Star Trek Evreni’nin Son Halkası – Star Trek: Picard

Bunu Paylaşın

Bugün eski bir dostu ağırlayacağız; Star Trek/Uzay Yolu Franchise’ının son halkası; Star Trek: Picard… Dizi, adından da anlaşılacağı gibi Star Trek Next Generation/Uzay Yolu Yeni Jenerasyon’un efsane kaptanı Jean Luc Picard’ın (Patrick Stewart) merkezde olduğu bir komployu konu alıyor. Dizinin fragmanı ve geleneksel spoiler uyarımızla devam edelim.

Basitçe dizinin konusunu ele alırsak; Jean Luc Picard, Fransa’daki Bağ Evi/Şatosunda iki Romulanlı eski tüfek Laris (Orla Braddy) ve Zhaban (Jamie McShane) ile hayatının sonbaharını yaşamaktadır. Dizinin konusunun merkezde olduğu bir tarihçe ile Star Fleet/Yıldız Filosu’ndan ayrılmış ve kırgındır. Kırgınlığı, evine gelen haber ekibi ile on dört yıl önce Romulan Sistemi’nde olanların tartışılması vasıtasıyla izleyiciye hissettirilir -Buradaki Dunkirk metaforu hoş düşünülmüştür.-. Buna göre Romulan Sistemi’nin güneşi yok olmaktadır ve Romulanların sistemden tahliyesi işi sırasında Mars’ta bir android/synthetic/synth/sentetik isyanı çıkar. Sentetikler Mars Kolonisi’ni yok ederler ve Mars’ın atmosferini yakarlar. Yangın on dört yıldır devam etmektedir. Bu isyanın sonucu sentetiklerin ve üretimlerinin yasaklanması olduğu kadar Romulan tahliyesinin de durdurulmasıdır. Federasyon ile Romulanlar arasındaki düşmanlığın açığa vurumudur bu olay aynı zamanda. Olaylar, tahliyeden sorumlu Amiral Picard’ın istifası ve dizi için merkez karakterlerden olan yardımcısı Raffi Musiker’in (Michelle Hurd) Yıldız Filosu’ndan ihracı ile son bulur.

Aynı anda daha gencecik bir kız olan bilim insanı Dahj Asha (Isa Briones) üç Romulanlı suikastçinin saldırısına uğramakta ve kendi bile bilmediği bir dövüş yeteneği sergileyerek üçünün de hayatına son vermektedir. Kafası karışan Dahj –isim, sentetik bir pembe orkide türünden geliyor-, sürekli olarak bir hayal ve bilinçaltı itkisiyle Picard’ı aramaya başlar.

Dizinin üçüncü kanalı bir artifact/yapay ganimet yani bir Borg Küpü’nde geçmektedir. Kötü anılarla dolu bu eski Borg küpünde Romulan’ların Federasyon ile yaptığı bir anlaşma uyarınca eski Borgları –XB- tekrar hayata döndürdükleri bir bilimsel çalışma vardır.

Bu açılıştan sonra Dahj, Picard’a ulaşacak, kendisinin bir android/sentetik olduğunu öğrenecek, Romulanlı suikastçiler tarafından öldürülecek ancak olayı araştıran Picard’ın Dr.Agnes Jurati’den (Alison Pill) bu sentetiklerin çift yapıldığını öğrenmesiyle yeni bir macera başlayacaktır.

Daha sonra Picard’ın bir mürettebat bulması, olayların yavaş yavaş çözülmesi ve geçmişle geleceğin hem flashbackler hem de easter eggler vasıtasıyla iç içe geçmesi ile 450 dakikalık bir macera sunulacaktır izleyenlere.

Diziyle ilgili olarak lineer olmayan bazı analizler yapalım şimdi de. Esasen bu Next Generation/Yeni Jenerasyon ekibine bir veda olarak göze çarpıyor. Her ne kadar ikinci sezonu da yolda olsa da, sanırım bu ekip artık ekranlarda görünmeyecek. Hemen bu noktadan Picard’ı oynayan Patrick Stewart’a veya belki de özellikle dizayn edilmiş Picard’a bir parantez açalım. Patrick Stewart, elbette 79 yaşında bir adam olarak olgun olduğu kadar aksiyondan uzak da bir profil çizmelidir. Ancak bir sorun varsa o sorun daha çok karakterin aşırı tiyatral bir profil çizmesinden kaynaklanıyor.

Çok büyük laflar, çok duygusal tiratlar ama yer yer fazla maskülen hatta gereksiz çıkışlarla karakter biraz kafa karıştırıyor. Mesela Stardust City’de çizdiği profil ile dizinin geri kalanındaki birbirinden tamamen farklı. Dizide bir de 93 yaşında olan Picard’a gereğinden çok da hakaret ediliyor. Yer yer çok örseleniyor karakter. Ben şahsen sürekli güç gösteren bir steryotip anlayışını gülünç bulsam da, ölümü bekleyen yaşlı bir adam harekete geçtikten sonra illa çok canlanıp kararlı bir şekilde avlanmayacaksa da, daha istikrarlı ve kendini daha az direkt angajmana sokan bir Picard’ın daha gerçekçi ve etkili olabileceğini düşünüyorum. Bununla birlikte yaşamına geri dönen Picard’ın gençlik dengesizlikleri göstermesi ve bu yolla genç olduğunu hissetmesi de hedeflenmiş olabilir. Ama işte aynı adam hayatla ilgili büyük büyük deneyim paylaşımları da yapınca biraz kafa karıştırıcı olabiliyor tekrar etmek gerekirse.

Ancak Picard ile ilgili iyi yakalanmış bir detay var. Picard, hatalarını kabul etmeyen ve egosu yüksek biri üstelik çok da ketum. Dizi, bunu özellikle kendisinin Romulanlı Manastır yetimi Elnor (Evan Evagora) ile olan ilişkisinde son derece iyi şekilde gösteriyor. Her ne kadar doğru amaçlar için de olsa, kendi kırgınlığı ile inzivaya da çekilse; Picard’ın istifa ettikten sonra eski dostlarını yarı yolda bıraktığını görüyoruz ve Elnor da bunlardan biri. Picard yeni görevi için Elnor’u almaya gittiğinde bu hatasını kabul etmeyerek Elnor’a, kendisine değer verdiğini ve sözünü tutmak istediğini söylemek yerine Elnor’un sadece yararlı bir savaş makinesi olduğundan bahsetmesi karaktere bir derinlik katmış. Ve Picard yer yer sevimli, çipil çipil, kurnaz da bir ihtiyar olabiliyor ki, bu da bir artı.

Dizinin ana teması aslında, sürekli twistlerle insanı yorsa da, bilindik bir tema… Yani sentetiklerin organikleri yok edeceğine dair bir uyarıyı alan Romulanların, bunun olmasını engellemek için kurdukları Zhat Vash adlı bir örgüt ile onu gizlemek için kurdukları Tal Shiar adlı başka bir paravan örgütün komploları ile şekillenen bir olay örgüsü… Bu uyarının yapıldığı yer yani sekiz yıldızın ortasındaki bir gezegen ve bu kombinasyonun yapay olarak kurulmuş olması ve aslına uyarının organiklere değil sentetiklere yapılmış olması gibi twistler diziyi zanaat olarak yukarı çekiyor. Ancak bu 1979’daki ilk Uzay Yolu Filmi’nden, Terminator’e ve Battlestar Galactica’ya, hatta oradan popüler video oyunu serisi Mass Effect’e kadar o kadar çok işlenmiş bir konu ki, oldukça başarılı da kotarılsa izleyiciyi, en azından belli bir yaşın üzerindeki izleyiciyi şok etmiyor.

Dizinin zanaatine gelince ortada aslında ilginç bir başarı var. Dizi gizlerini küçük ipuçları ile hissettirip son bölümde büyük bir ifşaat yapmıyor. Hatta ikinci bölümde aşağı yukarı ne olduğunu anlıyorsunuz. Ancak bunun yerine küçük küçük olayları çözerek twistlerle zamanını dolduruyor ve bunu oldukça da mantıklı yapıyor. Örneğin Dahj’a iki kere suikast yapan Romulanlılar ile ilgili bir polis soruşturması olmaması izleyicinin dikkatini çekerken bunun Komodor Oh (Tamlyn Tomita) adlı Federasyon İstihbarat Başkanı’nın işi olduğunu ve izleri yok eden komodorun bir Zhat Vash olduğunu öğreniyorsunuz. Bir başka örnek olarak, Mars’taki sentetik ayaklanmasının da bir Romulan işi olduğunu anlıyorsunuz ancak amacının ne olduğunu daha doğrusu kaynağının ne olduğunu bir beş bölüm kadar sonra tam olarak öğreniyorsunuz.

Her şeyin sonunda Picard bir profesyonel zanaat işi. Temel drama kurallarına göre doğru işler yapıyor. Olağanüstü, devrimsel ya da şok edici değil ancak doğru, güzel kotarılmış ve detaylarla süslenmiş A sınıfı bir yapım. Detaylardan bahsetmişken biraz da Star Trek evreninden ve onun uzantısı olan easter egglerden bahsedelim. Ben bir Trekker -Star Trek fanı- değilim ancak benim bile fark ettiğim bir çok easter egg var. İnternetten küçük bir araştırmayla pek çoğuna da ulaşıyor ve bunların büyük kısmını zaman içinde görmüş polduğunuzu anlıyorsunuz.

Ben açıkçası Star Trek serisinin dünyadan, dünyanın kültüründen ve teknolojisinden kaynağını alan, geçen jenerasyonlar içerisinde de dünyadaki gelişimlerle –teoriler de dahil- değişen evrenini, Star Wars’a tercih ediyorum. Dünyanın 2400 yılındaki hali, hala bir düzenin var olması ve bunun uzantısı olarak dünyanın ve daha önemlisi doğanın bu dönemde nasıl olacağına dair izlediklerimi beğeniyor ve daha gerçekçi buluyorum. Ben her ne kadar cyberpunk’ı çok sevsem de, Star Trek evreni bana daha olası ve aslında doğal olarak daha tercih edilebilir geliyor. Dahj’ın Picard’ı aradığı sekanslarda yağmur altında gezdiği şehir bana çok yakın geliyor.

Stadust City de mesela bu açıdan çok başarılı, keza dünyada bahsi geçen o dönemin şehirleri de, Picard’ın bağ evi ve Riker (Jonathan Frakes) ve Troi’nin (Marina Sirtis) ormanlık gezegenleri de… Hepsi çok güzel. Ancak ben Star Trek Evreni’nin şu atomik yazıcısı ve gerçek mi, halüsinasyon mu bir türlü karar veremediğim simülasyonlarını sevmiyorum. Bilimsel olarak bir açıklaması var evet, ama bende kafa karışıklığına yol açıyorlar.

Oyuncuklar ve aynı zamanda karakterler hakkında olay örgüsü bazında bir inceleme yapalım şimdi de. Picard’dan bahsettik. Dizinin iki numaralı karakteri ve aslında odak noktası ise, bizim şimdiye kadar Dahj olarak andığımız ama aslında dizinin büyük bölümünde Soji olarak boy gösteren Isa Briones. Asyalı oyuncu büyük mavi gözleri ile oyuncak bir bebeği andırıyor. Bu açıdan gerçekten de sentetik rolüne fiziksel olarak uygunluk gösteriyor. Aksiyon sahnelerinde de son derece başarılı olan oyuncu; gergin ergen, aşık, kafası karışmış panikteki benlik, kararlı düşman ve özellikle sarı gözlü copellius sentetiği Sutra haliyle kötü, entrikacı ve cazip rollerin hepsinin altından başarıyla kalkıyor. Sadece gerginlik ve kararlılık katsayıları arttığında oyuncunun biraz rol yaptığının anlaşılması durumu söz konusu… Daha doğal sekanslarda oyuncu daha başarılı.

Ancak oyuncudan hareketle dizide bir iki boşluktan bahsetmek yerinde olacak. Sutra’nın, Narek’i (Harry Treadaway) serbest bırakması ve sonrasında Narek’in Picard ekibine yardım etmesi Narek açısından psikolojik bir altyapıyla desteklense de Sutra açısından bir anlam taşımıyor. Bir başka konu da Ibn Majid –Rios başlığında açıklayacağız- olayında Jana olan karakterin coppelius androidi mi yoksa yeni model mi olduğu biraz flu. Bir başka başlık olarak Sutra’nın hayata değer vermeyen bir sentetik olarak hayatının değerini savunması da ilginç. Son olarak Sutra’nın üstün sentetikleri galaksiye getirip organikleri yok etmek istemesi ile Mars sentetiklerinin kolayca hacklenmesini birleştirince; dizi ya ciddi bir soruyu atlıyor –Sutra ve androidler bu işin içinde mi?- ya da çok ciddi bir plot hole/senaryo tutarsızlığına düşüyor. Bu kadar kolay hacklenebilen makinalar;

  • Ya kontrol edilebilirdir, dolayısıyla korkuya mahal yok.
  • Ya da zaten oldukları hal ile ciddi bir risktirler. Ki bu tüm diziyi daha doğrusu, hayatı ve onun bilince dayalı özgünlüğünü savunan dizi ana fikrini tehlikeye atar.

Raffi Musiker rolünde Michelle Hurd ise iyi veya kötü, kendinden kaynaklanan ya da dizinin ona yüklediği bir yük ile ikili bir rol üstleniyor. Bir tarafta tomboy, serseri, madde bağımlısı, sert ve savaşçıyken diğer tarafta yıkılmış, yalnız, kırgın ve ağdalı. Oyuncu her ikisini de oynuyor oynamasına ama oynamalı mı ona tam karar veremiyoruz. Steryotipten farklılaşmayı her ne kadar önemli görsem de sanırım farklı boyutların açıkça gösterilmesinden ziyade hissettirilmesini tercih ediyorum. Raffi’nin oğlu ile olan ilişkisini de bi derinlik boyutu olarak görsem de bir detaydan ileri gitmediğine de ayrıca kaniyim.

Dr.Agnes Jurati rolünde Alison Pill bence çok iyi iş kotarmış. İnek bilim insanı ve “kurtarılacak leydi”nin içinde bulunduğu stres ve -dizide daha çok bir entrika olarak göstere göstere verilmiş ve sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi affedilmiş- cinayetinin psikolojik altyapısını verebildiği kadar vermiş. Bununla birlikte Agnes’in, aşık olduğu Dr.Bruce Maddox’u (John Ales)-ki sentetik yasağından sonra gelişmiş sentetikler üreten bir bilim insanı kendisi ve Agnes de aynı projede çalışıyor- öldürmesi normalde karanlık bir filmin ana konusu olmaya aday çok ciddi ve önemli bir tema. Ama burada olay örgüsüne kurban edilip arkasına bile bakmadan devam ediliyor. Yine de Alison Pill, bir insanı tanıdıkça öğrendiğimiz farklı yönlerini aynı doğallıkla yansıtmayı başararak dizinin en iyi performansını sergilemiş. Rios’la yakınlaşmalarının hiçbir anlamı olmadığını da harika hissettirmiş. Ki diğer aktör de aynı derecede başarılı.

Cristobal Rios rolündeki Santiago Cabrera için skeçler bazında söylenebilecek şey olağanüstü olduğu. Picard ve mürettebatına ev sahipliği yapan gemisi La Sirena’da kullandığı ve her birisi farklı karakterde olan hologramlara olağanüstü başarıyla hayat veriyor latin amerikalı aktör. Bu arada hem İngiltere’de geçirdiği gençliği hem de Amerika’daki kariyeri nedeniyle aksan ve ambians olarak da onları birbirinden ayırabiliyor. Özellikle silah operatörü latin hologram ve İskoç mühendis hologram Ian –çünkü orijinal dizideki efsane İskoç Mühendis Scotty’ye bir gönderme bu- çok keyifli birer seyirlik. Ama bu hologram şovu için, Rios’un Soji’yi gördüğünde verdiği tepkinin aşırı olduğunu düşünüyorum.

Ancak oyuncunun zorlandığı bir alan var. Rios, Ibn Majid gemisinde babası gibi gördüğü kaptan Alonzo Vandermeer –ki isim İspanyol ve Flemenk renkleri içerdiği için Habsburg göndermesi olduğunu düşünüyorum-ile yaşadığı trajik olaydan sonra –ki bu da basitçe kaptanın Soji’nin öncülü Jana’yı federasyondan gelen emirle öldürmesi ve ardından gelen ölümüdür.- psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ve Han Solo görünümü ile birlikte boy gösteren ağdalı bir acıyı aynı potada eritmek zorundadır. Bu noktada oyuncudan mı, show runnerdan mıkaynaklanıyor bilemiyorum; Raffi gibi bir ikilem kendini gereğinden fazla bir açıklıkta gösteriyor. Bu sebeple hologramlardaki başarı burada devam ediyor mu konusunda şüpheliyim. Zira hologramlar farklı özelliklere sahip olsalar da psikolojik bir derinlikleri olmadığı için bunu ölçmek kolay değil. Ama Agnes gibi o da ilişkilerinin hiçbir anlamı olmadığını iyi yansıtıyor. Karakterden gelen bir konu olarak Rios’un Bruce Maddox ile ilgili şüphesini Agnes ile paylaşmasını da – her ne kadar Agnes’e oyunculuğunu parlatma şanssı verse de- sonradan terk edilmiş ve gereksiz bir sekans olarak görüyorum.

Bir başka karakter olan Elnor rolündeki Evan Evagora konusunda söylenebilecek fazla bir şey yok. Manastırda büyümüş yetim bir çocuğu oynuyor. Saf ve temiz, aynı zamanda da mükemmel bir dövüş yeteneği var. Yakışıklı oyuncu, çok ağır olmayan bu genç rolün altından başarıyla kalkmış.

Seven Of Nine yani Annika rolünde eski bir dost var Jeri Ryan… Güzel oyuncu bir XB yani eski Borg ve hem easter eggler ile hem Bjayzl karakteri ile olan tarihçesi ile derinlik katılmış karakterini eski çizgisinde oynamış. Ancak Jeri Ryan’da da güçlü savaşçının arkasındaki acılar içindeki karakteri bağırma eğilimi, gereğinden biraz fazla. Yine de eski Borgların acısını anlatması açısından bunun da bir yararı var. Savaş sekanslarında ve –Stardust City’de ölmemiş olduğu çok barizse de ve Narissa kavgası gerçek olsa muhtemelen kaybedecek olsa da- “We are Borg” dediğinde tüylerimin diken diken olmadığını söyleyemem. Bu arada Narissa’yı belki de yenebilirdi diyelim. Sempatik eski Borg Hugh, (Jonathan Del Arco) –ki bence çok iyi bir performansla canlandırılmış- uğruna savaşılacak bir arkadaş gerçekten.

Yan rollerde Narek ve Narissa kardeşler rolünde sırasıyla Harry Treadaway ve Peyton List’e de değinirsek; Narek daha derin bir karakter. Zeki, çekici, kendine hem güvenli hem güvensiz. Daha doğrusu kendine inancı güçlü ama bunu ispatlamak zorunda hisseden ve öldürmekle görevli olduğu Soji’ye gerçekten aşık olduğunu çok başarıyla hissettiren bir karakter Narek. Narissa ise daha ilginç. Dizinin büyük bölümünde steryotip bir femme fatale ve ensest eğilimler gösteren Narissa, bir iki parlak anda bunların arkasındaki son derece zor bir tarihçe ve stresin işaretlerini veriyor. Derinliği yansıtma şeklini beğendim ancak karikatür karakterini gereğinden fazla karikatürize etmiş de olabilir.

Bu arada Narek’ten hareketle,, Narek’in gerçek ismini öğrenen Soji’nin, Narek’in kendisini kandırdığı anda ona Narek diye seslendiği çok küçük sekansın beni çok etkilediğini belirtmeliyim.

Daha az sahne zamanı olan önemli rollerde, biraz önce de bahsettiğimiz eski Borg Hugh rolünde Jonathan Del Arco çok sıcak, saf ve romantik bir performans sergileyerek kaybını olabildiğince acı kılmış. Komodor Oh rolünde Tamlyn Tomita son derece güçlü bir karakter çiziyor ve bunu başarı ile yapıyor ancak tek boyutlu bir karakter olduğu için bunu çok da büyütmeye gerek yok. Bu karakterden yola çıkarak iki konuda da fikrimi belirtmemde fayda var.

  • Romulanla Vulcan’lıyı kim nasıl ayırabiliyor?
  • Oh, Agnes’e gördüğü uyarıdan bir kuple gösterdiğinde ve bunu Zhat Vash olarak gösterdiğinde “Federasyon Komodor’u” kılığı tehlikeye gireceği için Agnes de tehikeye girecekti. Dizi bunu Agnes’in kararlarında çok daha komplike kullanabilir, süreci daha olgun ve karanlık bir moda taşıyabilirdi. Bunun yerine Oh’u direkt Romulan Amirali yaparak kolayı seçmiş.

Picard’ın eeski mürettebatı olan William Riker (Jonathan Frakes), Deanna Troi (Marina Sirtis) ve kızları Kestra (Lulu Wilson) görevlerini yapmışlar. Anne ve baba daha çok easter egg ve özellikle Riker, finalde eski saldırgan ama sarkastik yönlerini gösterirken; Kestra daha üç  boyutlu ve orijinal bir performans göstermiş. Ama yedinci bölümdeki bu ekibin buluşmasının sıcaklığı, dostluğun derecesi ve vedanın vurgulanması diğer hiçbir bölümde bu kadar başarıyla ve doğal aktarılamamış. Bu bölümün samimiyeti gerçekten çok başarıyla izleyiciye iletilmiş.

Picard’ın evindeki yardımcıları rollerinde Laris (Orla Braddy) ve Zhaban (Jamie McShane) eski tüfekler olarak görevlerini yaptıkları kadar karakterlerini de iyi yansıtmışlar. Zhaban’ın soğukkanlı ve sadık sakinliği ile süslediği profesyonel çatışma kapasitesi ile, Laris’in Picard’a bir adım daha yakın ve dominant etkisi vasıtasıyla şatoya gerçekçilik katılmış.

Son olarak Data ve onun model alındığı –daha doğrusu babasının model aldığı- Dr.Soong rollerindeki Brent Spiner’a değinirsek. Kısaca şunu söyleyebiliriz. Data kesinlikle yeni jenerasyonun süper starıdır ve bu rolü yine aynı başarıyla oynamış. Ayrıyeten Dr.Soong rolünde dağınık, sakar ama akıllı ve biraz da pesimist bilim insanı rolünü de Data’ya hiç kaymadan başarıyla vermiş.

Bölümler bazında ve iyi kötü dikkatimi çeken bazı kısımlara değinerek finale gelelim. Öncelikle Soji’nin gerçek kimliğini öğrendiği altıncı bölümün çok güçlü bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Temposu ve aksiyonu ile olduğu kadar gerilimi ile de izleyenleri koltuğunda diken üstünde oturtuyor bölüm. Yedinci bölümdeki samimiyetten daha önce de bahsetmiştik. Sekizinci bölümde her ne kadar Zhat Vash’ın kökeni ve Soji hatta dizi hakkındaki ana gizem çözülse de, -ki bu, sentetiklerin organikleri yok edeceğine dair eski bir uygarlığın uyarısı.- bu uyarının aslında sentetiklere, başka ve üstün bir sentetik medeniyetin “Başınız belaya girdiğinde bize ulaşın ve yardım isteyin. Sizin için organikleri yok ederiz.” demek olduğu anlaşıldığında insan şu soruyu soruyor;

“Madem bu, organik zihinlerin anlayamayacağı ve adresi şaşmış bir mesaj ve sadece sentetikler için bir beacon… O zaman, “Soji The Destroyer” kehaneti, adıyla ve hikayesiyle nereden geliyor? Sentetik mesajında böyle bir öngörü yok. Yani evet onları çağıran bir sentetik olacaktır elbette. Ve Zhat Vash onu destroyer/yok edici olarak adlandırabilir. Ama ikiz olmaları nereden geliyor? Kaldı ki en az dört Soji var…” Bunlar dizinin ana omurgasını sağlam temellerden ayran sorular olabilir. Bununla birlikte uzun dönemli ve detaylı bir şey yazdığınızda, olasılıklar bazen kontrolünüzden çıkabilir ve siz de gayet farkında olarak bazı mantık sakımları yardımı ile kendinize sınırları belli bir alan çizmek zorunda kalabilirsiniz.

Bir başka konu olarak Borg Kübü içindeki ve küp için savaşı ve Picard’ın Borg macerasının onun üzerindeki etkisinin işlenişini beğendiğimi ifade etmeliyim. Ve özellikle elektronik sekanslarda soundtrack hoşuma gitti notunu da düşmeliyim sanırım.

Son olarak finale ve mesajlarına gelelim. Öncelikle Amiral Riker’ın Star Fleet’i ile Komodor Oh’un Romulan filosunun karşılaşmasının savaşla son ermese de görkemli bir final olduğunu söyleyebiliriz. Final aslında klasik bir Star Trek finali… Sert, kontrolsüz ve düşüncesiz bir şiddet yerine zeka, sağduyu ve fedakarlıkla karşılanan bir düşman saldırısı… Bu açıdan gelenek bozulmamış.

Finaldeki karşılaşmaya giden yolda Dr.Soong’un, Sutra’nın ihanetini bir anda -ve doğru anda- öğrenmesi, Narek’in taraf değiştirmesi, Borg Küpü’nün yol geçen hanı olması, Agnes’in Picard’ı kolayca kurtarması ve Soji’nin hiçbir şey olmamış gibi organik evreni yok etmekten Picard’a ilk yardım uygulamaya geçişi gibi başlıklar sayılabilse de hepsi aslında görkemli ve sağduyulu bir final için olduğu için, mazur görülebilir. Sonuçta herkesin hatasından döndüğü ve bedel ödemediği bir aydınlanma hikayesi bu. Final mesajında da karşımıza çıkacak bu olgu. Küçük bir not olarak üstün sentetik medeniyetinin Masss Effect’teki Reaper’lar ya da Matrix’teki kazıcı makinalar kadar korkunç, saldırgan ve daha ötesi nefret dolu yılanlar olmasına şaşırdığımı ifade etmeliyim. Daha sofistike, soğuk ve hesaplı bir katliam mekanizması beklerdim ben.

Çok küçük bir not olarak da; sentetiklerin büyülü cihazı konusunda herhangi bir fikir sahibi olabilmiş değilim…

Final mesajına gelirsek, temelde Gene Roddenberry’nin eserine dair bir finalin 2020 versiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Swaihili Uhura’yı, Japon Sulu’yu, İskoç Scotty’yi, Rus Chekov’u ve Vulcan’lı Spock’ı 1966’da aynı gemiye koyan Roddenberry ve takipçileri de daha sonra Federasyon –ki aslında hümanist Roddenberry’nin temel düşünce pratiğidir- bünyesine androidler ve klingonlar katarak bu çizgiyi sürdürdüler.

Data ve Picard’ın ölümle ilgili sekanslarında da yaşamın değerine dair hümanist mesaj da bunun parçası. Data, Shakespeare’in Fırtınası’nın rüyalarla ilgili dizesi ile uğurlanırken ve Picard –her ne kadar ne olacağı önceden çok belli edilse de- sentetik Golem’e ve yine niyeyse yaşlı olarak transfer edilirken, klasik bir Star Trek çizgisinden parçalar seyrediyoruz. Bunu beğenip beğenmemek biraz da StarTrek’in ne olduğuna dair fikriniz ile ilgili. Eğer bir bilim kurgu eseri ve komplo seyrediyorsak, bu mesaj biraz ekleme ve fazla göze göze oluyor. Eğer bir alt metin seyretmek istiyorsak evet göze batmıyor ama bu sefer de içinde sunulduğu paket belki gereğinden çok parlak ve hareketli. Tekrar etmek gerekirse; seçim, siz izleyicilerin…

Hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Kasvet Ulu’dan Bir Öykü: Arayış

Saat yarımı geçiyor. Sarhoşlarla hayat kadınları el ele tutuşuyor, gece bütün ağırlığıyla çöküyor birden; suskun, durgun, yorgun. Ay bulutların arasına » Devamını Oku...

Sebt Günü Batıya Doğru Yola Çıkanlara – Bir Yol Hikayesi Bölüm 1

I.Bölüm Tüm yetmişlik rakılar ve onu susuz içen nineler anısına sonu olmayan bir yol hikayesi… *Tanrı dünyayı altı günde yarattı... 1. Gün » Devamını Oku...

Kurgu Ve Kurgusal

Kimin aklına gelir; yayınevleri tarafından yirmi dört kez geri çevrilen bir romanın Dünya üzerinde yirmi milyondan fazla satacağı? Ya da » Devamını Oku...

Atıl Veri Tabanları’ndan Çıkan İlginç Bir Belge Ve Mini Hikayesi; Daniil Kharms Hakkında 114 Yaşında Bir Makale…

“Suzan!” “Efendim Binbaşı?” “Depresif hissediyorum.” “Anlıyorum Binbaşı.” “Bir önerin var mı?” “Medikal Tretman için randevu almamı ister misiniz?” “Sanal olmayıp » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir