Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 3.Bölüm

Bunu Paylaşın

III

Ertesi sabah buz gibi taşra gününe uyanıyorum. Ateşin yanında, uyku tulumumun içinde yatmama rağmen ısınamadım dün gece. Bugün ise plan şu; doğduğum evi bulacağım. Elimde ne bir adres ne bir kapı numarası. Yalnız siyah beyaz, şipşak bir fotoğraf. Beyaz yemenisiyle annem beni kucağında tutuyor; kundaktayım. Babam hemen yanında, bir kirişin yanında bekliyor. Uzaklara bakıyor. Bir sene sonra ölecek. Annem şehre, kardeşlerinin yanına gelecek. Köyün öyküsü böylece son bulacak onlar için.

Nasıl bulacağım bu evi? Hasan Oğlan bizi ekti, yalnız düşünüyorum; bunlar hep şüpheli hareketler. İçimdeki detektifi körüklüyor; bir parmak izine rastladığımızı, karda bir ayak izi bulduğumuzu müjdeliyor. Aklıma hemen şu şiirin mısraları geliyor;

Sherlock Holmes’de miydi hani adamın biri

Ters giyince pabuçlarını, bıraktığı izler geriyi işaret etmişti.

Yoksa diyorum, yanlış yere mi bakıyorum ben? Belki bir şey yok gelinlik kızın ölümünde. Altında bir şey aramak mı lazım? İlgi odağımı yanlış yere mi kuruyorum? Kuruntu yapıyorum kesin. Ama içimdeki şüphe yiyip bitiriyor, ilerlemek için buna ihtiyaç duyuyorum.

Çıkarken Hikmet’in çiftliğine bakıyorum. Evin anası Zalife, dişbudağın yanındaki ölü kütüğe oturmuş kızı için ağıt yakıyor. Bir an oraya gidip, ona sorasım geliyor her şeyi. Anlatsa rahatlar mı? Paylaşmak iyi gelir mi? Sonra vazgeçiyorum. Ne acısını tazelemek ne Hikmet’e saygısızlık etmek istiyorum.

Sonra bir ses duyuyorum; nefesi kesile kesile bir şey sürüklüyor biri. Dönüp meskenin bahçesine bakınca Salih Emmi’nin ahalisinden genç bir kız görüyorum. Beyaz kömür çuvallarından birini sürüklüyor donmuş toprağın üstünde. Soğukta çok zorlanıyor. Şöyle bir bakınıyorum etrafa. Kimsecikler yok.

“Ablacım,” diyorum, “…yardım edeyim mi sana? Ben şu odada kalıyorum; Salih Emmi’nin kiracısıyım.”

Kız yemenisinin üstünden bakıyor bana. Kaşları çatılmış bir bana, bir uzaklara bakıyor. Bir şey demiyor. Çekmeye devam ediyor çuvalı.

“Sen Salih Emmi’nin kızı mısın?” diyorum.

Cevap yok. Dönüp bakmıyor. Eyvallah, diyorum kendi kendime. Tamam, eyvallah. Sonra eğilip diz çöküyorum toprağa, ayakkabılarımın bağcıklarını bağlamak için. İpleri çekiştirdiğim sıra koluma giren keskin, elektrikli bir acıyla sıçrıyorum. Savurduğum gibi bir şeyi samanlığın camına vuruyorum. Tak ediyor. Kaldırıp koluma bakıyorum. Bileğimin üstünde hâlâ hareket eden, zehrini kılcal damarlarıma zerk eden bir arı iğnesi var. Bıraktığı beyaz kese kasılıp genişliyor, zehri pompalıyor. Camın eşiğine bakıyorum. Kanatları birkaç kez çırpılıyor arının beyhude. Titreyerek yürümeye çalışıyor, birkaç adım atıyor. Karnı kasılıyor, düşüyor sırt üstü. Bacakları oynuyor bir iki. Orada ölüyor. İğnesini tutup çekiyorum, kese bir anda boşaldığı için daha çok yanıyor canım. Kız köşeden bana bakıyor.

“Ne oldu öyle?”

“Arı soktu.”

“Get ordan ceviz ağacı var… Yaprağını al sür. İyi gelir…”

Hemen kızarıveriyor kolumun üstü. “Sağ ol. Burada arıcılık yapan mı var?”

Kız yine cevap vermiyor, çuvalını sürükleyip giriyor içeri.

Öğlene doğru meydana uğruyorum yine. Sulusepken hafiften yıkadı her yanı; biraz güneş açınca parladı sanki ortalık. Birkaç fotoğraf çektim. Fotoğraflardan farksız köy. Yirmi beş yıl önceki yana yatmış su deposu hâlâ orada, üstündeki yağlı boya silinip geriye gölgesini bırakmış. Tahta elektrik direkleri asfalt atılmamış tozlu yolların üstüne eğilmiş. Beton giriş kapısı köyün başına oturmuş. Cami minaresinin kurşun kubbesi gökyüzüne yükselmiş. Donmuş her taraf. Hiçbir canlılık yok. Isı yok. Hareketsiz.

Biraz gözlem yapmak adına yine kahvenin yolunu tutuyorum. Pek değişmiyor kahvenin kalabalığı. Yalnız bir ara Hikmet’i görüyorum. Gözlerinde yorgun bir öfke. Telaşlı ayaklar. Ne düşündüğü asla bilinmemekle birlikte böyle uzun uzun düşünen taşralı babalardan birisi o da. Uzaklaşmadan birkaç kare fotoğraf yakalıyorum. Herhangi bir Yılmaz Güney filmindeki Yılmaz Güney’e benzetiyorum nedense. Umut filmindeki hâline çok benziyor. Yahut benzetmek istiyorum, öykümü yüceltmek adına.

Hikmet hızlı adımlarla basıp gidiyor. Fısıldaşmalar duyuluyor. İki masa yanda “Allahsız, kitapsız,” diye bir homurdanma işitiyorum. Ne oldu yahu diyorum kendi kendime, ne yaptı bu adam? Kulak kabartıp dinliyorum ama kesiliyor konu. Çünkü kahvenin önünden Yahya Hoca geçiyor. Bağış topluyormuş şu mezarlık için. Az kalmış, herkes biraz daha destek verirse başaracaklarmış bu işi. Köye çok büyük bir eser daha kazandıracaklarmış. Zaten etraf köylerin içinde en iyisi onlarınmış. Daha bu başlangıçmış. Yolda daha çok projeler varmış…

Akşama kadar köyde dolanıyorum ama fotoğraftakine benzer bir eve rastlamıyorum. Kime gösterdiysem bilmiyor; planlarım hep suya düşüyor. Belki de yıkıldı gitti. Bakımsızlıktan çürüdü. Bilmiyorum. Muhtara mı gitmek lazım? Tapu yok bir şey yok. Müşterek kayıtlar jandarmada mıdır? Bilemiyorum burada işler nasıl yürüyor.

Odama doğru yol alacağım sıra tek başına Kağnıkaya’ya yürüyen Hikmet’in oğlunu görüyorum. Kafamdaki sorulara yenileri ekleniyor. Gitsem mi bu oğlanın peşine? Birileri görür bir şey der mi? Nereye gidiyor ki akşam vakti bu çocuk?

Peşine takılacağım sıra köy kahvesinin önünde, cenazedeki komiseri görüyorum. Karakışa rağmen bir deri ceket, bir boğazlı kazakla çakı gibi dimdik duruyor. Bir elinde bir tespih, ötekinde telsizi, gözleri damla güneşlikler ardında kaybolmuş; birileriyle konuşuyor. Sonra bir para hesabı dönüyor el altından. Kahveciyle kısa bir alışveriş yapılıyor.

Adı Ekrem’miş. Cinayet Şube’de komisermiş. Dokuz on sene önce tayin olmuş. Esasında KHK ile ihraçmış ama sonradan yukarılardaki tanıdıkların yardımıyla tekrar işe alınmış. Köyün medarı iftiharlarından, çok onurlu biriymiş. Zaten Hüseyin’in küçük oğlanın cesedini de o bulmuş zamanında. Çok iyi adammış çok…

Bakıyorum; Komiser Ekrem gözlüğünün üstünden bana bakıyor. Yolun karşısından bakışıyoruz bir süre. Sonra namazdan çıkan cemaat akın ediyor, kaybediyorum onu. Eve dönüş yolunda, anayola doğru çıkan bayırda, lacivert Mercedes’in başında yakalıyorum tekrar. İki eliyle aracın kapısından destek alıp içeri doğru eğilmiş, camdan birisiyle konuşuyor. Uzaktan beni görmüyor.

Eve dönüşte düşünceliyim, her zamanki gibi. Yalnız şöyle bir şey oldu; penceremden makineyi doğru açıyla kurarsam Hikmet’in evinin salonunun bir köşesini görebildiğimi fark ettim. Hikâye anlatıcısı her şeyden önce dürüsttür, doğru. Ama bu illegal davranışım öyküme olan bağlılığımı artırıyor. Pervazın üstüne tünemiş güvercin çiftinden icazet alıp kuruluyorum köşelerine.

İlk gece şöyle oluyor; yemek yerken anası oğlanın sol kolunu bağlıyor. Köylerde âdettendir, yemek sol elle yenmez, günahtır. Masada izliyorum onları. Oğlan yemeğini yedikten sonra kadrajdan çıkıyor. Annesi Zalife’ye zum yapıyorum. Ağlıyor kadın usul usul. Gökyüzünde boz bulanık bir gün batımı. Ay yüzünü göstermiş. Gece, yeryüzüne yaklaşıyor olanca ağırlığıyla. Çok uzakta, beni getiren tren geçiyor ufuktan. Dumanı gökyüzüne salınıyor. Soğuktan mı, yalnızlıktan mı yoksa hiç bu kadar net düşünecek zamanım olmayışından mıdır nedir; zihnimde bir uğultu var. Her şeyi bütün çıplaklığıyla görmek istiyorum, bu his başımı ağrıtıyor. Kulaklarım çınlıyor. Dönüp Zalife’ye bakıyorum tekrar. Yüzündeki acı ifadeye odaklanıyorum. Dalmak istemiyorum ama kapanıyor gözlerim. Sonra kadın gidiyor. Tren gidiyor. Altındaki çelik raylar gidiyor. Gri bozkır fotoğrafı kayboluyor. Bir şeyler yanıyor. Hışırtı artıyor; neredeyse beyaz gürültü. Odanın tavanından şıpır şıpır bir su damlıyor. Kapı var önümde büyük bir kapı. Aralıyorum. Büyük salkımlar hâlinde bir şeyler asılmış tavana, kanatlarının çırpınışıyla sanki içlerinde elektrik arkları seyahat ediyor. Odanın ortasında bir şey yatıyor; ölü bir aslan. Karın boşluğunda arılar vızıldıyor. Hayvanın karnına doluşmuşlar, titrek bir lambanın etrafında dönüp dolanıp etini kemiriyorlar. Tavanda katmanlı tek bir kovan, petekler bal dolu; içinde kraliçe arının bana bakan gözleri. Ağlıyor.

Güm diye bir ses geldi, sıçrayarak uyandım. Biri tüfek atıyor uzaklarda. Gözümün önünde rüyamın son kareleri suya atılan şeker gibi; düşündükçe, hatırladıkça kayboluverdi.

Güm!Aslanın sağ ayağı boşaldı; arılar dikey ağızlarıyla hayvanın demir gibi sert tendonunu kopardılar.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 3.7 / 5. Oylama sayısı: 3

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Araf (6.Bölüm)

Beraber dışarı çıktıklarında Misa’nın sadık köpeğini hala ateşin başında uyurken buldular. Dev köpek böyle bir gecede yan yana savaşmak için » Devamını Oku...

Araf (7.Bölüm)

Gece ilerledi. Rams bulunduğu yerden Araf’ın uğursuz yaratıklarını ve bu dünyanın ruhu kararmış insanlarını izledi. Telaşlanmaya başlamıştı. Agrap’ın söylediklerini düşündü. » Devamını Oku...

Araf (8.Bölüm ve Final)

Emrindeki iki yaratığa yaptıklarını gördükten sonra Rivani’nin ve Misa’nın katilini bulduğuna emindi. İntikam hissinin verdiği kuvvetle yürümeye devam etti. Masadaki » Devamını Oku...

Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 5.Bölüm ve Final

V Döneceğim gün kendimi tuhaf bir çıkmazın içinde hissediyorum. Yarım kalan bir şeyler yiyip bitiriyor yüreğimi. Zihnimde düşünceler birbirine saldırıyor. » Devamını Oku...

Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 4.Bölüm

IV Bir patırtı kütürtüye uyanıyorum; duvarlar sallanıyor. Boğuk çığlıklar, feryatlar, ağlayışlar. Geceye doğru kükreyen bir küfür; kısır doğmuş, ölü. Kafamı » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir