına kadar etine gömülmüş bir orak var ve ayakları camın üzerinde. Toprağa basmıyor. Bana bakıyor ve kafasını sallayarak acı bir şekilde bana gitmem gereken yönü gösteriyor.

O an anlıyorum. Tüm yaptıklarına rağmen başından beri iradesini hiç kaybetmediğini görebiliyorum.

Koşuyorum. Deliler gibi… Yağmura, kaburgamdaki dayanılmaz acıya ve her tarafıma saplı cam parçalarına rağmen tırmanıp küçük bir tepeyi aşıyorum ve önümde beliren manzara karşısında donakalıyorum.

Gökyüzünün kusursuz karanlığını yavaşça yırtan güneşin ilk ışıklarında en son isteyeceğim şeyle karşılaşıyorum. Oğlumun, yaşama isteği içinden zorla sökülmüş vücudu bir ağacın dibinde hareketsiz oturuyor.Yanına koşuyorum. İçimde derin bir keder var. Yetişemedim; oğlum Kavik için orada olamadım. Yanında diz çöküyorum; fakat biliyorum ki orada olduğumdan habersiz. Yağan yağmurdan ve çakan şimşekten habersiz. Ölümünü bekleyen boş bir kabuk…Gözlerimden akan yaşlar yağmura karışıyor.

Kollarından tutup kaldırıyorum. Aynı yere bakmaya devam ediyor. İçim acıyor ve haykırmak istiyorum; ama nafile olduğunun farkındayım. Oğlum gitmiş.

Sukisarr’ın yanına vardığımda lanetli adamın kafasının yana düştüğünü görüyorum. Güneş gökyüzündeki tahtına çıkmak için sabırla tırmanmaya başladı bile. Geldiğimi fark ederek ölmekte olan gözlerini açıyor.

Gözlerimde yaş var. Oğlum için ağlıyorum.

Önce bana bakıyor sonra arkamda öylece duran Kavik’e bakıyor ve parmağını kaldırıyor. Bir şeyler söyleme uğraşında; ama sesi çok güçsüz. Yanaşıyorum.

‘Üzgünüm’ diyor sesi titreyerek ‘Hepsi benim suçum.’

‘Sana ve soyuna lanet olsun Sukisarr. Bu vadiye geldiğiniz güne, lanetlendiğiniz ana ve ölmek yerine bu şekilde yaşamayı tercih eden sizlere lanet olsun.’

Öfkem güneş kadar büyük ve göller kadar derin.

‘Bir yol var’ diyor nefesi vücudunu terk etmek üzereyken. Bir anda bir sıcaklık tüm vücudumu kaplıyor. Heyecandan dilimi yutabilirim. İyice yanaşıyorum ve kulağıma oğlumun yaşam iradesini geriye getirebilecek yolu söylüyor. Sonrasının bir önemi yok. En az diğerleri kadar, belki daha fazla suçlu ve sadece ölmeyi değil tek başına ölmeyi hak ediyor. Bu nankörlük değil, bu adalet.

Son sözlerini… Dinlemedim. Onu orada öylece cam tahtında ölüme terk ettim ve bu seçim hayatımda verdiğim en kötü karar değil. Arkama dönmeden yürüdüm.

Önümde gidilecek çok yol, anlatılacak pek çok şey var. Karımı özledim ve ona kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Sonrası… Eğer hâlâ bir ümit varsa o ümidi yeryüzünün sonuna kadar izlerim ve oğlum için bunu yapacağım. Bu Simadimendo Vadisi’nden çıkmak demek olsa bile…

Benim adım Prikin Mo Havek. Abrara klanının bir ferdiydim. Burada durmuş tanrıların yüzüne gülüyorum. Elimde balta ve kalbimde oğlum için duyduğum dinmeyen ağrıyla… Hava çok güzel; ılık bir ilkbahar sabahındayım; ama ellerim buz kesmiş, kalbim delice çarpıyor ve ben bir bilinmeze doğru yürüyorum.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir