Tarihin Kayıp Renkleri-3 ve Final, Bir Cellat Hikâyesi: Ölümün Kardeşi Gerdankeş İsmail

Bunu Paylaşın

Aynı anda iki pehlivanla güreş tutacak kadar şahbaz, çaldığı kılıçla bir merkebi ortadan ikiye bölecek kadar pazısına kuvvetli, bir ok menzilindeki kargayı attığı mızrakla vuracak kadar şahin gözlü, iki yüz okkalık bir gürzü sallayacak kadar bileğine kuvvetli, âlemin sığınağı, Yaradanın gölgesi, sadece Müslümanların değil reaya ve keferenin de velinimeti olan padişah efendimiz; siyaset oduyla yanıp piştikten, yeniçeri ve sipahi ağalarıyla valide sultanın vesayetinden sıyrıldıktan ve açıklara sürüklenen devlet gemisinin dümenini eline aldıktan sonra kesilecek çokça ses ve baş olduğunu gördü. Kısa süre sonra anladı ki başlar kesilince sesler de kesiliyordu.

Hal böyle olunca, Bostancı Ocağı’na bağlı, ekserisi Çingeneler ve Hırvatlardan oluşan, Meydanı Siyaset Ustaları olarak da bilinen Cellat Ocağı’nın neferlerine büyük iş düştü. Onlar da vatan görevidir deyip yüksünmeden, söylenmeden gece gündüz mesai ederek işlerine dört elle sarıldılar. Vakavünis Yorgancızade Altıparmak Kerim Efendi, “Ahval-i Esâtizeti’l Mevt” (Ölüm Ustalarının Halleri) isimli eserinde o dönemki atmosferi şöyle örnekler:

“Kesilen başların, yağlı ilmik geçirilen boyunların, uçurulan canların haddi hesabı yok idi. Üzerlerine yaftaları asılmış ayak takımından zevatın ağaçlarda, meydanlarda, ev ve dükkân önlerinde sallanan cesetleri, kimsenin el uzatmak istemediği çürük meyveler gibi dururdu. Yaftalardan kimin ne cürüm işlediği yazar idi: ‘Harman yeri kundaklayan muzır kişidir. Tütün ve afyon tiryakisi yaramaz âdemdir. Gece sokağa fenersiz çıkan itaatsiz gafildir. Gizliden içki satan kâfirdir. Gammazlığı adet haline getiren namert kişidir. Saray önünde türkü söyleyen serseridir. Hırsızlık yapan veledi zinadır…’ Sarayda da cellatlar her daim iş üstündeydi. Öyle ki birinci avludaki ibret taşlarının üzeri hiç boş kalmadı, bazen üzerlerine birden fazla kesik baş kondu, bazen de yoğunluktan ötürü kesik başların bu taşlar üzerindeki teşhir süresi üç günden bir güne indirildi. Birinci avludaki Alay Meydanında gerçekleştirilen infazlardan sonra cellatların kanlı elleriyle satır ve kılıçlarını yıkadıkları Cellat çeşmesinin su istihkakı üç katına çıkarıldı. Kement ve ilmiklere o kadar yağ harcandı ki şehirde yağ sıkıntısı baş gösterdi. Bazı gayrimüslim tüccarlar ilmek yağlamak için piyasaya domuz yağı sürdü. Bunun üzerine ulema, domuz yağıyla yağlanmış ilmeklerin infazlarda kullanılmasının haram olduğu yönünde fetva verdi. Ancak yağ sıkıntısı had safhaya varınca, gayrimüslimlerin domuz yağı kullanılan iplerle idamına cevaz verildi. Bileyci esnafı tarihinin en büyük ticaretini yaptı. 1043 yılının Cemaziyelahirinde, çeşitli mahbeslerden boğulup denize atılan cesetlerden ötürü deniz seviyesi yükseldi ve Eminönü rıhtımını su bastı. Su üzerinde yüzen başsız cesetlere basa basa Haliç’te karşıdan karşıya geçen İtalyan bir gezgin, ölmüşlere saygısızlık yaptığı gerekçesiyle idam edildi…”

Kaderin cilvesi olmalı ki bir mezara sahip olamayıp her iki cihanda da cezaya uğrayan bazı kurbanları gibi, cellatların ismi de isimsiz mezar taşlarının üzerinde silinip gitti. Ölüme kardeşlik, Azrail’e yaverlik yapan bu adamlar hem hayattayken hem de ölüyken dışlandılar. Mezarlıkları ayrıldı, olur da kurbanlarının yakınları tahrip eder diye mezar taşlarına isim yazılmadı, kimse ruhlarına bir Fatiha hediye etmedi. Ama bazılarının ismini silmeye ne zamanın ne de ölümün gücü yetti. Tıpkı Gerdankeş İsmail gibi…

GERDANKEŞ İSMAİL

Kendi usturasıyla kazıdığı başına kırmızı keçe külahını geçirdi. Gül yağıyla burduğu pala bıyığından burnuna güzel kokular geliyordu. Arnavut tellağın attığı keseyi beğenmiş olacak ki iki akçelik hizmet bedelinin yanı sıra adama bir akçe de bahşiş vermişti. Kefere taifesinden olduğu, nalınsız ayağından ve peştamalındaki demir halkadan anlaşılan orta yaşlı bir adama öylesine bir baş selamı verdi. Adam yutkunup toparlandı, hürmetkâr bir tavırla selamı aldı, gözleri İsmail’in sol omzundaki çaprazlama asılı yalın kılıçla kuşağındaki yağlı kementte takıldı. Adam İsmail’e babasını hatırlatmıştı…

Kefereden bir tüccardı babası. Huzura çıkmayı bir türlü beceremeyince arzuhalini bildirmek için Sarayburnu civarlarında beyaz bayrak çektiği bir kayıkla akşam denize açılmış, devlet işlerinden yorulup İncili Köşke dünyadan kâm almaya giden padişah efendimizin dikkatini çekmek için ziftlenmiş paçavralarla dolu büyükçe bir kabı tutuşturarak başının üstüne almış, ancak kayığa vuran bir dalgayla dengesi bozulmuş, ateş dolu kabın üzerine dökülmesiyle çıra gibi tutuşmuş, can havliyle denize atlamış ama bacağına kramp girince telef olup gitmişti. Bu manzarayı uzaktan teessürle izleyen padişah efendimiz, işin aslını tahkik ettirdiğinde, tüccarın Hırvat olduğunu ve satmak için ülkesinden hayvan derisi getirdiğini öğrenmişti. Kapıkulu askerlerinin et masraflarını karşılamak için zarar-ı kassâbiyye adı altında yapılan zamlardan sonra yüzde beşe çıkan gümrük vergisi zaten tüccarları zorlarken, bir de yeniçeri ve sipahi zorbalarına yüzde üç oranında işgaliyye vergisi diye haraç veren bu tüccar, işin sonunda zarar etmişti. Böyle olunca da mazlumların güneşi sultanımızın merhamet ışığından faydalanmak istemişti. Tüccarın kıyıda onu bekleyen on yaşında bir oğlu vardı. İşte devletlû padişahımızın emriyle himaye edilip saraya alınan, sünnet edildikten sonra adı değiştirilip Müslüman olan bu çocuk İsmail idi…  

İsmail, yarısı keçecilere tahsis edilmiş yüz on kurnalı ve yalnız camekânı beş bin kişi alan Çukur Hamamından çıktı. Hava serindi, çıplak kolundaki ve sinesindeki kıllar dikleşti. Ölüm kadar olmasa da İsmail de korkunçtu. Kimsenin yapmak istemediği ama birilerini yapması gerektiği bir işi vardı. Neticede yaşam ile ölüm arasındaki o incecik çizgide, dengesini kaybetmeden yol almak herkesin yapacağı iş değildi. Aklı bilmem kaçıncı kez gördüğü o rüyadaydı. Ne zaman birilerini idam etse hep aynı rüyayı görüyordu. Peki ama bu dünya neredeydi?

Dar sokaklarda geniş adımlarla yürüyordu. Çevre ev ve dükkânların bazıları hala altı ay önce çıkan yangının izlerini taşıyordu. Bir mübarek Cuma günü çıkmıştı yangın. Cibali kapısı dışında bir kalafatçının iş başındayken çıkardığı yangınla İstanbul’un beşte biri kül olup tebaadan Müslim ve gayrimüslim âdem ile avratlar feci şekilde can vermişti. İş bu yangın üzerine, fitne fücur yuvası haline gelen kahvehanelerde padişah hazretlerinin uğursuzluğu hakkında söylentiler çıkmaya başlamıştı. Ancak durum bunun tam tersiydi. Çünkü nice diyarların sultanı, Konstantinopol fatihi, padişahi adalet penah efendimizin doğduğu gün açığa çıkan ve bu yüzden Papa tarafından aforoz edilen yıldız, Bağdat fatihi himmetli sultanımızın doğumuyla yeniden görülmüştü. Bu yangın üzerinedir ki; ahlaksızlığın, fitne ve kıyamın merkezi olarak görülen kahvehaneler kapatılıp amansız bir tütün yasağı getirildi. Kahvehaneler yıkılıp yerlerine bekâr, nalbant ve debbağ odaları yapıldı. İlk zamanlar yasağa kulak asmayan halk, uçan kellerin artmasıyla dübür korkusundan tütün içemez oldu. Bu yasağı içki, her türlü toplantı ve yatsıdan sonra fenersiz dışarı çıkmama yasağı gibi yasaklar takip etti. Tellallar idam edilenlerden kastla “Tütün öldürür!” diye sokak sokak gezdiler.  

İnsanların sarığını sakalını, kat kat esvabını, cümle ağız ve nefesini, evini ve ocağını kokutan, sürekli içildiğinde tiryakilik yapıp aylaklığa neden olan tütünün İstanbul’daki geçmişi aslında fazla değildi. Frengistan’da zuhur edip 17. Yüzyılın başlarında İngiliz keferesi eliyle türlü maraza iyi gelir bahanesiyle İstanbul’a sokulan tütün illeti, kısa süre sonra öyle rağbet ve de hürmet gördü ki tütün çubukları avam ve ayaktakımından sonra kibar, ulema ve ricalin elinden de düşmez oldu. Çarşı, pazar ve kahvehaneler dumana kesti. Çok geçmeden bıyıkların ortası sarardı, sararan dişler için misvaklar ve tütün için lüle çubuklar karaborsaya düştü, aktarcılar öksürük için harıl harıl ayva yaprağı ve zencefil toplar oldu. Muhabbet ve kahvenin cilası olan tütün, dumandan göz gözü görmeyen kahvehanelerde tavla ve satranç oyunlarında hile yapılmasına vesile oldu. Daha o dönemler ayıp sayılmadığından gençler, baba ve büyüklerinin karşısında alenen çubuk tüttürüp püf diye yüzlerine üflediler. Ama daha o zamanlarda bile tütünün cima sonrası keyfi katmerlediği keşfedildi. Tütün yasağından sonra, insanlar en çok bu yüzden idam edildi. Cimadan sonra çubuk tüttürme alışkanlığından vazgeçemeyen âdemler gece devriye gezen baca, pencere koklayıcılar tarafından tespit ediliyor, evi basılıp üzerine bir don giymesine dahi müsaade edilmeden idam ediliyordu…

Yemiş İskelesine nasıl vardığını anlayamadı İsmail. Bir kayığa atlayıp Galata’ya geçti. Her zaman gittiği lokantada okkası on sekiz akçeden yüz dirhem halis koyun yahnisi, kırk lokması bir akçe olan ciğer kebabından yirmi lokma, bir akçeye yüz dirhem pirinç pilavı ve okkası dört akçeden yüz dirhem un helvası yedikten sonra akşam karanlığında ayaklı bir meyhanenin peşine düştü. Alametifarikası omzundaki peşkir olan Ermeni seyyar meyhaneci, ardına İsmail’i katarak bir manava girdi. Adam etrafı kolaçan edip cüppesinin iç cebindeki kadehi çıkardı ve beline sardığı koyun bağırsağının musluğunu açtı, kadehin içine kırmızı renkli badeyi doldurup İsmail’e uzattı. İsmail kadehi bir seferde başına diktikten sonra yüzünü buruşturup elinin tersiyle ağzını sildi ve tezgâhta gözüne kestirdiği irice taneli küçük bir salkım kara üzüme uzandı. Hem manavın hem de sakinin parasını ödedikten sonra üzümünü yiye yiye dışarı çıktı.

Padişah efendimiz, nasıl dünyada yaratanın gölgesiyse İsmail de kendini Azrail’in gölgesi belliyordu. İnfaz anlarında, insanların ruhlarını teslim ettiği o kısacık sürede kaç defa Azrail’le karşılaşabilmeyi umdu. İçten içe ondan takdir bekliyordu. Ancak bir yandan da ona karşı mahcuptu. Çünkü mütemadiyen rüyalarına giren Azrail’in kendisine sipariş ettiği işi hala gerçekleştirebilmiş değildi. Dünyayı bir türlü bulamıyordu.

İşe başlayıp da cellat yamağı olduğu ilk zamanlar, himayesi altına girdiği ve babası yerine koyduğu Bostancıbaşı Tanrıbilmez Veli Ağa’ya “Can uçuracağım için beni kötü belleyecekler, insanlar korkacak ve kaçacaklar benden,” diye dert yanmıştı. Veli Ağa da “Sen sadece sana verilen emri yerine getireceksin evlat. Unutma; hükmü sultan olmazsa hata gelmez cellattan. Hem bırak korksunlar senden, korku büyük anahtardır. Sevgi ya da saygının açamadığı kapıları da aralar…” diye cevap vermişti. Ondan sonra İsmail, işine dört elle sarılmıştı. Madem işi cellatlıktı bunu en iyi şekilde yapmalıydı. Kelle uçururken, gerdanlara yağlı ilmik geçirirken, işkenceye adam yatırırken ne feryatlara, ne yalvarmalara, ne de kötü söz ve küfürlere aldırır; dilsizden daha dilsiz sağırdan daha sağır olurdu. İşini bitirdiğinde, aldığı ücreti hak ettiği için Allah’a şükrederdi. Emirle yerine getirdiği işkenceler hariç, ne infazdan önce ne de infazdan sonra canlı ya da ölü bedenlere kötü davranırdı. Denize atılma emri verilmediği sürece cesetleri, diğer meslektaşlarının aksine bedel almaksızın yakınlarına verirdi. Ayrıca idam mahkûmlarının üzerinden çıkan değerli eşyaların satılarak bedellerinin cellatlar arasında taksim edildiği cellat mezadına da katılmaz, kurbanlarının bu eşyalarını da yakınlarına verirdi. Adam öldürürken elinin de oldukça hafif olduğu söylenirdi. Bunu iddia edense, ölümüne ferman çıkan Darphane Emini Kel Ali Ağa’ya teskine giden bir imamdı. İsmail infazı gerçekleştirmek için şakirtleriyle odaya girdiğinde imamı kurban zannedip aman demesine müsaade etmeden kemendi boynuna atmış, tam adam can vereceği sırada odaya giren bostancıbaşı tarafından engellenmiş ve bu kargaşada aradan sıvışmak isteyen Darphane Eminini son anda durdurup diz çökertmişti. İmam kendine geldiğinde İsmail’i tebrik etmiş, “Elin pek de hafifmiş yavrum hiçbir şey hissetmedim,” demiş ancak iki saat sonra kalp sektesinden gitmişti. Bu vakıadan sonradır ki idam mahkûmlarının bir kısmı, son istekleri sorulduğunda infazlarını İsmail’in gerçekleştirmesini ister olmuştu.

Ancak İsmail’in işkencedeki ünüyse bunun tam tersiydi. Sarayın Hasbahçesindeki Bostancıbaşı Mahbesine düşüp de İsmail’le karşılaşacağını anlayan bazı mahkûmlar ya intihar eder ya da suçlarını bir an önce itiraf edip idamı kaçış yolu olarak seçerlerdi. İsmail kaba dayaktan nefret ederdi. Onun için işkence, türlü duyguları açığa çıkaran bir sanattı. İnsanın derisini ince enli bıçağıyla yavaş yavaş yüzer, yaralara basmak için yanında kaya tuzunu eksik etmez, diş ve tırnakları acele etmeden çeker, burundan sokup ağızdan çıkardığı sicimi ileri geri hareket ettirmek suretiyle gözyaşı bezlerini sürekli canlı tutar, irili ufaklı kemikleri zorlanmadan kırar, usturayla kazıdığı kafalara kızdırılmış demir tas basar ve karınlara açtığı kesilerden iç organ muayenesi yapardı. Onun işkencesi altında ölen çok olurdu ancak kayıtlara “Zanlı kendi eceliyle öldü,” diye geçerdi. Ayrıca işkence sırasında hijyene de çok düşkündü. Diğer meslektaşları işkence aletlerini iyi temizlemediğinden kişiden kişiye sarılık ve bel soğukluğu gibi bulaşıcı hastalıklartaşırken İsmail; bıçağını, nacağını, usturasını, çekicini, kerpetenini, burgusunu, zıbığını ve cümle aletlerini her işkenceden sonra yıkayıp sirkeyle mikrobunu kırar, ardından da ateşten geçirirdi.

İsmail yatsı okunurken, Tophane civarlarında bir fırının üzerinde yer alan tek gözlü evine vardı. Yorgundu, pusatlarını duvara astıktan sonra kendini yatağa bıraktı. Aslında uyumak istemiyordu, yine aynı rüyayı görmekten korkuyordu. Ne zaman birini öldürse aynı şey oluyordu. Rüyasına giren Azrail İsmail’den dünyayı idam etmesini istiyor ve ona şöyle diyordu. “Dünyanın işlediği cürümler kendi boyunu aştı İsmail. Her türlü fenalık ve çirkinliğe bulaştı: Onu bul İsmail, sonra da işini bitir!” Çok aradı İsmail dünyayı. Her uçurduğu kafadan ya da her sıktığı ilmekten sonra dünyayı öldürmüş olmayı diledi. Ama olmadı, aynı rüyayı görmeye devam etti. Belki de dünya kendi kafasındaydı. Rumeli Hisarı taraflarından bir top sesi yükseldi. Bu bir yeniçeri ensesinin cellat satırıyla buluştuğunun ilanıydı, cesedi birazdan denizi boylardı. İsmail uykuya daldı…

Sabah gayet neşeli uyandı. Çünkü görmemişti o rüyayı. Demek ki dün gerçekleştirdiği infazla dünyayı ortadan kaldırmıştı. Kuş gibi hafiflediğini hissetti. Kollarını yanlara açıp gözlerinden yaş gelene kadar esnedi. Ardından yumruklarıyla buğulu gözlerini ovaladı. Bu sırada odada başka birinin varlığını hissetti. Ürperdi. Gözlerini açtığında karşısında tanıdık bir yüz gördü. Gölgesi olduğunu düşündüğü varlık tam karşısındaydı. “Aferin!” dedi İsmail’e, “Sonunda başardın…”

KAYIP RENKLERİN SONU…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 4.7 / 5. Oylama sayısı: 20

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

2 Yorum

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir