Us/Biz – Biz Kimiz, Hangisi Biziz?

Bunu Paylaşın

Ben çok küçük bir çocukken, tek kanallı TRT’de Devlet Tiyatrosu’nun efsane oyuncusu Yıldırım Önal’ın oynadığı bir oyun izlemiştim; bitik bir alkolik adam yalnız başına içerken kapı çeşitli seferler çalınıyor ve kendisinin değişik yaşlardaki halleri karşısına geliyor ve hatalarını yanlışlarını yüzüne vuruyor, derdine dert katıyordu. Benim için hataları üzücü olsa da asıl dehşet verici ve unutulmaz olan, adamın karşısına kendisinin çıkmasıydı…

O zamandan beri beni en korkutacak şeyin, kendimi karşımda görmek olacağını düşünürüm. Dış düşmanın kimse öyle veya böyle savaşırsın ama düşmanın kendinsen buna ne yapabilirsin? Meğer böyle düşünen sadece ben değilmişim. Batı özellikle Kuzey mitolojisinde doppelganger olarak geçen kavram, kişinin tıpatıp kanlı canlı aynısı görünümünde olan bir hortlak, bir öcü ve gören kişinin yakın zamanda öleceğine dair öte taraftan gelen kötü bir haber ve kişinin şizofrenisinin açığa çıkışı olarak görülüyormuş. Us/Biz de bir yönden doppelganger hikayesi, bir yandan da sistem eleştirisi.

Filmin açılışında 1986 Yazında Santa Cruz’dayız; Hands Across America hareketi 25 Mayıs’ta gerçekleşmiş, 6.5 milyon Amerikalı el ele vererek açlığa savaş açmış, yoksullar için fonlar toplanmış… Sahil evlerinde kalan üç kişilik Afro-Amerikan aile, gece plajdaki Lunapark’a gidiyor, insanlar neşe içinde yazın ve sayfiyenin tadını çıkarıyorken, anne 6 yaşlarındaki kızını beş dakika için babasına emanet ederek WC ye gidiyor. Tipik bir erkek olan baba da yanımdan ayrılma dediği kızına bakmayıp oyuna dalıyor ve çocuk kendi kendine dolaşmaya başlıyor. Çocuğun, ailenin ve sonradan anladığımız gibi ülkenin kaderi bu gezinti ile değişiyor. Esrarlı bir eğlence çadırında bulunan çılgın aynalara bakarken ikiziyle karşılaşıyor. Doppelganger olayını tüm hücrelerimizle hissettiğimiz bu karşılaşmada iblis ikizin özellikle korkunç gözleri ve dişleri ile feci gülüşü sayesinde öyle geriliyoruz ki, küçük kız gibi biz de çok korkuyoruz.

Küçük kız ailesinin yanına döndüğünde artık eski halinden eser kalmıyor, konuşmuyor, tamamen içine kapanıyor. Özellikle annesi yıkılırken, psikolog tavsiyesi ile sanata yöneliyor, başına gelenleri ifade edebilmesi için çok sevdiği danstan yardım alıyor.

Ve günümüze geliyoruz, kızımız Adelaide çok güzel bir genç kadın olmuş, onu çok seven, varlıklı, sempatik bir eşi (Gabe) ve maddi imkanlarının etkisiyle şımarmış ergen bir kızı (Zora) ve ablası ve babasına göre çok daha hassas bir insan olan oğlu (Jason) var.

Bu arada 86 yazında ne kadar huzursuzsak yine aynı derecede huzursuzuz çünkü yine aynı plaj ve aynı Adelaide var sahnede. Yıllardan sonra tasasız ve neşeli kocasının zoruyla Santa Cruz plajına inmek zorunda kalan, geçmişin hayaletlerinden ve bu plajda yaşadığı çok kötü olaydan eşine bahsetmemiş olan genç kadın, tam bir hüzün ve endişe anıtı olarak arz-ı endam ediyor. Plajda buluştukları beyaz ve kendilerinden daha varlıklı olan Tyler çiftinin kendilerininkini aşan zenginliği ve gösterişçiliği Gabe’i mutsuz etse de bambaşka dertleri olan Adelaide’ı zerrece ilgilendirmiyor.

Gabe yeni aldığı tekne ile ailenin babası Josh’ı sinir edebilmeyi hayal ederken, onun tekneyi küçümsemesi ve yeni aldığı arabasıyla övünmesi ile bir kez daha yıkılıyor. Ailenin şımarık züppe ve oldukça havalı kızları ile artist olma yolunda ilerlerken zengin koca bulma mutluluğuyla kızlarına hamile kalan ve bu rüyasına veda eden, şimdi de bütün konsantrasyonu estetik operasyonlar olan annesi Kitty, Gabe için hezimet unsurlarıyken, başka aleme dalan kısa bir süre için oğlunu gözden kaçırınca herkesin huzurunu kaçıran bir histeri krizine giriyor ve plaj keyfi sona ermek zorunda kalıyor. Kendi hayatını altüst eden bu sabıkalı plajda küçük Jason’un da bilinenden çok daha ileri seviyede bir durugörüye sahip olduğunu, oğlunun gündüz plajda gördüğü adamı çizdiği resmi gece gördüğünde anlıyor. Kendisi küçük bir kızken gördüğü evsiz adamın yaşlı üstelik de kanlar içindeki halini büyük bir doğallıkla resmeden Jason, Adelaide’nin dehşetini bir kez daha arttırıyor ve kocasına, buradan hemn o anda ayrılmak istediğini söylüyor.

Dünyaya yemek içmek, sevişmek, araba tekne vs alıp maddi zevkler peşinde koşmak için gelmiş olan Gabe , eşinin anlattığı korkunç çocukluk anısını ciddiye bile almıyor, hatta dalga geçiyor. Tek üzüntüsü karısının yarattığı huzursuzluk ortamında sıkışıp kalmak olan Gabe, eşiyle tatile devam edebilmek için mücadele ederken, film kopmaya başlıyor. Jason bahçelerinde yabancılar olduğunu söylüyor, gerçekten de yarı karanlıkta gördükleri aynı kendilerine benzeyen anne, baba, kız ve erkek çocuk silüetlerinin, gelmekte olan feci olayların habercisi olduğunu baba Gabe dışında hepsi anlıyor. Karısı ve çocuklarının muhalefetlerine rağmen her zamanki düşünsel sığlığı ile beyzbol sopasını eline alıp, davetsiz misafirleri tehdit etmeye çıkan Gabe olayların iyice kontrolden çıkmasına sebep oluyor.

Hapishane üniforması gibi tek tip kırmızı tulumlar giymiş olan yeni aile, evi resmen eze yıka işgal ediyorlar. 14 dakika içinde gelecek olan polis kuvvetleri asla gelmiyor ve evin içinde resmen ölüm kalım mücadelesi yaşanmaya başlıyor.

Öncelikli olarak en dehşet verici unsur; saldırgan ailenin, Wilson ailesine doppelganger  vakası yaşatması oluyor, Ailenin babası Abraham resmen Gabe’in tarih öncesinden gelmiş hali gibi, sakalları yüzünü kaplamış, hareketleri kaba ve vahşi. Anne Red de Abigail’in canavarlaşmış hali, bakışları vahşi, yaklaşımları düşmanca ve ailede konuşan tek kişi ama buna konuşma değil de hırlama desek daha mantıklı olur sanki. Kimi zaman yüzünde kimi zaman başının üstünde bir canavar maskesi taşıyan ve elinde sürekli olarak bir türlü beceremediği sihir gösterisinin aleti olan çakmağı taşıyan Jason’un benzeri Pluto ise yüzünde sadece gözlerini ve ağzını açıkta bırakan bir maske ile geziyor ki bu maskenin sebebinin yüzündeki ağır yanıklar olduğunu zaman içinde görüyoruz. Pluto şempanze gibi çömelerek yürüyor, koşuyor ve yüzündeki nefret ve öfke dolu ifade maskesinden bile belli oluyor. Ailenin şımarık ergeni Zora’nın benzeri Umbrae ise dünyaya gülümseyerek gelmiş ve o gülüş yüzünden hiç silinmemiş ama tahmin edebileceğimiz gibi bu masum ve sevimli değil sadistçe ve hastalıklı bir gülümseme. Bir de o da Zora gibi atletizm konusunda çalışmış ama ne çalışmak adeta bir avının peşinden giden panter gibi koşuyor hele ki bu av yok etmek istediği Zora ise…

Kendi açımdan baktığımda aynı şeyleri yaşamak zorunda kalsam (Allah korusun) ilk on dakika içinde kalpten öleceğim için mücadele kısa sürer diyeceğim ama Wilson ailesi için böyle olmuyor.

Evdeki ölüm kalım savaşının amacının ailenin yok edilmesi olduğu Red tarafından ivedilikle tebliğ ediliyor. 1986 yazındaki karşılaşmayı hiç unutamayanın sadece Adelaide değil Red olduğunu da anlıyoruz.

Adelaide’ı sehpaya zincirleyen Red, Abraham’ı Gabe’in, Umbrae’yi Zora’nın, Pluto’yu ise Jason’un peşine takıyor ve hepsi de oldukça kararlı ve vahşi şekilde görevlerinin peşine düşüyorlar.

Her ne kadar hayvani seviyede saldırı dürtüsüne ve kötücül duygulara sahip olsalar da Wilson ailesine karşı deplasmanda savaştıkları için Abraham tekne kazasında ölüyor, Umbrea bir yabancıyı tesadüf eseri öldürürken Zora’yı elinden kaçırıyor, Jason da Pluto’nun elinden annesinin yardımıyla ve annesiyle birlikte, Gabe’in hava atabilmek ümidiyle aldığı teknesiyle canavarların elinden kaçıyorlar.

Bu sırada artist eskisi anne, tembel ve sonradan görme baba ve tüm züppelik ve gıcıklıkları ile iki kızın oluşturduğu Tyler ailesi de Wilson’larınkinden kat be kat modern, şık ve pahalı olan evlerinde keyif yapıyorlar. Fakat tabii davetsiz ve tıpatıp aynı misafirler onları da unutmuyor ve kendi benzerleri tarafından sadistçe ve vahşice katlediliyorlar.

Tüm bu dramdan habersiz olan Wilson Ailesi canlarını kurtarıp güvenli bir yere varmış olmanın mutluluğunu yaşamak üzereyken, Tyler ailesinin başına geleni görüyorlar ve kendi yaşadıklarının da münferit olaylar değil bir akışın parçası olduğunu ve polisin onca zaman neden gelmediğini anlıyorlar…

TV yi açtıklarında ülke çapında benzer vahşetlerin yaşandığını izliyorlar. 1986 Mayıs ayındaki açlığa karşı iyilik için başlatılan Hands Across America hareketinin kırmızı üniformalar giymiş ikizler tarafından bir kötülük hareketi için Murders Across America’ya evrildiğini anlıyoruz. Bu evde de bir muharebe yaşanmaya başlıyor ama bu sefer bizim ekip ilk seferden çok daha başarılı; Gabe hariç. Adelaide o melankolik hallerini tamamen geride bırakıp Monster’a bağlıyor ve bir komutan edasıyla çocuklarını savaşa sürüyor, üçü birlikte tencere tava ne bulurlarsa ellerine geçirip Tyler ailesinin canavar ikizlerini hacamat ediyorlar. Ailenin son model Range Rover arabasını kullanmak onlara nasip oluyor ve yolda karşılarına çıkan Umbrea’da anne-kızın ortak çalışmasıyla katlediliyor. Plaja geliyorlar ki ortada kendi benzerlerinin cansız bedenleri ve kımızı üniformalı canavarların elele verdiği zincirler var. Bu sırada kendilerine tuzak kuran Pluto’yu da bu sefer ana oğul birlikte çalışıp, ateşe atıp öldürüyorlar.

Ama bu zaferi kutlayamadan Jason’un Red tarafından kaçırılışını görüyoruz. Adelaide haklı olarak çıldırıyor ve her şeyin başladığı aynalı çadıra, kendisini beklediğine inandığı Red’i bulmak için gidiyor.

Çadır filmdeki bütün gizemlerin çözüldüğü yer oluyor; Adelaide tıpkı Esfel-i Safilin’e iner gibi kat kat yeraltına çekiliyor ve orada bir şehir olduğuna tanıklık ediyor ki bu şehirde kafesler ve içlerinde yüzlerce beyaz tavşan var. Filmin başında anlatılan ve neden yapıldığı belli olmayan tünellerin ne amaçla yapıldığını da anlamaya başlıyoruz. Burada karşılaştığı Red ona gözyaşları içinde canavar/laşmış insanların gerçeğini anlatıyor; Canlıların klonlama çalışmaları yapılırken bedenlerde gösterilen başarının ruhlarda sağlanamadığını ve aynı ruhun iki kopya beden tarafından kullanıldığını ve klonlanmış ikizlerin yıllarca yeraltında unutulduğunu söylüyor. Bu insanlar güneşten, denizden, çiçekten , böcekten velhasıl tabiatın tüm güzelliklerinden uzakta yaşarken konuşmayı, gülmeyi, mutluluğu unutuyorlar ve tek yaptıkları yedi kat yerin dibinde, yerüstündeki şanslı ikizlerinin hareketlerini ruhsuzca tekrarlamak oluyor.

Tüm bunlar devam ederken bir gece Adelaide’ın babasının yanından uzaklaştığı gibi Red‘de sığınaktan uzaklaşıp yerüstüne çıkıyor ve filmin başında gördüğümüz karşılaşma gerçekleşiyor. Meğer bunu görmüşüz ama çok daha önemli bir şeyi görmemişiz ki o da çocukken de çok daha vahşi olan Red’in zavallı Adelaide’ı bayıltıp yerine geçmesiymiş. Geri döndüğünde konuşamamasının sebebi yaşadığı şok değil yeraltında geçirdiği yıllarmış. Seneler sonra da bu canavar ikizler içinde konuşma yetisi olan tek bireyin Red olmasının sebebi de onun aslında küçük Adelaide olmasıymış. Ben bu noktada, bu müthiş düşüncesinden dolayı senaristin önünde saygıyla eğildim.

Diğer yandan da tüm bu fantastik öykü içinde yaşananlar birebir modern yaşam değil mi?.. Mutlu bir azınlık dünyanın tüm nimetlerinin tadını çıkarırken tıpkı onlar gibi 9 ay 10 günden sonra dünyaya gelen ikiz kardeşleri çok zor şartlarda, tüm güzelliklerden ve mutluluklardan uzakta zombi gibi yaşamak zorunda kalmıyorlar mı..

Filmin kendisi de oyuncu da olan yönetmeni Jordan Peele’in 2017 yılında senaryosunu yazıp yönettiği Kapan (Get Out) ödül açısından çok daha şanslıyken, özellikle Oscar ve Altın Küre ödüllerinde es geçilen Biz filmine haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

Biz, hem çok başarılı fantastik /korku öğeleri barındırırken, metaforik anlatımıyla günümüz dünyasının yoksul insanları yok eden sistemine de doğru ve ağır eleştiri yapıyor. Buna rağmen 2019 yılında en iyi film Oscar’ı alan Güney Kore yapımı Parasite filmi gibi ödüle boğulmamış ki, bunun sebebinin Parasite’in başka bir ülkenin, Biz’in ise bizzat Amerika’daki yoksulların dramını anlatması olduğunu düşünüyorum.

Ne senaryo ne kurgu ne de oyunculuk anlamında iki filmin birbirinden dikkat çekici anlamda farkı yok. Biz’in kadrosunda bütün oyuncular aynı zamanda kendilerinin şeytani ikizini başarıyla oynuyorlar. Üstelik bunu yaşı çok küçük oyuncular da üstün performans ile başarmış. Tabii ki filmin belkemiğini oluşturan Adelaide/Red karakterlerini canlandıran Lupita Nyong’o da muazzam bir oyunculuk çıkarmış. Bu arada film için Michael Abends’in bestelediği Anthem de insanın tüylerini diken diken ediyor, korkmayı gerilmeyi sevenlere tavsiye ederim.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 3

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir