Ağu
15

Tigana

Yazan Skywalker 1 Yorum / 1.273 Kez Görüntülendi

tigana

Başka dilden gelenler başlığı altında sizlere; yabancı dillerde yazılan ancak bir sebeple dilimize çevrilmeyen eserlerden elimizden geldiğince örnekler sunmaya çalışacağımızı belirtmiştik. Kanadalı yazar Guy Gavriel Kay’ın 1991 tarihli fantazya romanı Tigana ile karşınızdayız. Kendine özgü yumuşak anlatımı ve başarılı kurgusal örgüsü ile seçtiğimiz eseri beğenmenizi diliyoruz.

 

 

 

 

GİRİŞ

 

        HER İKİ AY’DA EN TEPEDEYDİ, EN PARLAK YILDIZLARIN haricindeki tüm ışıkları gölgede bırakıyorlardı. Kamp ateşleri nehrin her iki yanında geceye doğru uzanıyordu. Sessizce akan Desia, ay ışığını ve yakınında yanan kamp ateşlerinin portakal rengini yakalayıp titreyen dalgacıklarında geri yansıtıyordu. Ve nehrin kenarında oturduğu yerde, elleri dizlerinde, ışık huzmeleri gözlerinde, ölümü ve yaşadığı hayatı düşünüyordu.

Saevar, ılık yaz havasını içine çekerek, suyun, suçiçeklerinin ve otların kokusunu içine çekerek, mavi ve gümüş ay ışığının sudaki yansımalarını izleyerek, mırıldanarak akan Deisa’yı ve kamp ateşlerinin etrafından yükselen uzak melodileri dinleyerek ‘Gecenin kendine has bir güzelliği var’ diye düşündü. Nehrin karşı kıyısında, kendilerine göre kuzeyde olan düşman askerlerinin de şarkı söylediklerini fark etti. Uyum içindeki bu seslere kötülük yüklemek, ya da onlardan bir askerden beklendiği gibi körü körüne nefret etmek gariptir zor geliyordu. Aslında kendisi bir asker değildi ve nefret etmek konusunda asla iyi olmamıştı.

Karşı kıyıda hareket eden hiçbir şey göremiyordu; ama ateşleri görebiliyordu ve sayılarından, kendisinin ve şafağı bekleyen beraberindekilerin bulunduğu yerin ötesinde, Desia’nın kuzeyinde, ne kadar düşman askerinin bulunduğunu tahmin etmek çokta zor değildi.

Neredeyse kesin, son şafakları… Hayal kurmuyordu; hiçbirisi kurmuyordu. 5 gün önce yine bu nehirde yapılan savaştan beri… Sadece cesaretleri ve boyun eğmeyen yiğitliğine ayak uyduran iki oğluyla birlikte savaşan bir liderleri vardı.

Her ikisi de yakışıklı gençlerdi. Saevar her hangi birisinin heykelini yapamadığı için pişmanlık duyuyordu. Prensi elbette; defalarca yapmıştı. Prens ona dostum derdi. Saevar İşe yaramaz, boş bir hayat yaşamadığını düşündü. Sanatı vardı; aldığı haz ve iştahı vardı ve bölgesinin ileri gelenleri, hatta tüm yarımada da takdir edildiğini görecek kadar yaşamıştı.

Ve aşkı biliyordu. Karısını ve iki çocuğunu düşündü. On beş yıl önce; doğduğunda, gözlerinde hayatın anlamının bir kısmını öğrendiği kızını hatırladı. Ve oğlunu; kuzeye, savaşmak için gelmeyi bir yaş ile kaçıran oğlunu. Saevar, ayrıldıkları sırada oğlunun yüzündeki hali hatırladı. Aynı ifadenin kendi gözlerinde de olduğuna emindi. Her iki çocuğunu kucaklayıp, karısına sarılmıştı; sessizce; söylenebilecek her şey yıllar içinde söylenmişti. Sonra gözyaşlarını saklamak için birden dönüp atına binmiş, belinden sarkan yadırgadığı kılıçla, Prensinin arkasından, savaşa doğru; denizin ötesinden gelenlerle savaşmak üzere at sürmüştü.

Arkasından, sol tarafından, kamp ateşlerinin yandığı ve seslerin bir araya gelerek şarkı ördüğü taraftan gelen ayak sesleri duydu. Sese doğru döndü.

‘Dikkatli olun’ dedi yavaşça. ‘Bir heykeltıraşa takılıp düşmek istemiyorsanız.’

‘Saevar?’ şaşırmış bir ses mırıldandı. Çok iyi tanıdığı bir sesti.

‘Benim lordum, Prensim’ diye cevapladı. ‘Bu kadar güzel bir gece hatırlıyor musunuz?’

Valentin yanına geldi-Görmek için yeterinden fazla ışık vardı- ve dikkatlice yanındaki çimlere oturdu.

‘Katılıyorum’ dedi. ‘Görüyor musun? Vidonni büyürken Ilarion küçülüyor. İki ay tek bir ay’ı oluşturacaklar.’

‘Garip bir ay olacak’ dedi Saevar.

‘Garip bir gece’

‘Öyle mi? Gece burada, aşağıda yaptıklarımızla mı değişti? Biz, ölümlülerin kendi ahmaklığımızla?’

‘Bizim bakışımıza göre öyle,’ dedi Valentin, hızlı düşünen aklı soruyla ilgileniyordu.

‘Gördüğümüz güzellik şekillendirilmiş, en azından bir kısmı, sabahın beraberinde getireceğini bildiğimiz için.’

‘Ne getirecek lordum?’ dedi Saevar, kendini tutamadan. Bir çocuğun umut ettiği gibi; siyah saçlı lütufkâr ve mağrur Prensi’nin nehrin karşı kıyısında kendilerini neyin beklediğini bildiğine dair bir cevabı olacağını umduğunu fark etti. Kuzeylerinde yanan onca Ygrathen ateşine ve Ygrathen sesine bir cevap. Ve hepsinden daha önemlisi, Ygrath’ın korkunç kralı ve onun büyüsüne ve toplamakta hiç zorlanmayacağı tüm o nefrete bir cevap…

Valentin sessizdi, nehre bakıyordu. Yukarıda Saevar bir yıldızın kaydığını gördü, batılarına doğru gökyüzünde kayarak, büyük olasılıkla düşeceği engin denize doğru yöneldi. Sorduğu soru için pişmanlık duyuyordu; zaman Prens’in üzerine yanlış bir kesinlik yükü yüklenecek zaman değildi.

Tam özür dileyecekti ki, Valentin konuştu, sesi ölçülü ve alçaktı, aralarındaki konuşmanın bulundukları ortamdan taşmasının istemez gibiydi.

‘Ateşlerin arasında yürüyordum, Corsin ve Loredan da benim gibi yapıyorlardı, adamları uyuyabilmeleri için rahatlatmaya ve avutmaya çalışıyorduk. Yapabileceğimiz daha fazla bir şey yok.’

‘İyi evlatlar. Her ikisi de’ dedi Saevar. ‘Onların heykelini hiç yapmadığımı düşünüyordum.’

‘Bunun için üzgünüm’ dedi Valentin. ‘Eğer geriye bizden bir şey kalacaksa; o da senin yaptığın gibi sanat olacaktır. Kitaplarımız ve müziğimiz, Avalle’deki Orsaria’nın yeşil ve beyaz kuleleri.’ Duraksadı ve ilk düşüncesine geri döndü. ‘İkisi de cesur çocuklar ve biri 16 biri 19 yaşında ve yapabilsem ikisini kardeşleriyle… Ve senin oğlunla birlikte geride bırakırdım.’

Saevar’ın onu sevmesinin sebeplerinden birisi de buydu; Valentin’ in oğlunu hatırlaması ve en genç prensle aynı anda, hem de böyle bir zaman da düşünmesiydi.

Doğuda ve biraz gerilerinde, ateşlerin uzağında bir trialla birden şakımaya başladı ve her iki adam da billur sesi dinlemek için sustular. Saevar’ın kalbi buruldu ve gözyaşlarıyla kendisini küçük düşüreceğini ve sebebinin korku olarak anlaşılacağından endişe etti.

Valentin ‘Ama senin soruna cevap vermedim eski dost’ dedi. Gerçek burada, karanlıkta daha kolay görünüyor, ateşten uzakta. Saevar, çok üzgünüm, ama gerçek şu ki, sabah akacak kanın neredeyse tamamı bizimki olacak ve korkarım hepimizin ki olacak. Bağışla.’

‘Bağışlanacak bir şey yok’ dedi Saevar çabucak ve olabildiğince kendinden emin.

‘Bu sizin kabahatiniz olan veya kaçabileceğiniz veya geri alabileceğiniz bir savaş değil. Ayrıca, asker olmayabilirim ama aptal olmadığımı düşünüyorum. Gereği olmayan bir soruydu; cevabı kendimde görebiliyorum lordum. Nehrin karşısındaki ateşlerden…’

‘Ve büyüden’ diye ekledi Valentin sessizce. ’Ateşten daha fazla o. Sayıca bizden üstün olanları, geçen haftaki savaştan yorgun ve yaralı olsak dahi alt edebilirdik. Ama Brandin’in büyüsü şimdi onların yanında. Aslan kendisi geldi, eniği değil ve enik öldüğüne göre sabah güneşinde kan olmalı. Geçen hafta teslim olmalı mıydım? Çocuğa?’’

Saevar karışmış ay ışıklarının altında inanamaz gözlerle baktı. Bir an için söyleyecek hiçbir şey bulamadı, sonra konuşmaya başladı. ‘Teslim olduktan sonra eve dönebilirdim’ dedi kararlılıkla ‘ve denizin kenarındaki Saray’a girerdim ve sizinle ilgili yaptığım her heykeli kırardım.’

Bir an sonra garip bir ses duydu. Valentin’in güldüğünü anlaması için bir süre geçmesi gerekti, daha önce duyduğu hiçbir kahkahaya benzemiyordu.

Sonunda Prens ‘Dostum’ dedi, ‘Sanırım bunu söyleyeceğini biliyordum. Ah gururumuz! Ah belalı gururumuz. ‘Biz öldükten sonra hakkımızda en çok bunu mu hatırlayacaklar dersin?’

‘Belki’ dedi Saevar. ‘Ama hatırlayacaklar. Emin olduğumuz bir şey varsa o da bizi kesinlikle hatırlayacaklarıdır. Burada yarımadada ve Ygrath’da ve Quileia’da, hatta denizin batısının ötesinde, Barbadior’da ve İmparatorluğunda. İsim bırakacağız.’

‘Ve çocuklarımızı bırakacağız’ dedi Valentin. ‘Küçük olanlar. Bizi hatırlayacak oğullar ve kızlar. Kucaktaki bebeklere büyüdükleri zaman karılarımız ve büyükbabalarımız Deisa nehrinin hikâyesini anlatacaklar, burada ne olduğunu ve daha fazlasını- yıkılmadan önce bu bölgede ne olduğumuzu. Ygrath’lı Brandin bizi yarın yenebilir, evlerimizi yıkabilir, ama ismimizi veya ne olduğumuzun hatırasını alamaz.’

‘Alamaz’ dedi Saevar, kalbinin garip bir hissiyatla havalandığını hissederek.

‘Haklı olduğunuza eminim. Bizler, son özgür nesil değiliz. Yarın, önümüzdeki yıllarda devam edecek dalgalar bırakacaktır. Çocuklarımızın çocukları bizleri hatırlayacak ve boyunduruk altına uysalca yatmayacaklar.’

‘Ve öyle bir niyeti olan varsa’ dedi Valentin değişik bir tonda ‘Malum bir heykeltıraşın çocukları veya torunları onların kafalarını kırmak için, heykel olsun olmasın, orada olacaklar.’

Saevar karanlıkta gülümsedi. Gülmek istedi ama içinde o isteği bulamadı.

‘Umarım lordum, tanrıçalar ve tanrının izniyle. Teşekkür ederim. Söyledikleriniz için.’

‘Teşekküre gerek yok Saevar. Bu gece ve aramızda gerek yok. Triad seni yarın korusun ve yol göstersin ve sonrasında tüm sevdiklerini korusun ve yol göstersin.’

Saevar yutkundu ‘Onlardan biri olduğunuzu biliyorsunuz lordum. Sevdiklerimden biri.’

Valentin cevap vermedi. Bir an sonra uzandı ve Saevar’ı alnından öptü ve sonra elini kaldırdı ve heykeltıraşın gözleri dolu, elini kaldırarak Prensinin elini sıktı. Valentin kalktı ve gitti, ay ışığı altında bir gölge, askerlerinin ateşlerine doğru…

Nehrin her iki tarafında da şarkılar susmuş gibiydi. Çok geç olmuştu. Saevar yerine dönüp birkaç saat uyuması gerektiğini biliyordu. Ama ayrılmak çok zordu. Kalkıp bu son gecenin kusursuz güzelliğinden vazgeçmek… Nehir, aylar, yıldızlar, ateşböcekleri ve kamp ateşleri…

Sonunda suyun yanında kalmaya karar verdi. Tek başına yazın karanlığında, güçlü elleri dizlerinin üzerinde birleşmiş bir halde Deisa Nehrinin kıyısında oturdu. İki ayın batışını ve ateşlerin yavaşça sönmesini seyretti ve karısını ve çocuklarını ve hayatı boyunca yaptığı ve kendisinden sonra yaşayacak eserleri düşündü ve trialla gece boyunca onun için şakıdı.

1 Yorum

  1. leia diyor ki:

    Bu zamana kadar kendi kaleminizden gelenleri daha başarılı bulmuş olsam da bu çeviriniz de  çok akıcıydı.Teşekkürler

Yorum Yaz