Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 1.Bölüm

Bunu Paylaşın

GİRİŞ

Hava kararmaya yakın ışıklar yanıyor, vagonun içinden sesler geliyor, birileri yürüyor. Buzlu camın ardında gölgeler. Telaşlı telaşlı dolanan kompartıman görevlisi. İki çocuk koşuyor. Kısık gülüşmeler. Donmuş, çelik raylar üzerinde gürültülü yolculuk. Tren camının ardında ise koskoca bir grilik var. Donmuş toprak kim bilir altında neler saklıyor. Hava çoktandır kapalı. Herkesin üstüne derin bir sessizlik çökmüş. Zaten köylerde çok konuşulmaz. Çok uzakta görünüyor Irmak İstasyonu. Kuzeyden gelen hattı ikiye ayırıp köyü arkasına alıyor.

Yıllar sonra memlekete dönüşün tuhaf, engellenemez hüznünü yaşıyorum. Bu köy bana hiçbir şey bırakmadı, ne anam ne babam kaldı ama yine dönüyorum.

Kâğıdı kalemi bıraktım. Önüme döndüm. Ellerimi birbirine sürttüm ama soğuk, çok soğuk. Neden buradayım? Şehirde daralıyorum. Böbreklerim sancıyor, muhtemelen karaciğerim yağ bağlıyor. Kafam şişiyor kafam. Biraz sakinlik arıyorum. Az huzur istiyorum. Yılbaşında yedi yıllık ilişkim bitti, kız bize siktiri çekti. Olmuyor dedi, önüme bakacağım dedi. Dedim bak. Ben giderim. Otuz sene önce doğduğum bu köye geri döndüm şimdi. Burada beni hiçbir şey beklemiyor. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Doğduğum zamanki gibi bir boşluğun içine düşmek, geri dönüşü tescillemek istiyorum. Bir öykünün ucundan tutup sürüklenmek istiyorum.

Sırtımı oturağa dayadım, cama koydum alnımı. Gözlerim kapanır gibi oldu bi’ ara; uyumaya yenik düşmemek için çırpındılar. Vagon titredi, elli yıllık donmuş çelik çığlık attı. Tren usul usul yavaşladı. 3.5 mm polarize camın lastik pervazında hareketsiz bir arı görüyorum. Parmağımla dürtüyorum biraz. Ölmüş. Muhtemelen donmuş. Öylece bekliyor orada. Bir an durup düşünüyorum. Kâğıdımı kalemimi tekrar alıyorum elime. Şöyle bir not düşüyorum;

Kışlatmada arıyı öldüren açlık değil soğuktur.

Anneanemin hayal meyal bir baldan söz ettiğini hatırlıyorum…

İner inmez bir cenazeye denk geliyorum; Irmak İstasyonu tam köyün çıkışına bakıyor. Şairin dediği gibi; kaplumbağa olmuş yürüyor cemaat. Omuzlarda darca, kısa bir tabut taşınıyor. Birilerine sorsam da cenazenin kimin olduğunu öğrenemiyorum. Zaten arkasından takip eden dört kişi var; iki subayla bir tezkereci er, az geride deri ceketli, pilot gözlüklü biri sol elinde bir telsiz tutuyor. Önden imam yürüyor. Jandarmayla polis el ele, omuz omuza mevtanın duasını okumaya gidiyorlar.

Baktım uzakta birileri var; yemenisiyle göz yaşlarını silen bir kadınla on yaşlarında bir oğlan çocuğu evin sundurmasından cenazeyi izliyor. Oğlanın gözlerindeki akkor öfke içime işliyor. Anasının kınalı ellerindeki saç demetlerine bakıyorum. Orada anlıyorum ölümün yıkıcı çaresizliğini. Orada hatırlıyorum o saç demetlerinin anlamını. Kızın zülüfleri. Şakaklarındaki saçları keser yeni gelinler; gelin oldukları belli olsun diye. Yeni bir gelin ölmüş. Kızları ölmüş.

Jandarma geçti, tek başına komiser geçti, imam geçti, babası geçti. Dallarında tek bir yaprak kalmamış, kocaman bir dişbudağın dibine indirdiler kızcağızın ölü bedenini. Tabut açıldı, ak kefen bir onluk kabre konuldu, karışlık odun levhalar çapraz şekilde dizildi. Herkes elini açtı, dua etmeye başladı. Mezarlığa değil, köyün çıkışında uzanan ufak çiftliğin başındaki bu ağacın dibine gömülüyor. Tek tük gelen geçeni görüyorum, kimse dönüp bakmıyor o yana. İçime bir kurt düşüyor. Kim bu kız? Niye öldü? Töre meselesi mi? Ne günah işledi? Okuduğum bir öyküdeki şu cümleler geliyor aklıma; Hangimiz masumuz? Bu öyküde kim kimin kurbanı? Kimse masum değil. Herkes bir şeyin kurbanı, birilerinin…

Babası küreği eline alınca yemenisini yüzüne bastırıp diz çöküyor anası. O sıra kafamdaki düşünceler siliniyor. İçim yanıyor. Gökyüzü bana kükrüyor. Arkamı dönüp yürüyorum köyün içine doğru, daha fazla izlemek istemiyorum; sırt çantamın kayışları omuzlarımı kesiyor.

Köyün başka köylerden pek bir farkı yok; ateşin yarattığı gölgeleri izleyen, sessiz sedasız insanlarla dolu. Çok konuşan olmuyor. Sorsan da cevap vermiyor. Köyün içinde gezinirken otları yolan birine denk geliyorum en son. “Dayı,” diyorum. “Kolay gelsin.”

“Eyvallah,” diyor. “Nedir?”

“Ben birini arıyorum ama… Nasıl anlatsam bilemedim.”

Adam süzüyor beni biraz. “Sen kim oluyormuşsun?” diye çıkışıyor bir anda. “Polis geldi, kumandan geldi. Bi’ bitmediniz ülen!”

“Dayı, dayıcım. Salih Emmi’yi arıyorum ben.”

“Haa,” diyor. “Mezarlığın yanında evleri var,” diye kestirip atıyor. İç çekiyor kendi kendine.

Soruyorum: “Kimin cenazesiymiş bu?”

Anlamsız bakıyor suratıma. “Çok zamansız doğdu o çocuk,” diyor. “Zamansız doğdu.” Cenazeyi gösteriyor. “Yangına doğdu… Her taraf yangın yeriyken rahme düştü.”

Başımla onaylıyorum. Her öykünün bir deliye ihtiyacı var.

“Oğlum,” diyor ben giderken arkamdan. “Bu yangın hepimizi yakar, oğlum…”

Yürüyorum, yokuş çıkıyorum bayağı. Mezarlığa yanaştıkça soğukla don artıyor. Camları filmli doksan model bir Mercedes görüyorum, Irmak İstasyonu önünde bekliyor, egzoz dumanı gökyüzüne salınıyor. Cenazeyi izliyor uzaktan.

I

Akşama doğru Salih Emmi’nin müştemilatı, samanlıktan bozma tek göz odaya yerleşiyorum. Salih Emmi ışık düğmesine basıyor, çıplak bir ampul titriyor, cızırdıyor; tavanın köşesindeki birkaç hamam böceği bir sıva çatlağına kaçıp gözden kayboluyor. Pervazın köşesinde güvercinler uçuşuyor, yuva yapmışlar.

Salih Emmi kapı eşiğinden bana doğru baktı. “Tamam mısın oğlan?” dedi.

Sırt çantamı çıkardım, pencerenin pervazına koydum. “Bir masa bulabilir miyiz Salih Emmi?”

“Nasıl masa?”

“Fark etmez, düz masa. Bir de sandalye olursa…”

Salih Emmi bir şey demeden çıktı. Ahşap kapıyı çekerken bir üşüme aldı beni. Şömine gibi gömme ocağın yanına yanaştım. Dökme demir kapakları açınca tezek ve gazyağı kokusu geldi. Pencerenin yanına gittim. Çantamdan Zippo’mu çıkardım. İki üç çakmadan sonra yandı çakmak; pervazdaki gaz lambasına can verdi.

Bir süre sonra Salih Emmi tek ayağı kısa, ahşap bir masayla kumaşı yanmış, demiri korozyondan yenmiş bir sandalye getirdi.

“Şura yakacan,” dedi, az önce açtığım ocağı göstererek. “Su gelmez. Yıkancağın zaman ısıtıp dökçen. Bak şo arkada yakacak var. Odun toplan dal toplan. Beyaz çuvalın içinde kömür var ondan almaycan.”

“Şu karşısı kimin?” dedim. Pencereden görünen, köyün çıkışında yatan kiremit çatılı çiftliği işaret ettim.

“Hangi?”

“Şu.”

Salih Emmi takkeli kafasını uzatıp demirli pencerenin ardına baktı. Başını aşağı yukarı salladı. “Sen du bakam,” dedi. Kapıya yürüdü. “Bişey dersen bana gel. Avrada getme.”

“Tamam.”

“Arılara mı geldin sen?”

“Nasıl?”

“Arılara mı geldin sen de burya?”

“Ne arısı?” Bir an heyecan bastı. Kâğıdımı kalemimi çıkarmaya yeltendim.

“Burlarda bi arılara baktılar bi zaman,” dedi Salih Emmi.

“Ne arısıymış?”

“Nadide bir şey oluyormuş. Etçil dediler et yerimiş.”

“Nasıl, eşek arısı mı?”

“Etçil arıymış bilmem… Varmış dediler ama bulamadılar sonra. Bizim Recep var Alaman. Dedi bunlar burya altın aramaya geliyorlarmış. Arı falan bahane…”

“Altın mı varmış burda?”

“Yok. Altın yok ne bileyim…”

Köy kahvesi muhabbeti. Bunun asıl geyiği orada dönmüş belli ki.

“Arıcılık var mı burda?” diye sordum.

“Çok yapmazlar daha çok büyükbaş, küçükbaş…”

“Kışın nasıl oluyor arılar?”

“Kışlatma yaparlar. Kapatıyorlar.”

“Kışlatmada soğuk öldürüyormuş değil mi?”

“Ne bilem…” Öksürdü. “Bizi iyi yazıyon değ mi?”

Gülümsedim. “Yazıyorum, yazıyorum.”

“Burları güzel yaz… Güzel yerler burlar… Keşfedilebilir… Böyük şehri bilmem ama kaymakam mesela burlara turistik bir şey… Bilmiyom olabilir… Bi’ de hep yanlış yazıyorlar yani. Şimdi buranın kutsal olduğunu bilmiyorlar. Çarpıtıyorlar. Bak şo karşıya. Karşıya bak. Hz. Ali geçmiş o dağlardan.”

Başımla onayladım, onun söylentileri gerçeğe evrilmiş hayatına iştirak ettim. “Eyvallah Salih Emmi.”

“Yüz elli gayme dedik değ mi?”

“Evet.” Çıkardım verdim parayı.

“Allah’a emaneeet…”

Kapı çekildi, oda karardı.

Taş zeminden buz gibi soğuk süzülüyor, çıkıyor yukarılara sanki yüreğime işliyor. Meskenle samanlığı birleştiren duvar ise sıcacık; sobayı köklemiş Salih Emmi’nin hanımı Hatçe Avrat. Dönüp bakıyorum odama. Duvarlarda dini vecizelerin sergilendiği takvim yaprakları, ahşaba oyulmuş Bismillah yazısı, duvar halısının üstüne işlenmiş Kâbe resmi. Tavandan kablolar sarkıyor. Tek başına uzanan çürük bir baza, yanında metal bir lavabo, saman bir süpürge. Işık yok, ses yok. Uzaklarda bir yerde bir köpek uluyor. Camdan dışarı bakıyorum. Bir anda aklıma geliyor. Nereye sıçacağım lan?

Kapıya seğirttim, eşikteki Salih Emmi’yi durdurup tuvaleti sordum.

“Tuvalet mi?” dedi Salih Emmi.

“He, tuvalet Salih Emmi.”

“Aha şu arkanaca…” Köyün çıkışına doğru giden yolu gösterdi. “Yahut da deyim, camiye giden.”

“Cami ne kadar burdan?”

“Var bi’ beş dakkası.”

İç çektim. “Bir şey soracam sana.”

“He sor.”

“Bu sabahki cenaze kimindi?”

Salih Emmi homurdandı. İşim var dedi gitti.

Çantamdan biraz saman kâğıdı çıkardım, birini katlayıp masanın ayağının altına sıkıştırdım. Camın önündeki gaz lambasını alıp masaya koydum. Demirli pencereden akşam güneşiyle Hz. Ali’nin geçtiği rivayet edilen tepeler sıralanmış. Kayalık tepelerin birinin başında kağnı izleri var, görünüyor. Hz. Ali’nin İç Anadolu’da işi ne? Orası meçhul. Fotoğraf makinemi çıkardım. Yamacın birkaç fotoğrafını çektim.

İçimde bir şüphe; anız yangını gibi. Kontrollü ama büyüyor her geçen an. Buradan bir hikâye çıkaracağıma olan inancım artıyor. Kendi köyümün sır bereketi, istediğim yolda ilerlediğimi söylüyor içten içte… Bu yol bize mi çizildi? Kim çizdi? Bu yolun yolcusu olmak kaderimizde var mı?

Oturuyorum, başlıyorum yazmaya…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

Related Post
Araf (2. Bölüm)

Yanan tütsünün kokusuna uyandı. Gözlerini araladığında bulunduğu odayı hatırladı... ‘Misa!’ diye mırıldandı. Dudakları birbirine yapışmış, boğazı kurumuştu. Odada yalnız olduğunu Read more

Araf

Her şeyi riske attığının farkındaydı. Biraz daha… Biraz daha… Uzayan takip liman bölgesindeki terkedilmiş bir depoya kadar sürmüştü. Saklandığı yerden Read more

Araf (5.Bölüm)

Şehrin sokaklarında bu gece kimse yoktu. Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. Arsız, hırsız ve uğursuzların hepsi tıpkı fareler gibi saklanacak Read more

Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 2.Bölüm

II Ertesi gün köy kahvesinde Neşet Ertaş çalıyor. Bilmem neden böyle soldun diyor üstat. Köşeye bir yere çekilip şöyle bir Read more

Fantastik Dünyaların Mahir Ressamı Rodney Matthews ve Onun Müzikleri…

Merhaba, Bugün sitemizde, fantastik dünyaların kendine has stile sahip ressamı/illüstratörü Rodney Matthews'i ağırlıyoruz. Kendine has çizim stili ile Matthews, popüler Read more

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Related Post
Araf (2. Bölüm)

Yanan tütsünün kokusuna uyandı. Gözlerini araladığında bulunduğu odayı hatırladı... ‘Misa!’ diye mırıldandı. Dudakları birbirine yapışmış, boğazı kurumuştu. Odada yalnız olduğunu Read more

Araf

Her şeyi riske attığının farkındaydı. Biraz daha… Biraz daha… Uzayan takip liman bölgesindeki terkedilmiş bir depoya kadar sürmüştü. Saklandığı yerden Read more

Araf (5.Bölüm)

Şehrin sokaklarında bu gece kimse yoktu. Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. Arsız, hırsız ve uğursuzların hepsi tıpkı fareler gibi saklanacak Read more

Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 2.Bölüm

II Ertesi gün köy kahvesinde Neşet Ertaş çalıyor. Bilmem neden böyle soldun diyor üstat. Köşeye bir yere çekilip şöyle bir Read more

Fantastik Dünyaların Mahir Ressamı Rodney Matthews ve Onun Müzikleri…

Merhaba, Bugün sitemizde, fantastik dünyaların kendine has stile sahip ressamı/illüstratörü Rodney Matthews'i ağırlıyoruz. Kendine has çizim stili ile Matthews, popüler Read more

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir