Yeni Bir Deneme; Birinci Dünya Savaşı Sonrası Almanya ve Almanya’da İki Türk Sanatçı

Bunu Paylaşın

Merhaba sevgili takipçilerimiz. Bir önceki makalemizde J.R.R. Tolkien özelinde Viktoryan İngiltere ve sonrasındaki sosyo-kültürel değişime değinmiş bu sırada da Almanya’dan bahsetmiştik. Bugün özellikle iki büyük Türk sanatçı; ressam Fikret Mualla ve yazar Sabahattin Ali‘nin izlerinde dönem Almanya’sına bir göz atacağız.

Öncelikle Almanya’dan kısaca bahsedeceğiz. Böylelikle sanatçılarımızın eserlerindeki Almanya’yı daha iyi anlayabileceğiz kanaatindeyim. Elbette bu bir ders değil ve seviyesi de popüler tarih düzeyinde olacak ayrıca Almanya’yı bilmek gibi bir zorunluluğumuz da yok. Ancak öğrenmenin ve farklı açılardan parçaları birleştirmenin keyfine varmak açısından bu başlangıçla iyi bir çerçeveye sahip olacağımızı da düşünmüyor değilim.

Konuyla ilgili olarak söylememiz gereken ilk şey sanırım şu; Almanya, Avrupa’dır… Bu iddialı tanımlamanın arkasındaki tarihi altyapıyı çok kısaca özetlememiz gerekiyor. Almanlar daha doğrusu Germen kabileleri, Franklarla birlikte Avrupa coğrafyasının kuzey ve batısının başat toplumudur. Almanca’nın Norsk ve Sakson köklerini irdelediğimizde İskandinavya’dan, İngiltere’ye kadar önemli bir coğrafyada Alman etkisini görebiliriz. En basit bir örnek olarak Anglo-sakson İngiltere ve Almanya’nın Saksonya eyaletinin isimlerinin bile aynı olduğunu gösterebiliriz sanıyorum.

Germen kavimleri yine esas olarak Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkan ve onun devamını temsil eden kavimlerdir. Elbette, Merovenj ve Karolenj’ler dolayısıyla Franklar da unutulmamalıdır. Ancak Kutsal Roma Germen İmparatorluğu özelinde kimin Roma’nın devamı olmak konusunda kendisini yetkin gördüğünü de açıklıkla görebiliriz. Bir blok olarak bu imparatorluk, Avrupa’nın ortasındaki denge noktasıdır.

İmparatorluk, yükseliş ve düşüşlerle hayatına 1618-1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşları‘na kadar devam etmiş ancak özellikle komşusu Fransa’nın kurt politikacısı Kardinal Richelieu’nun ustaca politikaları sonucunda bu savaştan sonra dağılmıştır. Otuz yıl Savaşları akademik bir konudur ve analizi bize düşmez. Ancak mezhep savaşları olarak başlayıp Avrupa ulus devletlerine ön vermesi açısından girift ve önemli bir konudur. Bu savaş ve sonucunda Alman’yanın nüfusunun yarı yarıya düştüğü ve siyasi otoritenin dağıldığı düşünüldüğünde, Almanya ve Fransa arasındaki çok ciddi rekabetin tohumlarının burada atıldığını da söyleyebiliriz. Ancak bu, şu an konumuz değil.

Süvariler, Pike&Shot/Kargı&Tüfek birliklerine karşı. 17.yy’dan bilindik bir savaş taktiği…

Bu tarihten sonra Avusturya İmparatorluğu’nun temel temsilcisi olduğu Alman halkları, merkezi bir otorite altında olmasalar bile küçük prenslikler yönetiminde varlıklarını sürdürdüler. 1745’de Büyük Frederick‘in Avusturya’yı yenerek Silezya’yı ele geçirmesi Alman tarihinde yeni bir dönemi başlattı. Prusya Dönemi.

Bu dönem, modern Almanya’yı temellerinden etkileyen bir dönemdir. Toprak sahibi militarist Junker’ler eşliğinde kurmay ve plana dayalı bir Alman örgütleme metodu bu dönemde doğmuştur. İlginç olan nokta ise şudur; bu dönem, Dünya Felsefe Tarihi’ne önemli katkılar sunan Alman Felsefe’sinin de doğuşuna tanık olmuştur. Bu atılım romantik Alman toplumunu, -çok ciddi acılar çekmekten doğan ve birleşme rüyasını siyasi olarak içinde barındıran bir romantizmdir bu- bilimsel anlamda ileri taşıyacak ve üç kuşak içinde Almanya’yı sanayi, teknoloji ve ekonomi alanlarında İngiltere’nin rakibi yapacaktır. Bununla birlikte Almanya bu başarılara ulaşmadan önce bir de Napolyon ile uğraşacak, özellikle Jena’da Prusya Orduları; Napolyon tarafından ezilecek -bu fiili Almanları küçültmek için değil ama sonuçları açısından kullanıyoruz- ve 1815 Waterloo‘ya kadar da belini doğrultamayacaktır.

Waterloo Savaş’ının Wellington ile birlikte diğer kahramanı Prusyalı General Blücher, birliklerini selamlarken…

Bununla birlikte bu şok, tüm Almanları direkt ilgilendiren bir şok olmamıştır. Evet savaş yine büyük oranda Alman topraklarında cereyan etmiş ancak ortada birleşmiş bir Almanya olmadığı için savaşın etkileri siyasi anlamda felaket düzeyine ulaşmamıştır. Zaten bir çok Alman Prensliği de Napolyon tarafında savaşmıştır. Napolyon Savaşları başlı başına uzmanlık gerektiren derin bir konu olduğu için bu tarihi konsepti burada kendi haline bırakıyoruz.

Napolyon döneminden sonra Almanya, Prusya önderliğinde toparlanmaya başlar. Toplumun iç dinamikleri ile dönüşmesi artık taşmaya başlamıştır ve Avusturya dışında Prusya ile başa çıkabilecek Germen bir güç kalmamıştır. Prusya, artık Hegel’in deyimiyle dünyanın örnek siyasi sistemi hatta erken Fukuyamacı bir tanımla; ulaşılabilecek son nokta olmuştur. Fakat gücün taşması kendi sonuçlarını da beraberinde getirir. Önce gümrük birliğini sonra da Alman Konfederasyonunu kuran büyük Alman devlet adamı Otto Von Bismarck; Schleswig-Holstein bölgesi üzerinde Danimarka ile girişilen güç mücadelesinde Danimarka’yı yenilgiye uğratarak başladığı büyük askeri seferine, 1866’da Avusturya’yı Sadowa’da yenerek devam etmiş, böylece Alman halklarının hamisi rolünü garantiye aldıktan sonra da, kaderini Almanya’nın birleşmemesi üzerine kuran Fransa’nın lideri III.Napolyon’un da hatası ile Fransa üzerine yürüyerek 1870’de Sedan’da Fransız ordularını mağlup ederek 1871 ‘de Versailles Sarayı’nda Birleşmiş Almanya’yı kurmuştur.

Otto Von Bismarck, Almanya’nın kurucusu ve ilk Şansölye’si…

Otuz yıl savaşlarının intikamını alarak ve Alsace-Lorraine bölgelerini ele geçirerek Avrupa’nın başat gücü olan birleşik bir Almanya kurmasına rağmen Bismarck dengeli bir dış politika gütmüş, genişleme ve gerginlik politikası yürütmemiştir. İnsanlık tarihinin deha şahsiyetlerinden olan Bismarck, aksi bir tavrın Avrupa’nın kendilerine karşı birleşmesi sonucu getireceğinden çekindiği kadar Fransa ile uzun yıllara yayılan bir başka intikam konusu yaratmamaya da çalışmıştır. Gerçi özellikle Alsace-Lorraine meselesinden sonra olacak olan da budur. Sonuçta güç yine taşacak ve Bismarck’ın ittifaklar sistemini hiçe sayan bir başka tarihi şahsiyetin olan II.Wilhelm’in inisiyatifi ile dünya, o güne kadar yaşamadığı ölçekte büyük bir mücadeleye sahne olacaktır.

Birinci Dünya Savaşı….

Birinci Dünya Savaşı’na değinmeyeceğiz. Şu ana kadar bilmemiz gereken şey; bir aristokrat sınıfı altında örgütlenmiş, teknolojik ve ekonomik olarak ileri ve bu iki sebeple sınıf mücadelesinin de son derece keskin olduğu bir Almanya’nın savaşı biraz da bu sebeple kaybetmiş olduğudur.

Savaşın kaybı özellikle 1920-23 yılları arasında Almanya’yı ekonomik olarak çökertse ve hiper enflasyon sebebiyle marjinalleşen kitleler sınıf çatışması ve düzenin tekrar kurulması için birbirine girse de -ki bu dönem Hitler’in ilk yükselişi ve ünlü Birahane Darbesi’ni de denediği dönemdir.- Gustav Stresemann önderliğinde galip devletlerle yapılan hem siyasi hem de ekonomik anlaşmalar sonucunda Alman ekonomisi kontrol altına alınmış, Freikorps -Almanya’da bu dönemde 3-3,5 milyon civarında gönüllü olarak üniforma giyen paramiliter gruplar vardı.- pasifize edilmiş ve aristokrasinin sert sosyal bağlarının yok olması ile savaşın getirdiği psikolojik tahribatın etkileri sonucunda yepyeni bir Alman jenerasyonu doğmuştur.

Freikorps; serbest birlikler olarak çevrilebilir. Savaş sonrası anarşi dönemindeki özel orduların genel adıdır.

1929 yılında Amerika’da başlayan ve daha sonra Dünya’yı saracak olan büyük ekonomik buhrana kadar devam edecek bu dönem, -ki aynı yıl büyük devlet adamı Gustav Stresemann da hayatını kaybedecektir- Alman sosyal ve sanatsal hayatını toptan değiştirecek önemde olaylara sahne olacaktır.

İşte bu dönemde iki Türk sanatçı, ressam Fikret Mualla ve yazar Sabahattin Ali Almanya’da daha da spesifik olarak Berlin’dedirler ve Berlin, o dönem Avrupa’nın bohem başkenti olma yolunda efsanevi Paris’e karşı büyük bir yarış vermektedir. Eserleri ve yaşamları ile bu dönem Almanya’sı ve Berlin hakkında fikirler veren bu iki sanatçımıza değinelim şimdi de…

Fikret Mualla 1903 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1920 yılında, 17 yaşındayken İsviçre’ye mühendislik eğitimi için gönderilen Mualla, buradaki eğitimi sırasında ressamlığı mühendisliğe tercih ettiğini anlayarak Almanya’ya geçmiş ve önce Münih daha sonra da Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim almıştır.

Fikret Mualla

Ressam, 1937’ye kadar Almanya’da kalmıştır. Bu dönem Almanya’da, hem belki de sinema tarihinin ilk bilim kurgu filmi olan, hem de Almanya’daki sınıf çatışmasına bir alternatif çözüm öneren Metropolis‘in çekildiği, Dada hareketinin etkin olduğu, hem güzel sanatlara hem de pratikliğe yönelmiş Bauhaus‘un ortaya çıktığı, gece kulüplerinin ve özellikle hem savaştan dolayı hem de savaşa rağmen yeni bir düzenin kurulduğu dönemdir.

Fikret Mualla ruhen sıkkın bir karakter olduğu kadar, ailevi ve maddi problemler de çekmektedir. Ayrıca alkol problemi de vardır. Aslında Mualla’nın ruh hali de Almanya gibidir. Kendisine rağmen ve kendisinden dolayı iyi ve kötü ama yeni bir hayat yaşamaktadır.

Tüm bunlardan hareketle Mualla, özellikle dünyaca meşhur ressam Henri Matisse‘den aşağı kalmayacak büyük eserler vermiştir. Bununla birlikte yine dönem Berlin’ine benzer şekilde bir yaşam süren sanatçı, bu eserlerinden maddi olarak yararlanamamıştır. Ressam daha sonra hayatının sonuna kadar Paris’te yaşayacak ve Picasso‘nun da dikkatini çekecektir.

Ressam hakkında söylenmesi gereken önemli bir nokta da şudur; Mualla en önemli eserlerini İstanbul’da ve bilhassa Paris’te vermiştir. Ancak hem temel resim eğitimini aldığı yer olarak hem de hakkında kitap yazacak kadar örneğin Schiller ile ilgilenen on yedi yıllık bir Almanya serüveninin üzerindeki etkisi, zannederim tartışmaya açık değildir…

Aynı dönemde Almanya’da bulunan bir başka sanatçımız daha vardır; Sabahattin Ali. Bir bakıma Sabahattin Ali’nin Almanya macerası daha ilginçtir. Çünkü orada sadece iki yıl kalmıştır. Bununa birlikte Fikret Mualla’nın aksine dosyamıza konu olan Birinci Dünya Savaşı sonrası Weimar Almanya’sına dair unutulmaz bir eser vermiştir; Kürk Mantolu Madonna.

Sabahattin Ali

1907’de Gümülcine’de doğan Ali, tıpkı Fikret Mualla gibi genç bir yaşta yani yirmi bir yaşındayken Berlin’e gönderilmiştir. Bununla birlikte Fikret Mualla, ailesi tarafından hatta biraz da uzaklaştırılarak gönderilmişken, Sabahattin Ali devlet tarafından eğitim amacıyla Almanya’ya gönderilmiştir. İki yıl kadar kaldığı Almanya’dan hoşlanmadığına dair şahitlikler olan Ali’nin yazdığı eserde kendi deneyiminin tersine olarak dönem Almanya’sının ruhunu çok iyi yakaladığı açıktır.

Roman; Kuzey Ege’deki sabun imalatçısı eşraf bir ailenin çocuğu olan Raif Efendi’nin -aslında o zaman sadece Raif’tir.-babası tarafından yeni teknikleri öğrenmesi için Almanya’ya gönderilişini ve orada yaşadığı büyük aşkı anlatmaktadır. Tıpkı Ali gibi Raif de eğitim dışında her şey ile ilgilenmiş, oradaki hayata kapılmış ama tüm o altın yirmileri merakla fakat kendinde bir zihinle geçirmiştir. Romantik, içe kapanık ve mantığını dinleyen bir genç olan Raif’in cazip bir fiziksel görünümü olduğunu anlıyoruz. Zira kendisi, kendisine pansiyonerlik yapan kadının sürekli tacizine uğradığı gibi, Berlin’in gece kulüplerinden birinde show girl olarak çalışan ama aynı zamanda mahir ve marjinal bir sanatçı olan Maria Puder’in de kalbini çalmıştır.

Bununla birlikte elbette bu cazibe, Raif’in ruhundaki son derece “eşsiz” bir ışıktan da kaynağını alır. Raif, bir sanat galerisinde gördüğü resme aşık olur. Resmin adı Kürk Mantolu Madonna‘dır. Ve ressamı da Maria Puder’dir. Bu aşk ve başlangıcı Raif’in naif ama benzersiz ruhuna güzel bir göndermedir.

Marlene Dietrich ve kürkü… Maria Puder için akla gelebilecek uygun bir imaj gibi görünüyor…

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Almanya’daki sosyal duruma dair bir çok işaretler buluruz. Sabahattin Ali, kısa bir süre bulunduğu Almanya’yı dikkatli gözlerle izlemiş ve zamanın ruhunu yakalamıştır. Örneğin marjinal Maria, Raif’in hele kendi memleketinde gördüğü kadınlara hiç benzememektedir. Bir başka konuşmada Maria eşcinsellik hakkında Raif’e fikirlerini söyler. buna göre Maria bu konsepte dair özellikle bir antipati beslememektedir ancak bunu doğal bulmaz ve kendisinin doğal şeylerden hoşlandığını belirtir.

Örneğin bu konuşma, kitapta boşuna ele alınmamıştır. Birinci Dünya Savaş’ında dört yıl aynı siperleri paylaşan askerler arasında başlayıp, sıkı sosyal kodların kaybolduğu yeni Almanya’ya yayılan bir sosyal olay vardı; Eşcinsellik ve toplumda yaşanma biçimi… O dönem Almanya’sında üzerinde en çok tartışılan konulardan biriydi bu ve son derece de yaygındı. Öyle ki Hitler’in ilk paramiliter örgütü SA’nın başı bile bir eşcinsel olan Ernst Röhm’dü. Sabahattin Ali bu küçük detayda bile dönem Almanya’sına dair bir analizde bulunmuştur.

Sonunda her anlamda trajedi ile biten bir macera olur bu. Aslında bir nevi Almanya ile de ilgilidir. Elbette romanın ana konusu insan ruhunun derinliği ve bunun dışarıya ne derece yansıdığına dair bir tartışmadır. Ancak Sabahattin Ali’nin hiç sevmediği ve sadece iki yıl süren bir deneyimden yola çıkarak yazdığı bu eserin tarihine de dikkat etmek gerekir. İlk kez tefrika olarak 1940-41 yıllarında basılan eserin bir kitap halinde piyasaya sürüldüğü tarih 1943’dür. Altın yirmilerden, kırk beş milyonun öldüğü bir savaşa yol açan Alman siyasetinin ölümünün, Maria ve Raif’in birbiriyle ilintili ölümleri ile ilgisi olsa gerektir.

Şimdilik bu kadar… Umarım popüler tarih anlamında doyurucu olduğu kadar sanatçılarımızı anmak açısından da keyifli bir yazı olmuştur.

Hoşça kalın…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram
Osmanlı İstanbul’unda Napolyonik Bir Olay

Bugün retrospektif başlığı altında, Napolyon Savaşları’nın bir perdesi olan ve 20 Şubat – 1 Mart 1807 tarihleri arasında İstanbul’u kasıp » Devamını Oku...

Tolkien: Film, Gerçek Ve Bir Deneme…

Bugün uzun zamandır yapmak istediğim bir dosyayı, bir film etrafında yapabileceğim. Yorumlayacağımız film daha doğrusu hayat, Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi » Devamını Oku...

İzleyicimizin Özlediği Kalitede Bir Dökü-Drama; Rise Of Empires: Ottoman

Merhaba sevgili takipçilerimiz. Bugün sitemizde hem dizi hem de retrospektif kategorilerinde inceleyeceğimiz bir yapımla karşınıza çıkıyoruz; Rise Of Empires: Ottoman/İmparatorlukların » Devamını Oku...

Atıl Veri Tabanları’ndan Çıkan İlginç Bir Belge Ve Mini Hikayesi; Daniil Kharms Hakkında 114 Yaşında Bir Makale…

“Suzan!” “Efendim Binbaşı?” “Depresif hissediyorum.” “Anlıyorum Binbaşı.” “Bir önerin var mı?” “Medikal Tretman için randevu almamı ister misiniz?” “Sanal olmayıp » Devamını Oku...

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir