Oca
03

Tarkovskiy’den Bilimkurgu Soslu Bir Felsefe Eseri; Solyaris

Yazan YariAydin 0 Yorum / 773 Kez Görüntülendi

Merhaba sevgili kurgusal.net takipçileri, bugün beyazperde sekmemizde büyük yönetmen Andrey Tarkovskiy’in 1972 yapımı “Solaris” filmini inceliyoruz. Tarkovskiy’in iki bilimkurgusundan biri olan film, aslında yönetmenin arka planı bilimkurgu olan felsefik eserlerinden biri olsa da hem dönemine göre hissettirdikleri, hem de uzay yarışında bulunan Sovyetler Birliği’nin uzayla olan ilişkisi açısından bilimkurgu olarak sınıflandırılmaya değer bir eser.

Filmin konusu kısaca şöyle;

Psikolog Kris Kelvin (Donatas Banionis) babasının arkadaşı olan Henri Berton’ın (Vladislav Dvorzhetsky) tarafından Solaris adlı okyanus bir gezegende araştırma yapan bir uzay istasyonuna gönderilmek istenmektedir. Zira Henri kendisi de aynı istasyondayken ölen bir arkadaşının çocuğunu 4 metre olarak görmüş ve konuyla ilgili olarak yetkililere başvurmuştur. Ancak bunalıma girmiş (kibar deyim ile delirmiş denmek istenerek) addedilmiştir.

                                             

 

Kris Kelvin                                                                                                                             Henri Berton

Bununla birlikte Henri ne gördüğünden emindir. Kris başta prim vermez, Henri de arkadaşının oğlu olmasına rağmen Kris’e çok kızar ve onun bilimadamı bile olmadığını  ima ederek ondan uzaklaşır. Gelecekte geçen filmde o ana kadar günümüzdeki (bu durumda 1970’lerdeki) bir kır evinde geçen olaylar, Henri’nin arabasına atlayarak otoyolda evine gidişini gösteren sekanslarla bizlere gelecekte olduğumuzu hissettirir. Yine ilgili sekans izleyiciye zaten gelecekte olduğunu hissettirir, zira otoyol gerçektir. Özellikle 1972 için aslında Japonya’da bulunan yolun kendisi bilimkurgu bile denebilir. Bu sahnede yönetmenin aklından tam olarak ne geçtiğini bilemiyoruz. Ancak yüksek düzeyde bir sinyalizasyon, bir imaj ve organizasyonun göze çarptığını anlamakta zorlanmıyoruz. İnsanlığın kendisine bir dünya inşa ederken gerçek dünyadan ve kendi ruhundan uzaklaşmış olmayı yerdiğini de düşündüren sekanstan bir kısmını sizinle paylaşırsak ne demek istediğimizi daha iyi anlayacağınızı sanıyorum.

 

 

Neden sonra Henri Kris’e tekrar ulaşıyor ve Kris de gitmeyikabul ediyor. Babasını (Nikolai Grinko) bir daha göremeyeceğini anladığımız vedadan sonra, uzay istasyonunda buluyoruz kahramanımızı. İstasyonda ondan başka iki bilimadamı daha bulunuyor ; Dr. Sartorius (Anatoli Solonitsyn) ve Dr. Snaut (Juri Jarvet). Bu iki adam da Kris’e son derece soğuk ve mesafeli yaklaşıyorlar. Kris ilk bakışta bu kişilerin birşeyler gizlediklerini ve yanlız olmadıklarını anlıyor ama mantıklı bir açıklaması olmayan bu durum üzerinde durmuyor, taki Hari’ye kadar.

 

                      

 Dr. Snaut                                                                                                                       Dr. Sartorius

Hari (Natalya Bondarchuk), yani birkaç yıl önce intihar etmiş karısını karşısında bulunca, Kris şok oluyor ve kısa bir süre şaşırmamışı oynayıp karısı olmadığına kesinlikle emin olduğu karısını kandırarak kaçış mekiklerinden birine alelacele tıkıştırıp uzaya gönderiyor. Bunu o kadar acele yapıyor ki kendisi de fırlatmada yaralanıyor hatta ölümden dönüyor. Kris yatıp uyandığında karısını tekrar yanında görünce durumun vehameti artık karşı konulmaz şekilde üzerine gelmeye başlıyor. Karısını kaybetmenin verdiği üzüntü ve acının da etkisi ile yeni Hari’yi tekrar eski karısı kabul ederek diğer bilimadamlarına bunu açıklıyor. Ancak diğer iki bilimadamı aynı problemleri uzun zamandır yaşadıklarından olaya Kris’in romantizminin tersine son derece materyalist hatta düşmanca yaklaşıyorlar. Hatta bir tanesi Hari’ye bikaç sene önce intihar ederek öldüğünü söylüyor. Hari de şaşırtıcı bir hamleyle tekrar intihar ediyor ama kısa süre sonra tekrar ortaya çıkıyor. Bu noktada Hari de özgür bir canlı haline geliyor. Hari’nin intihar öncesi ve sonrası durumunun Kris Hari aşkını detaylı şekilde açıkladığını da belirtmeliyiz.

 

Hari

Bilimadamları durumu ve çözümünü tartışırken biz de onlarla birlikte gizemleri çözüyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, Solaris bilimadamlarının beynini okuyor ve onlarla etkileşime geçiyor, halüsinasyonlarını gerçek kılıyor, fakat bu halüsinasyonları sadece sahibi deil herkes görüyor. Sartorius bu halüsinasyon canlılarının nötrinodan ouştuğunu iddia ederek istasyon içinde nükleer bir tepkime ile onlardan kurtulmayı içeren bir çeşit saldırı planı ortaya koyuyor.  Snaut ise iradesi olan Solaris’e beyin dalgalarını göndererek bu yaptıklarının kendilerine zarar verdiğini bildirmeyi yani uzlaşmayı öneriyor. Kris’in de ağırlığını koymasıyla Solaris’e Kris’in beyin dalgalı gönderilmeye başlanıyor fokurdayan okyanus gezegen halüsinasoynlarını hemen bitiriyor. Daha ilginci Solaris’in yüzeyinde bir takım adacıklar ve Kris’in anıları oluşmaya başlıyor yani etkileşimin tersine dönüyor.

Kris filmin sonunda kaybettiği evini, çocukluğunu ve babasını görüyor, anormal olduğu anlaşılan durumu dikkate almıyor ve babasının yanına giderek diz çöküp bacaklarına sarılıyor. Daha sonra çeşitli adacıklarda canlanan hayatının çeşitli sahneleri de yukarıdan izlenirken film bitiyor.  Kris Kelvin’in aslında ölmüş babasının dizlerine sarıldığı bu sahnede Rembrandt’ın babasından bir tür af dileme temalı “Return Of The Prodigal Son / Kayıp Oğlun Babasına Dönüşü ” tablosunu görmemek ve duygulanmamak imkansız.

 

Solaris, başta da belirttiğimiz gibi aslında felsefik bir film, insan ruhuna bir ayna olarak çok başarılı bir sembol olarak boy gösteren gezegen, Tarkovskiy’nin her zaman asıl meselesi olmuş hayatın rüya sekanslarıyla oynama tutkusunun aracı olmayı başarmış. Anları, zamanı, nostaljiyi ve rüyaları; Daha doğrusu rüya olmuş ya da olacak nostaljik anıları karıştırmayı seven yönetmenin bir deneyim olarak varoluşu ve Tanrı’yı hissedişini de anlayabiliyoruz. Bilimkurgu öğeleri ise sadece uzayın korkunç ve uzak yabancılığı üzerinde görülüyor. Aslında Tarkovskiy de kendisi filmi bilimkurgu olarak başarılı saymamış, doğrusu biz de pek saymıyoruz hatta bir noktada bilmkurgu saymıyoruz. Ancak bahsettiğimiz hissediş mükemmel olmuş ve mükemmel aktarılmış.

Yine Sovyet uzay kültürüne gelince, koyu bir gerçekçilik gözümüze ilk çarpan şey oluyor. Uzay istasyonu konforlu bir yer değil, stil olarak göze çarpan bir yer de değil pek, istasyondaki birkaç fütüristik mobilya ve koridor dışında ağırlık tamamen işlevsellikte. Döneminde 1968 yapımı diğer bir klasik olan 2001 A Space Oddyssey’e Sovyetlerin cevabı olarak pazarlanan film aslında kesinlikle bambaşka bir kulvarda koşuyor. Tarkovskiy’in konu hakkındaki yorumu da benzeri yönde olmuş zira kendisi 2001 A Space Oddyssey filmini son derece hijyenik ve plastik bulmuş. Ben buna katılmadığımı ama iki filmin birbiriyle asla alakası olmadığını da belirterek bu bahsi kapatıyorum.

Filmde daha önce de belirttiğimiz sanatsal göndermelere ünlü “Levitation / Yerçekimsiz Yükseliş” sahnesindeki Brueghel’in “Kış Avcıları” tablosunu da eklememiz gerekir. Aşağıda sahne ve dolayısıyla tabloyu sizler için ekliyorum. Filme puan vermeyeceğim, ancak insan ruhuna dair bir tür iç uzayı dış uzayla birleştirmeyi başaran bu ruhaltı çalışmasını alkışladığımı belirterek sözlerime son veriyorum, Hoşçakalın.

YarıAydın

 

 

 

Kategori: sinemaloji

Yorum Yaz