Uzun Öykü: Treis Istories

Bunu Paylaşın

Sezgin

Son görülme dün saat 20.10

Pişşşt              17.29

Ne var lan?     17.29

Nabıyon?        17.29

Ne olsun aq evde hapis… Sen?          17.29

Bişe sorcam sana…    17.29

???                  17.30

                                                           Opel corsa?     17.30

      Ya bi siktir git ruh hastası, millet can derdinde!!! 17.31

Stresten ya kızma…    17.31

Eminim öyledir!         17.32              

Yalan mı söylicem olum sana?          17.32

              Yemek yicem bişe demiyosan, hadi…         17.33

Zıkkımın kökünü ye, hadi afiyet olsun 17.33

                                            Kökü, peki???                 17.34

Bilmiyorum, TDK??. Görüşürüz selam söyle. 17.35

                                   As, öptüm bebeğim…         17.35

Ben de öpüyorum aşkım            17.36

“Kim o Murat?”

“Kim, kim canım?”

“Whatsapp’ta sırıtarak yazıştığın kişiyi soruyorum?”

“Sezgin, al bak al. Kalk bi su ver desem vermezsin.”

“… Siz böyle mi yazışıyorsunuz birbirinizle, aşkım, yavrum öpücükler falan?”

“Niye sırıtıyorum sanıyorsun?”

“Korkutma beni Murat”

“Sen yokken o vardı…”

“…”

“Sana bir şey sorabilir miyim?”

“Sor”

“Opel corsa?”

“Ya bi yürü git ya gerizekalı…”

“Niye gülüyorsun peki?”

***

“Ah,” dedi yaşlı adam “offf, çok halsizim. Ama kalkıp yemek yapmam da lazım.” Sonra da mutfağa yollandı yavaş ve sallanan adımlarla. Tam mutfak kapısına geldiğinde portmantodaki boy aynasına takıldı gözü. Karşısında, yarı bükülmüş beliyle, bol bir eşofman takım giymiş yetmiş yaşlarında adam vardı. Saçları ve bıyıkları ağarmış, yüzü kırışmış ama üzerindeki hırkanın bile yumuşatamadığı gözlerle hala vahşi bakan bir adam…

“Ey gidi Şevket…” dedi “Komando Asteğmen Şevket, paraşütçü, gazi… Şu haline bak. Corona beni öldürse ne, öldürmese ne? Peh…” Sonra mutfağa yöneldi, kapısının kirişine kadar karşısındaki şahinin gözlerinden gözlerini kaçırmadan…

Yemeğini hazırladı ve bir tepsiye doldurdu. Zaten fazla bir şey de yoktu elinde. Bulgur pilavı, yoğurt ve nohut. Alışverişe gitmesi gerekiyordu. “Numara neydi?” diye düşündü, “Alışveriş parası kadar ceza yemeyeyim bir de…” Sonra seslice bir “Amaaan” dedi “Ölürsem ölürüm be. Kime ne?”

Akabinde tepsisini alıp salona yollandı. Yolda önce, “Millete bulaştırmayalım neyse” diye düşünerek kendini sakinleştirdi sonra da, “bir ben mi hizmet edecem lan bu millete” diye kızdırdı kendini tekrar. Neden sonra televizyonun önündeki kanepeye oturup kumandayı eline aldı.

Kanalları turlarken yine sinirlendi ve bu sefer ağzından bulgur pilavı püskürterek “Hay sikecem coronanızı be… Anladık! Ulan her dakika corona her yerde corona, corona, corona” diye bağırdı. Hışımla televiyonun menüsünü açtı çatalını bırakan diğer eliyle. Menüde hiç bakmadığı bir kanal gördü; Nostalji TV.

Güldü bu sefer de… “Kim izliyor yahu bu programları?” dedi “Ben izleyeyim de maaşı çıksın garibanların…”

Kanalı açtığında ilk tepkisi yine bir “Haydaa…” oldu. Çünkü görüntü henüz gelmeden ekranda beliren kanal açıklamasında yayın akışıındaki program için “Vücudumuzu Tanıyalım” yazıyordu. “Ulan,” dedi artık yenik bir tavırla “yine mi corona?..” Tam kanalı değiştiriyordu ki ekrana çok eski bir çizgi filmin görüntüsü geldi. Donakaldı yaşlı adam.

“Aaaahhh ulan hain Nihat…” dedi “Ah eşşoğlueşşek Nihat…” Sonra hıhladı, başını üzgünce sağa sola çevirerek ve boşluğa bakarak tekrarladı “Ahh Nihat!”

***

“Kapıyı aç çavuş, Binbaşı Loco ile görüşmek istiyorum.”

Beyaz üniforması içinde parlayan iri yarı nöbetçi kendisinin yarısı kadar gibi görünen ama toplu adama bakarken sırıttı.  “Burada öyle birisi yok…”

“Yüzbaşı…” diye tamamladı adam. “Eğer bana binbaşıyı çağırmazsan çavuş, önümüzdeki dönemlerde bu kolonide olanlardan direkt sorumlu olursun.”

Çavuş esas duruşa geçti ve “Kim diyelim efendim?” diye sordu.

“IgA’dan Yüzbaşı Antr diyeceksin ve şu kapıyı aç artık!..” diye bir bağırtıyla da cevabını aldı.

Kapıyı açmakla görevli er bir mimikle “Kimmiş?” diye sorunca da “İstihbarat” dedi. Çavuşun “Açsana kapıyı” diye bağırması sadece üstündeki yükü askeri geleneğe göre yansıtmasından ibaretti. Er ise… Zavallı belki kapıyı açma düğmesine daha sert basmıştı, o kadar.

***

“Ne yapıyorsun?”

“Öykü yazıyorum.”

“Neyle ilgili?”

“Virüs”

“Corona yani”

“Teorik olarak değilse de…”

“Ne zamana kadar göndereceksin?”

“6 Nisan”

“O tarihte acaba kaç kişi ölüyor olacak günde?”

“Katılıyorum…”

“Ama yazıyorsun da…”

“Umudu işlemeyi düşünüyorum.”

“Adı ne?”

“Treis Istories”

“Nece bu?”

“Yunanca”

“Ne demek?”

“İngilizce biliyorsun biraz düşün.”

“Neden Yunanca peki?”

“Bir klasiğe gönderme”

“Neye?”

“Boşver, bak ben sana şarkı söyleyeyim. Istories deyince aklıma geldi.”

“Söyleme desem söylemeyecek değilsin değil mi?”

“Vaaay, sen yazsaydın bu ay. Bu nasıl bir Türkçe kız… Gül, gül rahat ol. Daha bu evde beraberiz kaç gün.”

“E söyle bakalım. Sırıtmadan…”

“Dur… Tamam, başlıyorum”

“Hadi?.. Niye kafanı sallayıp duruyorsun?”

“Introyu çalıyorum kafamda”

“Sono gocce di memoria
Queste lacrime nuove
Siamo anime in una storia –bak burası kilit-
Incancellabile
Le infinte volte che
Mi verrai a cercare nelle mie stanze vuote
Inestimabile…”

“Aç Youtube’dan, zaten ekrandan bakıyorsun sözlerine…”

“Niye ya, ne güzel söylüyordum…”

“Dans edelim gerçeğiyle.”

***

“Kim bu kız Şevket” dedi kadın eli omuzunda dans ettiği yakışıklı çocuğa.

“Seyyal bişey ama… Tamer mi, Taner mi neydi işte.” diye cevapladı çocuk, eğilerek yanağını kız arkadaşının düz kumral saçlarına sürerken”

Kız teması fark edince başını çocuğun omzuna yasladı. Çocuğun geniş omuzları ona güven veriyordu. Sonra kafasını tekrar kaldırarak su yeşili gözlerini çocuğun gözlerine dikti. Şarkıya eşlik etmeye başladı;

Şimdi sen varsın, yaşamak güzel

Her yer aydınlık, mutluyum ben…

Şimdi sen varsın, coşuyor içim. 

Bilmeli dünya mutluyum ben…”

Çocuk sordu “Hani tanımıyordun şarkıcıyı?”

Kız cevap vermedi şarkıya devam etti sadece.

“Sen, Tanrı’nın bana, verdiği nefessin…

Sen, yıllardan sonra, bulduğum neşesin.

Birdenbire içim coşar, seni görünce mmmm…”

Ve tekrar başını çocuğun göğsüne dayadı. Tekrar konuştuğunda, konu şarkıcı kız değildi. “Okul biter bitmez askere gitmek zorunda mıydın Şevket?” ve elini çocuğun elinden kurtararak onun beline sarıldı. Çocuk da karşılığında ona sarıldı, çok büyük bir kuvvetle sarıldı hem de… Kız konuşmayı sürdürdü.

“Kayseri…” dedi sinirle sırıtarak, “Yarın Kayseri’ye gidiyorsun. İnanamıyorum buna.”

Çocuk cevap veremedi. Nemlenmiş gözleri ile müzikholdeki ışıkları seyrediyordu, dişleri sıkılmış, kalbi hızlanmıştı.

Kız “Neydi paraşüt mü?” diye sorduğunda çocuk uyandı.

“Hava İndirme deniyor” dedi sert bir sesle.

Kız bu sesi algılamıştı, başını kaldırıp tekrar çocuğa baktı “Gitmek istemiyorsun” dedi, gözleri çocuğun gözlerindeki nemi sürekli hareketlerle tararken.

Çocuk “Gel” dedi karşılığında samimi bir gülümseme ile. Kız bu değişikliği anlayamamıştı, nemli gözlere attığı güvenli ve anaç bakış, şaşkın ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir bakışa döndü.

Çocuk kızdan ayrıldı, sağ eliyle onun sol elini tuttu ve masalarına kadar onu önden götürdü. Kızın sandalyesini çekip onu oturttuktan sonra da arkasını döndü, karşısındaki sandalyesine  giderken kamburunu çıkararak biraz sallandı ve ani bir hareketle döndü… Bir an sonra diz çökmüş halde aşkının karşısında elindeki küçük kutuyu titreyen ellerle açmıştı bile. Pattadanak sordu;

“Benimle bir ömür geçirir, benimle evlenir misin Şenay?” 

***

Beyaz parlak exoskeleton zırhı ile karşılamıştı Binbaşı Loco, istihbarat yüzbaşısını. Yüzbaşı “Şovmen herif” dedi kendi kendine.

“Hoş geldiniz” dedi yüzbaşıya “Yüzbaşı Lolla’yla tanışmış mıydınız? SRA inisiyatifindendir.”

Yüzbaşı Antr, kendisinden bir kafa uzun, model gibi kadın subaya bakarken biraz da istem dışı şekilde “Sniper Rogue Assassin.” dedi. “Memnun oldum yüzbaşı”

“Yüzbaşı…” kadın elini sıkmak için elini uzattığında istihbarat yüzbaşısının gözü odadaki deve takıldı. Dev ona bakıp sırıtıyordu zira.

Binbaşı Loco da durumu fark etmişti ancak Antr’ı bozmadı “Bu da Başçavuş T, özel kuvvetlerden”

“Komutanım!” T selam verirken bile dalga geçiyor gibiydi ama Antr’in bunu kurcalamayacak kadar tecrübesi vardı. Ayrıca çok önemli bir bilginin de paylaşıma açılması gerekiyordu. Lolla’dan gözlerini kaçırarak binbaşıya döndü.

“Rena Gölü’nde dormant üretimi olduğunu haber aldık.” dedi “Kontrol ettiğimizde koloninin oksijen hattına sızmaya başladıklarını teyit ettik. Henüz çok azlar ama çoğalıyorlar. Çok hızlı çoğalıyorlar…”

Binbaşı sakindi “Yerliler?”

“Onlar koloni savunması dağılmadan burunlarını çıkartmayacaklardır. Ancak bekliyorlar. Dormantlarla ilgili aldığımız ilk bilgiyi de onlardan aldık. Gerizekalı yaratıklar. Hala bu sistemin kendilerinin olduğunu sanıyorlar.”

“Onlar dormantlardan daha kötü bu doğru,” dedi Yüzbaşı Lolla “bizi yok etmek istiyorlar. Dormantlar sadece yaşayan ölüler. Burada yaşayabileceklerini sanıyorlar. Oysa yapacakları tek şey uyum sağlayamadan kendileri dahil tüm koloniyi öldürmek olur.”

T beklenmedik bir ciddiyetle lafa karıştı “Rena Gölü’ne bio karşıtları gönderelim. Bu işi başlamadan bitirelim.”

Antr kafasını olumsuzca sallarken binbaşı cevapladı “Bu işe yaramaz T” dedi “Dormantlar bio karşıtlarının biokimyasal ajanlarından etkilenmez, ayrıca o ajanlar koloni dışındaki tüm kolonistleri de öldürecektir. Sadece yerliler için bir çözüm o.”

T küfrederken Lolla ona döndü ve ellerini açarak gözlerini devirdi “Kendin ol” demekti bu, “izlediğin yabancı filmleri taklit etme.”   

Binbaşı Loco, Yüzbaşı Lolla’ya döndü ve “Sızmaları halledebilir misin?” diye sordu.

Ağzını büzdü Yüzbaşı ona, “Elbette. Ama…”

Binbaşı “Evet” dedi seslice nefes vererek ve bio mailini kullanarak doğru sinyalleri gönderdi, mesaj şuydu; “Teğmen Eryth’i ofisime gönderin”

Antr ise T’ye karşı durumunu; onun saygısını kazanarak, Yüzbaşı’ya karşı da, aklının işinde olduğunu göstererek eşitledi. “Gölü buharlaştırabiliriz.” dedi. “Ama bir konuyu yanlış anlamayın. Bu operasyon için yapabileceğiniz hazırlık birkaç döngünüzü alır ve bu süre içinde SRA inisiyatifleriyle ya da oksijen arzını kontrol altına alarak sadece zaman kazanabilirsiniz. Bir savaş sizi bekliyor Binbaşı. White Round komandoları tutunmak zorunda kalabilir. Ve bu koloni… Biraz fazla eski olabilir.”

Ufak tefek, canlı ve neşeli teğmen Eryth kırmızı lateks üniforması ile odaya girdiğinde, Binbaşı Loco’nun “IgA bize hiç haber vermeseydi belki ölmek bizim için daha kolay olurdu Yüzbaşı Antr” cümlesini anlamadığı gibi, kendisi gibi ufak tefek ama toplu adamın “Son zamanlarda kaç koloni arzu ettiğiniz gibi ne olduğunu anlamadan yok edildi biliyor musunuz? Şimdi bir şansınız var Binbaşı…” cevabını da anlamamıştı.

***

“Bio mail. Heyt bea…”

“Ne oldu?”

“Bio mail diye bir şey buldum. Biyokimyasal mesajlaşma gibi”

“Sen mi buldun?”

“Yani… Gerçekte bulmadım tabi, konsept uydurdum. Niye gülüyorsun?”

“Şey geldi aklıma, oğlanın ödevi vardı ya hayvanlardan örnek alarak bugüne kadar hiç yapılmamış bir şey icat edin. Doktora tezi gibi. Sen ne yapmıştın? Neydi yaa…”

“Kinetik enerji ile çalışan denizanası lamba.”

“Ya onu çocuk bulabilir mi Allah aşkına ya, sıkıldın ödevden, bitirmek için gönderdin çocuğun yapmadığını göstere göstere.”

“Daha komiği var, bir de bu dünyayı değiştiren icadı yapmak için kulanacağımız malzemeleri hatırlıyor musun?”

“Ay hatırlıyorum dur, karnıma ağrı giriyor…”

“Makas.”

“Dur!”

“Karton rulo.”

“Murat dur! Nefes alamıyorum.”

“İp…”

“…”

“Tamam sustum, tamam. Nefes al, nefes al.”

“Dur tamam, bir de sormuş ya nede zorlandınız diye?  Yazmışsın denizanasına enerjiyi üretecek ilk hareketi vermekte zorlandım diye. Ayy gözümden yaş geldi.”

“Aaa lütfen iş konseptse ben bir uzmanımdır…”

“Eee ne diyodun, ne maildi?”

“Bio mail.”

“Sen mi uydurdun bunu hakkaten?”

“Mmmm, gibi… Bir kitapta vardı kimyasal mail gerçi de, olay şu bak, ciddi anlatıyorum. Şimdi esasen üç yol var. Bir muhafazakar yol. İşte atıyorum başka gezegene gidersin orada prefabrik yapı kurarsın, savaşırsın, elinde lazer silahı olur. Tamam mı?”

“Tamam”

“İkincisi sibernetik. Yani cyborg olursun. AI falan filan. Kolun kopar sinir sistemini teknoloji ile taklit edersin falan, ya da işte elin lazer silahına dönüşür falan. Üçüncüsü de genetik yol. Kolun kopar oğul verirsin, öyle mi deniyordu gerçi tam da hatırlamıyorum. Veya işte bir yere tohum atarsın o ev olur cart curt.”

“Hımmm”

“Hımmm? Kızım ben bununla ilgili iki makale yazmıştım da Ufuk Tarhan retweetlemiş bir de övmüştü. Şeydi… Yakın dönem teknolojileri, uzak dönem teknolojileri. Bayağı detaylıydı.”

“Ufuk Tarhan kim bilmesem de büyük başarı.”

“Fütürolog, ekonomist de aynı zamanda. Bu arada lise yıllığımda şey yazıyor; “0-6 yaş taflan tavla şampiyonu olup otoriteler 6-12 yaş grubunda da rahatlıkla mücadele edebileceğini belirtmişlerdir.” O kabilden anla bu başarıyı da.”

“Ya güldürme insan! Güldürme…”

“Sen de bu tempoyla corona programı seyredersen CİMER’e yazıcam, Bilim Kurulu’na alsınlar seni diye…”

“Ya sus beee, ay nefes alamıyorum…”

“Mutlu olayım diye, yalandan mı gülüyorsun söylediklerime bu kadar?”

“…”

“Sustum tamam.”

***

“Allah’ım bu nasıl bir şehir? Kışın donduk şimdi de duramıyoruz sıcaktan. Her konuda bilgin vardır senin Nihat, ne diyorsun buna?”

“Boşver onu Şevketim, bak ne çıktı radyoda…” dedi Nihat cevap olarak ve o anda kantin sessizleşti. Nihat durumu fark etmişti ama önce biraz şarkıyı dinlemeye karar verdi.

Bir yârim olsun isterdim, gözleri yeşil.

 Bir yârim olsun isterdim, gül yüzü gülen.

Onu çok sevmek isterdim, delice sevmek.

Peşinden hep koşup koşup, sonunda almak.

Ben sevmek, sevmek isterdim…

Nerden bilirdim, sevenler ağlarmış. “

Ne zaman ki özellikle Şevket’in ve genelde herkesin sessizce ve özlemle dinlediğini fark etti, herkesi kötücül bir zevkle uyandırarak bağırdı; “Ulan!” dedi, “Vietnam Savaşı olmasa ne yapacaktık? Şuna bak hepsi rock dinliyor. Oldular Johnny…” tam bu sırada grup, alaturka temalı bir gitar soloya başlamıştı.

“Nasıl yani?” diye sordu Şevket, diğer askerler ilgilenmezken. Nihat’ın entelektüel bilgisi Şevket’in hayran olduğu bir düzeydeydi.

Grup bu sefer batı soundu temalı enstrümantal bir soloya başlarken, omuzlarını sağa sola sallayan Nihat cevap verdi “Düşünsene ilk savaşı Şevket.” dedi. “İlk savaşçıyı, ne yapacaklarını biliyorlar mıydı? Nasıl tutuyorlardı silahlarını, poz kesiyorlar mıydı? Meydan okumayı biliyorlar mıydı?”

“Kabil, Habil’i öldürdü” diye cevapladı Şevket “Bir şekilde biliyorlardı herhalde.”

“Ama gömmeyi bilmiyordu kardeşini” diye cevapladı onu Nihat. “Buna ne diyorsun? Hem ben daha çok hareketlerden bahsediyorum. Silahı nasıl tutacağı, nasıl bakacağı, nasıl savaş çığlığı atacağı gibi. Tabi sadece savaş değil konu…” Bu konu derinleşemeden radyodan bir acil haber anonsu geçti;

“… İyi günler sayın dinleyiciler bugün 15 Temmuz 1974 Pazartesi, şimdi haberler. Dünya bu sabaha, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki darbe haberi ile uyandı. Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği ve EOKA-B tarafından gerçekleştirilen darbede Başpsikopos Makarios’un öldürüldüğü iddia ediliyor. Darbecilerin başında Dimitros Ioannidis’in olduğu sanılmakta ise de Helenik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulacağı ve başa Nikos Sampson’un geçirileceği konuşuluyor. Konu ile ilgili gelişmeleri saat başı bültenlerimizde aktaracağız.”

Radyonun herkesi susturan araya girişi, spikerin son cümlesi ile nihayete erince bir asker mutlulukla bağırdı “Oh be, kurtulduk şu Makarios’tan sonunda…”

Şevket inanmaz gözlerle askere bakarken, Nihat karakterinin gereğini yaptı; “Ulan salak, savaşa gidiyoruz!..”  

***

“T!”

“Lolla?”

“Yüzbaşı Lolla…”

“Ben de Başçavuşum Lolla”

“Eryth’i görüyor musun?”

“Bastıbacak parlamadı henüz.”

“Latex guy” Lolla gülmeye başlayınca T de gülmeye başladı, hatta biraz da ileri gitti. “BDSM guy” dedi.

“Yavaş T…”

“Özür dilerim yüzbaşı, sadece o kıyafetler içinde onu bir an öyle hayal ettim.” T artık katılıyordu.

“T sessiz ol”

“Tamam komutanım abarttım biliyorum”

“Konu o değil T… Eryth’e ulaş. Hemen!”

“Efendim? Gelince mi?”

“Bul onu ve geri gönder çabuk!” Lolla dürbününden ayırdığı gözlerinde dehşetle bağırmıştı bu kelimeleri.

“İyi misin Lolla?”

“Bu bir swarm. SRA veya özel kuvvetler bununla başa çıkamaz. ImmGlu gerekli, ordu gerekli. Ben Loco’ya ve Antr’a…

***

“Hülya, Hülya!”

“…”

“Canım ne oldu?”

“Sinirim bozuldu ya…”

“Ağlama tamam, bunu hep birlikte aşacağız. Lütfen ağlama ben yanındayım bak.”

“Çok kötüyüm Murat”

“Sarıl bana canım. Hatta tamam, ağla biraz. Tamam güzelim. Ağla istersen, rahatlayacaksan. Tamam, şşşş geçecek tamam, geçecek…”

***

Yaşlı adam yatağında ter içinde sayıklıyordu.

“Bu G-3… Yoksul halkımız dişinden tırnağından… Size verdi. Orduda sadece size… Hakkını verin.”

“Gönyeli’yi tutan savaşı kazanır…”

“Gönyeli’yi tutan… kazanır…”

“Gönyeli kazanır…”

“Gönyeli’yi tutan…”

“Nihat! kardeşim…”

“Ben ölürsem subaylar… as.. erlerden kıdemli olanlar…komutayı alır.”

“Gönyeliyi…”

“Nihat!!! Gitme… telsizler… çalışmıyor!”

“Allah utandırmasın! Atla atla atla…”

“Atlaaa!!!”

***

“Ne durumdasın Lolla?”

“321, 322… tam kafadan.”

“Onu sormuyorum yüzbaşı.”

“Şöyle özetleyeyim binbaşı, milyarlarca dormant siperleri zorluyor ve bu şekilde sadece zaman kazanıyoruz. Bio karşıtlardan yardım isteyemiyoruz çünkü sadece bizi öldürürler. Ordu buraya sadece bir tabur gönderdi ve özel kuvvetler de sadece hattı koruyorlar. Ovvv T bir tanesini ikiye böldü. Bu yüzden biraz satirik takılıyorum kısaca binbaşım…”

“Komutanım Lolla, komutanım diyeceksin.”

“Bir süredir bunu söylemek içimden gelmiyor doğrusu. 342 şimdi gerçekten dormantsın orospunun evladı!”

“Askeri mahkemeye mi gitmek istiyorsun?”

“Şu anda ölümle burun buruna olduğum düşünüldüğünde belki bu tehdit bana çok da bir şey ifade etmiyor olabilir, bununla birlikte eğer öyle bir şey olursa fazla fraternize olmak konusunda birilerinin başını yakacağımdan da emin olabilirsiniz komutanım… 356.”

“T mi önde sen mi öndesin?”

“Nereden bilebilirim?”

“Dormantı ikiye böldüğünü gördün ama…”

“Sanatsal değerini değerlendiriyordum sadece. Vooovvvvv bu herif gerçekten iyi. Şimdi de bir tanesini tamamen kaplayıp eritti. Gerçi bu exoskeletonun başarısı. 368.”

“Sen de biyolojik ajanlar kullanıyorsun biliyorsun değil mi?”

“Ne diyebilirim ki? Ben küçük bir kızım sadece. Göz kırpışı ve gülücük. Görmüyorsun diye vokalize ettim.”

“İletişimi kesiyorum.”

Loco, koloninin kapalı kapıları arkasında Teğmen Eryth’in malzeme ve oksijen ikmalini düzenlediği karargahında, istihbarat yüzbaşı Antr’a dönüp; “Gördüğün gibi henüz kırılmaya yakın değiller. Ama bilmiyorum fark ettiniz mi milyarlardan bahsediyorlar. Bize en az bir kolordu gerekli, en az…” dediğinde Antr pek de etkilenmiş görünmemişti.

“Kolordu değil ordular grubu da olsa bu savaşı konvansiyonel yöntemlerle kazanamazsınız” diye cevapladı binbaşıyı. “Rena Gölü’nü buharlaştırmalısınız. Aksi halde sadece üremelerini durduramamakla kalmaz yarın neyle karşılaşacağınızı da bilemezsiniz.”

Loco da, bu cümlelerden etkilenmemişti. “Bunu biliyorum.” dedi ve sordu; “Bize güvenmemenin özel bir sebebi var mı? Sence biz savaş alanında öncelikleri belirleyemiyor muyuz?”

“Pek belirleyebiliyor gibi görünmüyorsunuz” dedi ufak tefek ama parlak bakışlı istihbaratçı.

“Eh” dedi Loco müstehzi bir edayla “Belki istihbarat bize saldırıya uğramamızdan bir döngü önce değil de daha erken bilgilendirme yapmalıydı. Ama şimdi sidik yarıştırmanın zamanı değil. Sorun şu ki Rena Gölü’ne saldırabilmek için dormantların kollarını tutacak bir güce ihtiyacımız var ve bu bir tabur değil.”

“Her ne kadar ben saklayamadığınız şekilde o parlak beyaz üniformalar içindeki devler olarak kendinize fazla güvendiğinize dair rezervlrimi korusam da,” dedi geri çekilmeden Antr “Size yardım etmek isterim. Ama ben mareşal değilim, size bir ordular grubu toplayamam. Ben sadece bir yüzbaşıyım.”

“Kolordu!” diye düzeltti onu Loco “Ve lütfen Korgeneral de değilim demeyin. Sizden kolordunuzu buraya yönlendirmenizi istemiyorum. Sizden bir kolordu buraya konuşlandırılmazsa bu savaşın kaybedileceğini üstlerinize bildirmenizi istiyorum sadece. Yüzbaşı olmanıza rağmen size, siz dememin sebebi de bu.”

“Bana muhtaç olmanız mı? Biraz önce sen dediniz sanki.”

“Hayır, istihbarat ile silahlı kuvvetler arasında direkt bir hiyerarşi olmamasını kastediyorum… Bu sebeple bir kolorduyu buraya gelmeye ikna edebilirsiniz. Ama…”

“Ama?”

“Söylesenize bunu yapmayacaksanız ve benimle açıkça didişecekseniz böyle… Yani diyorum ki sizi bir şekilde kaybetsem istihbarat bunu dormantların yaptığına inanır mı? Ya da arkadaşlarının akıbetini ortaya çıkarana kadar araştırmayı sürdürürler mi?”

Antr güldü “Göz kırpmasanız da şaka yaptığınızı anlardım binbaşı, merak etmeyin. Ama hala göz kırpıyorsunuz?..”

***

“Bence evi yakalım”

“Ya dalga geçme..”

“Yani yalazlayalım demek istiyorum Antman styleaa, total war!.. Ufakken ben parfümle yapardım. Kibriti çakarsın üzerine parfüm sıkarsın alev makinası olur. Konuyla alası yok bir de kolonya yakardım. Alevi görünmez biliyor musun? Sanki çölde serap gibi bir titreme olur görüş alanında. İyi ben evi yakmamışım ya bu arada.”

“Baban kızmıyor muydu?”

“Yalnızken icra ediyordum sanatımı elbette.”

“Zippoyla falan da ondan oynuyorsun değil mi?”

“Sigara içmediğime göre…”

“Sırf artistik bence.”

“Artistik patinaj.”

“Aynen.”

Katarina Witt Türkiye’ye gelmişti ilk buz pateni salonunun açılışı için gösteri yapmaya, hatırlıyo musun?”

“Yok sen nerden hatırlıyorsun?”

“Işıklar kesilmişti salonda… Travmaya bak. Demek ki ben o zamanlar milliyetçiymişim ki üzülmüşüm. Şimdi olsa gülerim.”

“Hadi ya, nereden hatırlıyorsun ya sen bunları şaka maka?”

“Ya tek kanal vardı zaten ne varsa onu izliyorduk işte.”

“Ben evden çalışıyorum tatilde değilim, hadi önüne bak önüne…”

“Aç koy nu nu giricem AÇ AÇ giricem dellenme… Du da ğın dan öpücem ÖP ÖP öpücem söylenmeee”

“Ne seyrediyon lan sen orda?”

“Katarina Witt’i!.. Buzda Dans’a katılıyormuş. Şesuyla çift olacaklarmış.”

“2020’deyiz, 2020’de… Kapat Simge’yi de hemen.”

***

“Asteğmenim, asteğmenim!”

Şevket, Nihat’ın yüzüne bakıyordu… Nihat ona ölümsüz gibi gelirdi oysa. Ya da ölüme gülecek biriymiş gibi… Ama çarpılmış bir yüz ifadesi ile göğe bakıyordu şimdi. Bir gözü yarı kapanmış, çenesi yana kaymıştı. Miğferinin alınlığının tam ortası delinmiş, metal, içeri doğru parçalanarak göçmüştü. Alnında kurumuş kan vardı, elinde ise ikinci dünya savaşından kalan tüm gece çalışmamış telsiz… Duymadı arkasından seslenen TMT mücahidini. Ne zaman ki üzerlerinden bir F-104 gökleri yırtarak geçip gitti o zaman uyandı Şevket. Göğe baktı ve jeti izlemeye koyuldu. Uçak gitti, gitti, gitti, dalışa geçip birkaç kilometre ötede bir yeri alev topuna çevirip tekrar yükseldi. Şevket’in yüzünde bir kas bile oynamadı.

Eğildi, Nihat’ın künyesini kopardı zincirinden. Sonra elini onun sol gömlek cebine soktu. Cep boştu. Bir an mutlu oldu. Bu kadar sıradan ölmesini beklemiyordu Nihat’ın ve o da o kadar sıradan ölmemişti. Sonra birden içinde büyük bir karanlık hissetti. Öfkeli, yanan ama tütmeyen bir öfke… Öyle bir öfke ki, bir bakışla onu aymaya çalışan TMT’li genci kaçıran bir öfke.

Genç TMT’li ayrılınca, Şevket yavaş hareketlerle tüfeğini sırtına astı ve Nihat’ın miğferini çıkardı. Gözlerini arkadaşının alnından kaçırmıştı… Sonra elinden telsizini aldı. Bir elinde delik miğfer bir elinde çalışmayan telsizle Yüzbaşı’ya doğru yürümeye başladı. Ne zaman ki Yüzbaşı’nın karşısına geçti Yüzbaşı söyledi ilk cümleyi;

“Gözlerindeki bakışı beğenmedim Şevket Asteğmenim, böyle bana değil düşmana bakacaksın.”

Şevket bir şey demedi, miğferi kaldırdı “Bu” diye sordu “Ne işe yarar?”

Yüzbaşı gerildi ama cevap vermedi. O dikkatle ve tetikte bir halde Şevket’e bakarken Şevket bu sefer telsizi kaldırdı “Ya bu,” dedi “hadi miğferin işi kurşunu durdurmak değil ama ya bu?” diye bağırdı gittikçe yükselen sesinin son haliyle.

“Kendine gel” dedi yüzbaşı sakin ama soğuk bir sesle karşılığında.

“Milletimiz dişinden tırnağından ayırıp telsiz de alsaymış keşke, değil mi?” diye sordu Şevket bu sefer.

Yüzbaşı kafasını Şevket’ten çevirip “Ahmet Üsteğmenim” diye bağırdığında ne olacağını anlayan Şevket’in sinirleri sonunda boşaldı ve “Seninle konuşuyorum ulan!” diye bağırıp telsizi yüzbaşıya fırlattı.

Telsizin yüzbaşıya çarpması ile birlikte yüzbaşının suratında önce inanmaz bir ifade sonra dişleri sıkılı bir nefret belirdi ve komando ustaca bir hareketle elindeki tüfeğin dipçiğini aşağıdan yukarı bir aparkat hareketi ile Şevket’in çenesine çaktı. Dişleri birbirine geçen Şevket bir an bilincini kaybedip yere düştüğünde de üzerine oturdu. Yakasından iki eliyle tuttuğu Şevket’in gözlerine gözlerini dikerek dişlerinin arasından konuşmaya başladı.

***

“Murat! Murat bi baksana… Ne oldu ya, niye işaret parmağını gösteriyorsun bana? Bişe dicem kocam.”

“Dur! Şimdi değil… ”

***

“Nihat şehit düştü ha…” dedi “Yüz yirmi kişilik taburumda Nihat’ın dışında seksen dokuz şehidimiz daha var. Benim komutam altında toprak altına giren seksen dokuz genç adam! Bunu anlayabiliyor musun parlak çocuk, umurunda mı diğer seksen dokuz can?”

Şevket ise sadece bakışlarıyla karşılık verdi. Nefret dolu bakışları Yüzbaşı’yı daha da çileden çıkardı. Komando, Şevket’in kafasını önce yere vurdu sonra sol eliyle Şevket’in yan çevirdiği yüzünü yere bastırarak sağ eliyle beylik tabancasını çıkardı. Şevket yan yan ama aynı güç ve nefretle ona bakmaya devam ediyordu ki, yüzbaşı hiçbir şekilde şov olmayan samimi bir nefretle silahını Şevket’in şakağına dayayıp bağırdı. “Geberticem ulan seni!”

Ahmet Üsteğmen yetişip iki askerle yüzbaşıyı zar sor Şevket’in üzerinden aldıklarında Şevket hiçbir şey yapmadı. Yüzbaşının bastırarak kafasını çevirttiği yerde Nihat’ın naaşı vardı zira…

***

“Komutanım?..” Kırmızı lateks üniforması içinde Teğmen Eryth her zamanki canlılığını yansıtıyor sayılmazdı.

Loco bunu fark etti “Ne oldu Eryth?” diye sordu.

“Koloninin oksijen alım portlarında sorun var.”

“Lojistik yolunu mu kastediyorsun?”

Eryth gözlerini devirip kafasını sağa sola salladığında eski sevimliliğini biraz kazanır gibi olduysa da söyledikleri pek de iç açıcı değildi. “Hayır” dedi “O zaten başlı başına bir sorun. Ama savunma henüz bizi koruyabiliyor.”

“Öyleyse?” diye sordu Loco sabırsız.

“Koloninin organik çeperleri bazı portları kapattı. Getirdiğimiz oksijenin tamamını almıyor.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Koloni hala açık ama yönetime ulaşamıyoruz. Bir şeyler oluyor komutanım, burada ne olduğu ile ilgilenmeleri gerektiği kadar ilgilenmiyorlar gibi geliyor bana.”

“Eski bir koloni burası, organik dizayn. Sadece sistem hata veriyor olmasın?”

“Hata her zaman olur ama tamir de olur… Yani birileri görevlendirilir. Bazen bunu biz talep ederiz bazen sadece sorun var deriz ve işçiler işini yapar. Bu sefer bir sıkıntı var…”

Loco pek önemsemediği bu sorunu yine de koloni yönetimine açmaya karar vermişti. Ancak bio mailden gelen bir uyarı dikkatini dağıttı.

“Binbaşı Loco, komutanım?..”

“Dinliyorum T.”

“Koloni bataryaları ateş kesti”

Loco bunu nasıl farkedemediğine şaşarak koloni bataryalarına çevirdi gözlerini. Bio toplar o anda toplanıp inaktif pozisyonlarına çekildi ve yuvalarına yerleşti. Gözleri istem dışı olarak Eryth’e kayınca, Eryth’i bio mailine dalmış halde gördü. Eryth uyanırken gözleri o kadar açıldı ki, Loco teğmenin cümlelerini kendisi tamamlayabildi.

“Portlar tamamen kapanmış şimdi depoları kadar oksijenleri var” demişti Eryth ve Loco söz konusu  tamamlayışı şöyle yaptı; “Koloni kapılarını kapattı.” Eryth başını olumlar şekilde sallarken Loco arkasını dönüp kapılara bakma gereği duymadı. Sadece bütün birimlere siperlere çekilme emrini verdi. Bataryalar olmadan yapılabilecek fazla da bir şey yoktu. Eryth ümitsizlik içinde arkasını döndüğünde ama;

“Hey” diye bağırdı, “Nereye?”

Eryth dudaklarını büzüp ellerini açtığında da ona sordu; “Oksijen yanıcıdır değil mi Eryth?”

***

Adam boxer külodu ile koltuğa büzüşmüş korkuyla karşısındaki karanlık bakışlı adama bakıyordu. Dışarıdan sert bakışlardı bunlar, keskin bakışlar… Ama daha yakından bakınca karanlıktı daha ziyade bu bakışlar. Karanlık bakışlı adam ise boxerlı herife değil karşısında külot,  gömlek oturup titreyen ellerle sigara içen kadına bakıyordu. Kadın bir nefes çekti sigarasından yine titreyerek. Ve nefesini verdikten sonra sordu.

“Öldürecek misin beni Şevket?” Kadının gözleri yine sağa sola oynuyordu ama ölgün bir oynayıştı bu. İçinde bir heyecan yoktu.

Şevket cevap vermedi önce, sadece Şenay’a bakıyordu. Neden sonra gözlerini boxerlı adama çevirdi. Adam bir şey diyecek oldu, ona elinin ayasını gösterdi. Sonra da aynı elini burnuna götürerek “şşşş” dedi. Tekrar karısına çevirdi bakışlarını, tam ağzını açacaktı ki Şenay konuşmaya başladı.

“Şu an bile bakışların bir canlının bakışları değil Şevket” dedi kadın. “Sinirli değil, üzgün değil hiçbir anlamı olmayan keskin, karanlık bakışlar. Keşke ölseydin orada.”

Şevket bakmayı sürdürünce de sordu tekrar “Öldürecek misin beni?”

“Öldürmemi mi tercih edersin?”

Bu sefer sessizce bakma sırası kadına geçmişti. Devam etti Şevket;

“Ama öldüğünde gözlerinde hiçbir anlam kalmayacak. Sevildiğinin, umursandığının bir değeri olmayacak. Belki onu öldürmemi istersin bunu hissetmek için.”

Boxerlı adam “Aabbiii” diyebildi titreyen bir sesle.

“Belki de onu öldürürsem acıdan ölürsün… Adın ne senin aslanım?”

“Tarık abi… Yanlış yaptık abi… Affet abim.” Adam sesi üzerindeki tüm kontrolü yitirmişti.

Şevket bakışlarını Tarık’a çevirdi ama bakışlarında yine bir fark yoktu. Ona bakarak ama karısıyla konuştu “Tarık’ımı öldürdün dersin belki. Beni de öldür…”

“Kısa kes” dedi karısı çenesini kaldırarak “İşte ben de ölümün karşısında duruyorum. Soğukkanlı bir katile, beni öldür diyorum. Al! Al işte Kıbrıs gazisi komando… Ha bir orduya karşı ha bir zombiye. Ölüm, ölüm değil mi sonuçta, katil herif.”

Şevket ani bir hareketle başını çevirdi karısından tarafa ve bir an, sadece bir an gözbebekleri oynadı; “Öyle deme Şenay, katil deme.”

“Şevket” Şenay elini uzattı kocasına ama kocası ayağa kalktı. “Yarın akşam geri geleceğim, sen ve Nihat buradan gitmiş olacaksınız. Medenice ayrılacağız.”

“O daha beş yaşında, bir suçu yok onun Şevket” diye inledi Şenay.

Şevket hemen yine karanlıklaşan bakışları ile karısının yüzüne bir süre baktı bu inleme üzerine ve “Yarın gece bu evde tek uyuyacağım” dedi. Çıktı, gitti…

***

“Yapamayacağım sanırım”

“Neyi canım?”

“Yazamayacağım, melankoli beni ele geçiriyor resmen. Günde elli kişi ölürken kimsenin buna ihtiyacı yok. İnsanlar gerçek trajediler yaşıyor.”

“Umudu yazacağını söylemiştin… Ne oldu neden öyle bakıyorsun?”

“Nasıl bakıyorum?”

“Parlak…”

“Tünelin ucunda bir ışık görüyorum sanırım. Onun yansıması.”

“Vaaayytttt lafı kes. Nereye, ayaklandın aniden?..”

“Tuvalete”

“Niye?”

“…”

“Tamam tamam, bi dönsene bana, bir şey sorucam?”

“Çok sıkıştım hemen geliyorum! Dönünce sorarsın.”

***

Loco; Antr, T, Lolla, Eryth ve daha düşük rütbedeki birkaç subayını karşısına oturtmuş, karanlık döngünün dormant sakinliğinde onlara planını anlatıyordu. Zor bir plandı ama uygulanamaz değildi.

“Plan basit değil,” dedi “ama başarılabilir.”

“Başarı oranı ne peki?”

“Bu bize bağlı Lolla. Matematik değil söz konusu olan. Feda ile ilgili bir şey daha çok.”

Lolla, Loco’nun suratına büyük bir ciddiyet ile bakarken devam etti binbaşı; “Üç cephede çarpışacağız. Ve artı bir konsept de işin içine girebilir. Koloni kendini tamamen kapattı, ne oldu bilemiyoruz. Ama içeriye erişimimiz yok.”

“Bir geri çekiliş olamayacak yani” dedi T.

“Bunun bir önemi yok.” diye cevapladı Antr, “Koloniye çekilmenizin bir anlamı olmaz. Rena Gölü’nde yeterli biyolojik materyal var, kısa sürede içeriye sızacak şekilde kendilerini değiştireceklerdir. Mucize eseri onları içeride durdursanız da ki durduramayacaksınız, yerliler işinizi bitirecektir. Ama merak etmeyin bio karşıtlar da bu durumda yerlilerin işini bitirir. Dormantlar da yok olan koloni nedeniyle bir iki döngü içinde yok olacaktır.”

“Teşekkür ederiz” dedi Loco sabırsız bir ifadeyle “Hepimizin zaten bildiği ve dormant öldürürken vicdanımızın sızlamaması için verdiğiniz bu bilgiler gerçekten operasyon için paha biçilmez değerdeydi!..” Sonra T’ye döndü ve devam etti.

“Koloniyi açacağız. Ve bunu sen yapacaksın. Koloni sistemle bağlantı içinde. Dormantlar necromorphtur biliyorsunuz. Bu, sistem için de geçerli. Koloninin oksijeni tükendiğinde sistem kendi sınırlarını geri almak isteyecektir ve koloninin de çok fazla oksijeni kalmadı. Bu koloni yapısının tohumlandığı bölgelerin zayıflaması demek. En yakın tohumlama bölgesi üç klik ötede. Oraya bir karanlık döngü operasyonu ile girerseniz koloniye de girebilirsiniz. Ve bu işi başarabilecek tek güç; sen ve özel kuvvetler, T.”

“Emredin efendim. Ne zaman isterseniz içeri girer ve o yönetimi yola getiririz.”

“Biliyorum T ve sana her zaman gözü kapalı güvenirim. Lolla!”

“Efendim Loco?”

“Kaç oldu?”

“12.457”

“Böyle bir nişancıyı siperlerden uzak tutamam. Ama SRA’yı örgütle. Rena Gölü’nü siz buharlaştıracaksınız.”

“Peki ama, gerekli biyokimyasal ajan stoğu koloni içinde.”

“Burada Eryth devreye girecek. Eryth ve müfrezesi, oksijen ile SRA’ya yardım edecek. O göl onların can damarı, bu yüzden yok edilmeli ve bunu koloniye girmekle eş zamanlı yapmak zorundayız. Sonrasında değil…”

“Anlaşıldı. T ile aynı döngüde mi?”

“Evet bir sonraki karanlık döngüde.”

Antr bu briefingin hızına yetiştiğini makul ama yine de şov içeren bir şekilde gösterdi “Söz vermiyorum Binbaşı,” dedi “ama o kolorduyu buraya getirmek için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Loco Yüzbaşı Antr’a baş selamı verdikten sonra “Dağılın” dedi. “Operasyon detaylarını bu döngü bitmeden sizlere ulaştıracağım ve bu sırada gözünüzü dört açın.”

Herkes çıkarken de ilgisiz bir tavırla ve alelade bir şekilde seslendi “Lolla!”

“Evet?”

“SRA için bir iki noktayı açıklığa kavuşturalım, sen kal.”

“Emredersiniz.” dedi Lolla, o da alelade bir şekilde ve ilgisiz bir tavırla.

***

“Biz eşek yüküyle dershane parası verelim Nihat Bey televizyonda çizgi film seyretsin. Anadolu Lisesi sınavında çizgi film soracaklar çünkü… Değil mi?”

“…”

“Niye bakıyorsun öyle suratıma?”

“Bu çizgi film ders.”

“Ne dersiymiş pardon?”

“Vücut, sağlık.”

“Saçmalama, kapat televizyonu otur ders çalış. Canımı sıkma benim.”

“Bu çizgi film vücudumuzu anlatıyor ama.”

“Bu mu?”

“Evet.”

“Kim bu coplu beyaz adamlar?”

“Göğsünde yıldız olanlar mı?”

“Evet”

“Akyuvarlar, mikroplarla savaşıyorlar.”

“Niye gülüyorlar peki savaşırken?”

“Efendim?”

“Kapat televizyonu…”

“Ama…”

“Kapat dedim.”

“Dershane parasını o Tülay’a yedirmek istiyorsun değil mi?”

“Ne dedin sen? Annen mi öğretiyor bu lafları sana? Ben de öğreteyim mi sana annenle ilgili bir şeyler? Bakma öyle gözlerime! Bi koyarım sana, duvardan çıkarsın, on yaşında sıçırtma seni.”

“Ne öğreticen annemle ilgili?”

“Bak kabarma bana Nihat… Seni bir daha uyarmayacağım! Ve evet evleniyorum Tülay’la. Onu söyle annene. Madem o kadar merak ediyor, merakta kalmasın.”

“Bi daha gelmicem sana hafta sonu!”

“Gelmezsen gelme lan…”

***

Gaugamela Savaşı mı yoksa Friedland Savaşı mı?”

“Ne?”

“Şöyle ki; birinde ordunun ana unsuru savunmadayken düşmanın beynine hücum eden küçük bir grup var. Diğerinde ise arkası ve etrafı nehirlerle kaplı düşman ordusunu kendinle geçemeyecekleri bu su arasına sıkıştırıyorsun.”

“İkisi de farklı durumlar için geçerli değil mi?”

“Bravo… Ama burada her ikisi de mümkün.”

“Daha efektif olanı daha iyi. Tek darbe ile tüm bir orduyu yenmek. Gagamela mıydı?”

“İskender, İskender… öbürü de boş adam değil gerçi o da Napolyon.”

“İskender o zaman.”

“Ben de öyle yazıyorum.”

“Niye soruyorsun madem yazdın zaten?”

“Öncelikle doğru kişiyle mi evlendim diye merak ettim. Sonralıkla –bak bunu ben uydurdum- senin taktik zekana güveniyorum. Sağlamak istedim.”

“Aşk olsun kocam ya ne merakı bu?”

“Corona Günlerinde Aşk. Ve aşk; kendi dinamiklerine sahiptir. Türk filmlerindeki gibi bir tesadüf, olmayacak bir şey ya da ölüm, hastalık vs. ile hareket bulmak zorunda değil. Aşk ve ilişki başlı başına bir konudur. Bir kuvvetlendiriciye gerek yok. Ama ben şahsen aşkta ortak bir macerayı yaşamanın çok keyifli olduğunu düşünüyorum.”

“Corona Günlerinde Aşk gibi.”

“Exactly darlin…”

“Bir ukalalık da ben yapim mi?”

“Yap”

“Definitely demen lazım. Exactly sayısal kesinlikler için kullanılır.”

“Dedi, istatistik canavarı… Peki şuna ne dersin? Alas, so much death… and for what?.. Ne dersin buna?”

“Söz sanatı derim ölenleri yüceltmek için, so many olması gerek normalde.”

“Exactly!..”

***

“Bir şey içer misin?”

“Aminoasit iyi olur.”

“Bıkmadın mı şundan Lolla?”

“Bu sistemin bize sunduğu bu…”

Loco, aminoasiti bardağa doldururken manalı bir şekilde gülümsedi. “Sistem sistem sistem. Herşeyi bu sistemle uyumlu yapmak zorunda mıydık? Belki sadece birkaç prefabrik yapı ya da plazma topları kullanmalıydık.”

“Sistem buna izin vermiyor. Başka bazı sistemler de genetik altyapıyla uyumlu değil. Yapılabilecek  bir şey yok.” Lolla ellerini iki yana açtı.

Loco bardağı Lolla’ya verip kızın yanına oturdu. Bir süre gözlerine baktıktan sonra da beline sarıldı. Dudakları buluştuğunda hissettikleri ve dışarı yansıttıkları duygu, tutkudan çok huzur ve dahası yorgunluktu. Birbirlerinden ayrıldıklarında Loco sevgilisinin gözlerine dikti gözlerini ve sorar gözlerini kelimelere döktü;

“Aşkım?”

“Efendim canım?”

“Sen makyaj mı yapıyorsun?”

“Nasıl yani, neden?”

“Kirpiklerini beyaza mı boyuyorsun, yok gibi görünüyorlar. Zayıf, incelmiş.” Sonra cazip bir gülüşle devam etti  “Çok bir seksapelleri olduğu söylenemez bu haldeyken ama bir duruluk var, bir tazelik…”

Lolla da gülümsedi ama bu daha çok zoraki bir gülümsemeydi. “Toz topraktandır,” dedi “harekat merkezinden daha zor bir yerde olduğum kesin.” Sonra da bardağı kafasına dikti.

Loco bozulmadı, sayısız savaş görmüştü. “Yarın beraber savaşacağız” dedi.

“Neden bu kadar rahatsın?” diye sordu Lolla, sessizce ama tıslayan bir öfkeyle. “Bir sonraki karanlık döngünün sabahına yok edilebiliriz. Korkmuyor musun?”

“Ölüm fikrine alışılabilir mi?” diye sordu Loco ciddi bir ses tonu ama sevecen bir gülümseme ile.

“Bilmem.” diye cevapladı Lolla merak eder gözlerle.

“Şöyle düşün,”  loco burada narin bir hareketle kızın saçlarını kulaklarının arkasına attı. “bir tür uyuşturucu etkisinde ölmek ister miydin?”

“…”

“Beni seviyor musun Lolla?”

“Bu nasıl bir soru Loco?” kız da bunu söylerken adamın çenesini avucunun içine aldı.

“Peki benim ölümümün senin hayatında kaç döngülük bir etkisi olur?” Loco bu ele çenesini yavaş yavaş sürerken sordu bu soruyu.

“Saçmalıyorsun aşkım”

“Çok kısa bir süre yaşama sevincini eksilteceğini ümit ediyorum.”

“Senin ölümünü görüp ölmemi bekleme benden”

“Ama olacak olan bu. En kötü senaryoda benim üzerimden geçmeden sana ulaşamayacaklar.”

“Bunu tartışacak bile değilim. Ölürsek bu beraber olacak.”

“Senin ölümünü görmeye dayanamam aşkım. Lolla. İsmini söylerken bile içim bir tuhaf oluyor.” Loco sevgilisinin boş elini iki elinin içine alıp öpmeye başladı.

“Belki öldükten sonra yine birleşiriz” dedi Lolla

“Elbette” dedi Loco. “Siperlerde ateist olmaz derler değil mi?”

Lolla acıyla gülümsedi ve “Evet öyle derler,” dedi “ama inanç bir sigorta poliçesi de değildir, öyle değil mi?”

Loco dinleyen gözlerini Lolla’nın gözlerine dikince Lolla devam etti. “Yani sistemi düşün, daha büyük sistemleri ve daha küçük sistemleri. Her sistem daha büyüğünü oluşturuyor ve her sistem daha küçük sistemlerden oluşuyor. Bu…”

“Sonsuza gidiyor.”

“Evet. Ve bu tüm her şeyi yeniliyor. Her an.”

“Yaratılış…”

“…Bir kapı gibi yani, her an bir şeyler içeri giriyor. Yokla var arasında her an hareketli ve kapanmayan bir kapı.”

Loco gülümsedi “Beni ikna ettin.”

“Bu kadar çabuk mu?” Lolla da gülümsedi

“Sen ne dersen inanırım. Ayrıca…”

“Evet?”

“Son döngünün başında seni sniper yuvasında gördüm. Exoskeleton yerine şort ve dizlerine kadar bir tozluk giyiyordun.”

“Mmmm, tozluğun ayak kısmında topuklar ve parmak uçları da kesilmiş miydi?”

“Bilmiyorum onu görmedim.”

“Görmek ister misin?”

“Yani… Özellikle değil.”

Lolla yine de exoskeletonu çıkarttı ve Loco’nun tarif ettiği kıyafetiyle binbaşıya döndü. Ayaklarını Loco’ya uzatıp ayak parmaklarını oynatarak “Yakından bakmak ister misin?” diye sordu şuh bir tavırla ve alaycı gözlerle.

Loco ilgilenmez görünerek –her ne kadar konuşurken ciğerlerinden hava üfürmemek için diyaframını kassa da- “Hıımmm,” dedi, “gerçekten ilginç. Ama neden?”

Lolla tüm kontrolü le geçirmenin rahatlığıyla “ Zeminden güç alıyorum” diye cevapladı onu. “Necromorph da değilim aslına bakarsan ama yere çıplak ayaklarımla bastığımda içimde çok büyük bir güç hissediyorum.”

Loco birden kafasını Lolla’dan çevirerek gülmeye başladı. “Ayakların yerden kesildiğinde durum değişiyor anlaşılan” dedi akabinde. Lolla o an bir erkekle konuştuğunun farkına vardı ve başını inanmaz bir hayreti taklit eder şekilde ama aslında eğlenceli bir rolle sağa sola salladı. Sonunda da başka taraflara bakıp fantezilerine gülen Loco’nun kafasına çaaat diye bir tokat indirdi.

Sarsılan Loco “Heeey!..” dedi bu sefer kendisi sinirlenmiş bir adamı taklit ederek ama kafasını Lolla’dan yana çevirmeden “Yavaş, yüzbaşı… Ben Binbaşı –bunu vurguyla söyledi- Loco’yum.”

“Aaa öyle mi?” dedi Lolla dudaklarını Loco’nun kulaklarına yaklaştırırken. Ve fısıldayarak bitirdi sözlerini; “Ben ise senin Komando Binbaşı W.R.Leukocyte olduğunu sanıyordum…”

Bu seferki dudak kavuşmasında huzur ve yorgunluk yoktu. Safi tutkuydu hissedilen ve dışarıya yansıyan. Yarın yokmuş gibi bir tutku…

***

Şevket ellerini başının arasına almış sarsılarak gülüyordu. “Ben,” dedi “neden sürekli bunu yaşıyorum?”

“Aklından ilki çıkmadığı için” diye bağırdı Tülay ona. “Yok savaş gazisiyim, yok aldatıldım. Bana ne, bana ne? Kırk yaşındayken ben, bir ölüyle evli olmak zorunda mıyım? Neden gülüyorsun? Bağırsana, kızsana, ağlasana be adam. Başına daha kötü ne gelebilir? Bir an olsun gözünde bir ışık görsem de keşke… Sonra bana ne yaparsan yapsan…”

“Neden benden ayrılmak yerine beni aldattığınızı anlıyorum” dedi Şevket sakince. “Ama bir yandan da içinde bulunduğum durumun absürdlüğü beni güldürüyor. Ben iyi kötü yeni bir milenyuma gireceğiz diye The Marmara’nın roofundan rezervasyon yaptırıyorum. Eve bunu haber vermeye geliyorum. Bir bakıyorum ki… Delirir misin, güler misin, acır mısın?””

Sabahlığından çıplak göğüsleri ve bacakları taşan kadın öyle bir bağırdı ki Şevket’in bile bir an yerinden zıpladı; “KESSS! Kes… Sen kendine acı zombi. Şu durumuna acı. Ne var yani genç, hayat dolu bir erkekle kadınlığımı hissettiysem?”

“Daha yirmi yaşında o.”

“Olabilir. Ama bana kadın gibi hissettirdi sonuçta.”

“Neden bana yalan söylüyorsun? Yirmi yaşında olan ben değilim Tülay, bunu yutmam. Sen de, o da benden intikam almak için yaptınız bunu. Sen umurumda bile değilsin. Dolayısıyla kendini suçlamana gerek yok. Tabi benden daha önce ayrılmanı veya hadi hadi bunu bir başkasıyla yapmanı dilerdim. Ama hakkım helal olsun sana.”

“Benim olmasın” diyerek ayağa fırladı kadın. “Ve yaralanmamış gibi de yapma. Gözlerin ölü olabilir. O keskin bakışların altında bir ceset de olabilir. Ama ben seni aldattım diye yıkılmayacaksın. Ne olduğunu sözlere dökmek istemiyorum. Ama yıktım seni. Ben yeni bir hayata başlayacağım. Sen ise bugün hayatını tamamen kaybettin.” Sonra da arkasını döndü ve hışımla yatak odasına seğirtti. Tam odadan çıkacaktı ki tekrar Şevket’e döndü ve çığlık atarak defalarca tekrarladı;

“Ben stepne değildim, Ben stepne değildim, Ben stepne değildim, Ben stepne değildim, Ben stepne değildim, BEN STEPNE DEĞİLDİM, BEN STEPNE DEĞİLDİİİİİİİİİİİM!..”

Kadın, Şevket yerinden kalkıp onun yanından geçerek sokak kapısına yöneldiğinde de onun yüzüne tırnaklarını geçirip, saçlarını yolmaya başladı. Şevket zar zor kurtardı kendisini ve kendisini kapıdan dışarı attı. Merdivenlerden aşağıya, “yeni eski” karısının küfürlerini tüm apartmanla birlikte duyarak indi ve apartman kapısının önünde durdu. Kapının korkuluklarını tutarak bir süre yere iki büklüm yere baktıktan sonra da dizlerinin üzerine çöktü. Kafası apartman kapısında orada ne kadar kaldığını bilemedi. Neden sonra biri onu görür de Tülay’a yetiştirir korkusuyla ayağa kalktı ve kapıyı son derece sessizce açarak dışarı çıktı. Gerisi sanki Kıbrıs Gazilerinin tören yürüyüşü gibiydi. Dik, vakur ve seri adımlarla çıktı mahalleden.

Şevket, sela ile uyandığında vücudunda bu hatıradaki güçten eser kalmadığını fark etti. Nefes alamıyordu ve hiçbir şey yapmaya takati yoktu. Ama sela onu rahatlattı. “Sen kazandın Tülay,” dedi kendi kendine “Haklıydın da, ama bitiyor işte sonunda. Çok da büyük bir kayıp değil dünya için. Ben olmuşum corona virüsü zaten…”

***

Loco, bio mail ile üçüncü seferdir de SRA takımına ulaşamayınca artık ümidini yitirmişti. Bir şekilde kendisi de savaşa dahil olmuş ve birliği ile dormantları tutmayı başarmışlardı. Gece de sorun çıkmadan özel kuvvetler ile SRA’yı sırasıyla tohum bölgesi ve Rena Gölü’ne gönderebilmişlerdi de aslında. Ama şimdi onlara ulaşamıyordu. Antr’dan da haber yoktu. Rena Gölü’nden ümidini kesmişti. Aklına “İyi ki Lolla’yı göndermedim” düşüncesi gelince kendinden nefret etti ve iğrenmiş bir suratla silkindi. “Şimdi,” dedi “koloninin içine girmeyi deneyelim. Eğer T başarabildiyse son savunmamızı orada yapabiliriz. Ayrıca Antr kolorduyu ikna ederse küçük de olsa konvansiyonel bir zafer söz konusu olabilir.”

Bu düşüncelerle T’ye ulaşmaya çalışacaktı ki T ve altı adamının dormantaların yanından hızla siperlere doğru koştuğunu gördü. Bir manga özel kuvvetten geriye altı adamın dönmesi birkaç şekilde yorumlanabilirdi. Beşi koloniyi ele geçiriyor olabilirdi mesela. Ama diğer altısı neden geri dönüyordu? Daha önemlisi dormantların arasından saldırıya uğramadan nasıl geri dönüyordu? Ortada yanlış bir şey vardı… Loco elini kaldırıp “T” diye bağırdı.  Ama “Bu…raya” diyemeden T’nin bir ImmGlu askerini parçaladığını gördü. Sonrası çok hızlı gelişti. T ve altı askeri cepheyi yararak ilerlemeye başladılar. Loco, bio maille Lolla’ya ulaştı ve üzüntüden çökmüş bir suratla “T ve adamlarını vur” dedi. Ama Lolla’dan cevap gelmedi. Savaşın ateşine yorduğu bu durumu fazla mesele etmemeye karar verdi Loco. Sonuçta Lolla sniper yuvasındaydı ve eninde sonunda olanı biteni görecek yardım edecekti.

Silahını kuşandı, exoskleton tuzağını aktive etti ve yanına on komando alarak T’nin üzerine yürüdü.

Dört komandoyla geri döndüğünde içi rahattı. T’nin gözlerinde gördüğü dehşet ve açlık onun zaten öldüğünü kabullenmesini kolaylaştırmıştı. Yasını tutacaktı elbette ama şimdi yapması gereken başka bir şey vardı. Koloniye girememişler ve Rena Gölü’nü buharlaştıramamışlardı. Antr’ın da geleceği yoktu. Lolla’yla ölmek en iyisiydi. Birliklerine bir emir vermedi. Sniper siperine tırmandı. Yerde ateş ederken gördüğü Lolla için; “Exoskeletonun içindeydi demek ki,” diye düşündü “ne durumda olduğumuzu henüz bilmiyor. Belki ona hiç söylememeliyim.”

Bu kararına uygun olarak tekrar aşağı inmek için hamle yaptı ama o an, hem kendisinin yalnız ölmek istemediğini, hem de aşkının zeminle bir şekilde ölmek isteyeceğini düşünerek durdu ve yerde bir kamuflajın altında ateş edip duran lolla’nın exoskeletonunun alt kısmını çıkarmaya başladı. Sniper birden arkasını döndü ve “Binbaşım! Komutanım, ne yapıyorsunuz?” diye sordu.

“Lolla nerede?” diye bağırdı Loco cevap olarak ve aklı neredeyse bomboş bir vaziyette.

“Rena Gölü’nde, emrettiğiniz gibi SRA timinin başında…” diye son derece sakin cevapladı sniper onu.

Loco, bir an içgüdüsel olarak bulunduğu yüksek yerden Rena Gölü’ne baktı. Öyle bir hayal kırıklığı ve panik içinde baktı ki, ilk bakışı göğe kaydı, bakışını odaklayıp göle kaydırması tamı tamına bir saniyesini aldı. T’yi çıldırtan mutasyonun kaynağı Lolla’yı da yutmuştu.

“Ateşe devam et asker” dedi yerdeki snipera hiçbir şey olmamış gibi. Ve sakince aşağı inerek siperlerdeki askerlerinin yanına seğirtti.

***

Kapının çalınması ile tekrar uyandı Şevket. Kapının zili ısrarla çalıyordu, Şevket’in ise kalkacak gücünün olmamasının yanı sıra buna dair bir isteği de yoktu. Hatta zilin her yeniden çalışı beyninde daha yüksek yankılanıyor, onu daha da fazla rahatsız ediyordu. Sonunda o kadar öfkelendi ki buna kendisi de şaşırır halde, yüklendiği adrenalinin gücüyle ayağa kalktı ve iki büklüm de olsa sokak kapısına ulaşarak kapıyı açtı.

“Ne var zar zar zar…” diye bağırabildiğince de bağırdı.

Karşısında üç adam vardı. Üçü de bembeyaz kıyafetler içinde maskeli, eldivenli ve gözlüklüydü. Şevket sert bakışlarını üçünün de gözlerinde dolaştırdı, ortadakinin su yeşili gözlerinde biraz durdu, tam küfür edecekti ki öksürdü. O öksürünce ortadaki adam ani bir hareketle onu yakaladı tekrar yattığı yere götürdü.

Şevket’le adam bir süre bakıştıktan sonra diğer adamlardan biri Şevket’in ateşini ölçtü.

“Hocam,” dedi adamlardan biri “39,6 derece… Yanıyor.”

Başlarındaki adam “Amca seni şimdi hastaneye götüreceğiz sakın endişelenme tamam mı?” dediğinde;

Şevket zor duyulan bir sesle “Baba!” dedi. Adamın gözleri buğulandığında, Şevket elini adamın yanağına koydu, “Babanım ben senin.” dedi. “O gün de babandım, bugün de babanım.”

Adam artık dayamadı ve babasının eli kendi yanağında olmak üzere onun üzerine yattı. Artık sarsılarak ağlıyordu. “Affet beni baba” dedi “Senden intikam almak istedim. Beni, annemi bıraktığın için yaptım. Affet beni…”

“Biliyorum” dedi Şevket, oğlunun saçlarını koruyucu giysisinin üzerinden okşarken. “Biliyorum yavrum. Sen beni affet asıl, sen…”

***

Loco siperlerin tek tek düşüşünü izlerken huzursuz ve bitkindi ama başka bir şey hissettiği de söylenemezdi. Bir an önce olsun da bitsin diyerek bio kimyasal tüfeğini ateşliyordu. Bir, iki, üç, dört… Sayının bir önemiş yoktu. O sırada gözüne bir dormant takıldı. Diğer dormantlar siperin tam Loco’nun önündeki kısmını çökertirken o, yalpalayan adımları ve yokuş aşağı salınanlardakine benzer bir vücut hareketi ile kendisine doğru geliyordu. Loco önce dormantı tuzaklamayı düşündü sonra vazgeçti, bitsin artık dedi. Neden sonra gemiyi son terk edenin kendisi olması gerektiğini düşündü bir subay olarak ve silahını dormanta çevirdi. Beyinsiz yaratık hala geliyordu, Loco tetiği çekti ve dormant patlayarak paramparça oldu.

Loco silahını gözüne yaklaştırıp baktı önce, sonra karşıya baktı ve yüzlerce belki binlerce dormantın seri olarak patladığını gördü. Arkasını döndü ve koloni duvarlarından ateş eden bataryaları seyretti bir süre aynı boş gözlerle. Sonra gülümsedi. Boş ve geç kalmış bir çabaydı ama yine de kahramanca bir savaş verdiklerini düşündü.

Ne zaman ki bir ImmGlu eri “Ordu, ordu!” diye bağırdı o zaman gözlerini göğe çevirdi. Yüzlerce taşıyıcı on binlerce ImmGlu piyadesini zemine saçıyorlardı. Dormantlar, işte şimdi belki yenilebilirlerdi.

“Lolla!” dedi istem dışı olarak ve siperde kendisi ile birlikte kalan bir bölük kadar askere bağırdı; “Bana doğru, bana doğru… Toplan!”

Askerler toplanınca da emrini verdi. “Rena Gölü’ne”

Momentum değişmişti. Loco bunu hissedebiliyordu. Kolordu ve koloni bataryaları, dormantları durdurmuştu. Gölü buharlaştırabilirlerse bu savaşı kazanabilirlerdi artık. Ve Lolla… Lolla orada olabilirdi hala yaşıyor olabilirdi… Tek yapması gereken savunmayı takviye kolorduya devredip koloni bataryalarının koruması altında Rena gölüne ulaşmaktı.  

Bunu yaptı da. Dormantlar bataryaların koruma ateşinden büyük oranda kurtulamıyorlar ve kurtulanlar da Loco’nun göle doğru bastıran bölüğü tarafından yok ediliyordu.

Loco göldeki sekiz detanotör sitesinin yedisinde Eryth’in timinin hazırladıklarını bulmuştu. Ama tek bulduğu bu değildi… yedi işitenin tamamında da Eryth’in timinin lojistikleri ve onların SRA korumaları artık yaşamıyorlardı. Ama dormantlar hiçbir şey anlamadıkları için sadece onları öldürmekle yetinmişlerdi. Bir başka deyişle; SRA timleri, lojistiklere yapmaları gereken işi yapacakları zamanı tanımayı başarmıştı.

Sekizinci sitede loco’nun yerde cansız yatan Eryth’i görünce hissettiği üzüntü yine yarı çıplak canlı ayakları ile zemine basan Lolla’yı görünce utançla karışık bir sevince bırakmıştı yerini. Kızın her tarafı pislik ve bio artık içindeydi ama bunlar genelde ona ait değildi. Evet yaralıydı ama hala operasyonel durumdaydı. Loco’yu görünce kendini sırt üstü yere bıraktı ve “Eryth öldü” dedi.

“T de öyle” dedi Loco. “Ama göl hazır.”

Lolla’nın hiçbir şeyden haberi yoktu; “Buradan çıkamayız Loco etrafımız dormant kaynıyor…” dedi, “Loco ne yapıyorsun? Bırak beni… Bunu tehlikeye atamam gölü buharlaştırırken burada olmalıyım. Emin olmalıyım.”

“Bu yüzden mi emrime itaatsizlik ettin? Sadece sen mi başarabilirdin bu görevi?”

“Diğerleri başaramadılar değil mi?”

Lolla bunları söylerken, Loco güven veren bakışları ile onu sakinleştirip kucağına aldı. “Kendileri için değil ama bizim için başardılar” dedi.

Lolla, bir White Round class asker için küçük sayılabilecek gövdesi ve çıplak kirli ayakları ile Loco için kurtarılacak prenses gibi görünse de bu SRA, bir karanlık ve yarım aydınlık döngü boyunca on binlerce dormantla savaşmıştı. Ama savaşçı kız bu kez Loco’ya itiraz etmedi. Bu çok az çiftin arasında kurabildiği bir bağdı. Ve taktiksel olarak şu anda çok az şey bilen Lolla, Loco’ya güvenmek için Loco’dan daha iyi bildiği bir sebebe de dayanıyordu. Bu gölün aynısı onun içinde de vardı…

Dışarı çıktıklarında Lolla, Loco’nun bölüğünü ve etraflarına ölüm kusan koloni bataryalarını gördü. Bölük, siperlere geri dönmeyi zor da olsa başardığında; Loco, Lolla’ya buharlaştırma detonatörünü uzattı. Lolla kin dolu bir suratla ve bir an bile düşünmeden sinyali verdi. Göl zincirleme tepkime ile yanarak yok olurken dormantlar önce yavaşladılar ve sonra da durma noktasına geldiler. Akabinde bir katliam yaşandı. Bu kadar çok sayıda yaratığın bu kadar kısa sürede yok edilmesi şaşılacak bir şeydi.

Koloninin kalanını ele geçirmek için gelen yerliler, bio karşıt bombardımanında yok edilirken; koloni içinde tören sırasına giren bir kolordu kadar asker, koloniye bağlanan yeni oksijenin ferahlığı altında, düşen dostları için anma töreni düzenliyorlardı. Kayıplardan Teğmen R.R.Erythrocyte’in adı okunduğunda yaralı olmasına rağmen esas duruşunu bozmayan Lolla’nın gözünden bir damla yaş süzüldü. Lolla’nın yaraları geçecekti ve Eryth’i daima hatırlayacaktı. Bu güvenin ferahlattığı yüreği ile sert bir selam çaktı. İleriye bakan gözleri yeni hayatının ilk anlarını da selamlamış oldu böylece…

***

“Ekrana bakıp ne yazıyorsun sen?”

“…”

“Murat?”

“…”

“Niye ayakta duruyorsun, cevap versene? Selam mı verdin sen?..”

“Altyazıyı görmedin mi? Sesini açsana.”

“Ne?”

“Sesini aç televizyonun ve gülme.”

“Mücadele ettiği Corona virüse yakalanan ve tedavi görmekte olan, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Dahiliye Profesörü Cemil Taşçıoğlu hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden Prof. Cemil Taşçıoğlu, bugün İstanbul’da son yolculuğuna uğurlandı. Profesör Taşçıoğlu için Çapa Tıp Fakültesinde ve yurdun çeşitli hastanelerinde saygı duruşunda bulunuldu.”

***

Şevket kendisini sadece “Şevket” hissediyordu. Tarihçesiz, titrsiz… Kolundaki iki sağlık görevlisi ile ellerinde eldiven, yüzünde maske ile iki büklüm yürüyordu şimdi.

Şevket, bu halde tam kapıya doğru adımını atıyordu ki, boy aynasında kendini gördü. Durdu. Adamların elinden kurtuldu ve aynanın tam karşısına geçti. Arkasında oğlunun nemli gözlerini görüyordu. Onun gözlerine bakarken kendi gözlerini gördü bir an… En son kırk beş yıl önce gördüğü bir bakış vardı gözlerinde. Gülümsedi, dikeldi, hala geniş olan omuzlarını açtı, ellerini arkasında birleştirdi ve çenesini kaldırıp gördüğü manzaraya daha bir dikkatle baktı.

Yeni yaşamına başlayan eski gözlerinde parlayan hayat, kelimelerle anlatılabilecek gibi değildi

– Son –

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Tefrika Öykü: Bu Yangın Hepimizi Yakar – 5.Bölüm ve Final

V Döneceğim gün kendimi tuhaf bir çıkmazın içinde hissediyorum. Yarım kalan bir şeyler yiyip bitiriyor yüreğimi. Zihnimde düşünceler birbirine saldırıyor. » Devamını Oku...

İnteraktif Hikaye: Üç Geek-2 Final

Pazar sabahı, cumartesi sabahı nasıl başladıysa aynı şekilde başladı. Fark şuydu ki, Tolga biraz bozuktu. Ne jedi numaraları yaptı ne » Devamını Oku...

Araf (8.Bölüm ve Final)

Emrindeki iki yaratığa yaptıklarını gördükten sonra Rivani’nin ve Misa’nın katilini bulduğuna emindi. İntikam hissinin verdiği kuvvetle yürümeye devam etti. Masadaki » Devamını Oku...

Kasvet Ulu’dan Bir Öykü: Arayış

Saat yarımı geçiyor. Sarhoşlarla hayat kadınları el ele tutuşuyor, gece bütün ağırlığıyla çöküyor birden; suskun, durgun, yorgun. Ay bulutların arasına » Devamını Oku...

Araf (7.Bölüm)

Gece ilerledi. Rams bulunduğu yerden Araf’ın uğursuz yaratıklarını ve bu dünyanın ruhu kararmış insanlarını izledi. Telaşlanmaya başlamıştı. Agrap’ın söylediklerini düşündü. » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir