Anime Olarak Olmasa da Son Derece Başarılı Bir Live Action Çevrim – Avatar: The Last Airbender

Bunu Paylaşın

Bundan neredeyse yirmi yıl önce hayatımıza giren efsane anime Avatar: The Last Airbender‘in live action yeniden yapımının Netflix‘te karşımızda olacağını duyduğumuzdan beri içinde olduğumuz meraklı bekleyiş geçtiğimiz hafta son buldu ve sekiz bölümlük ilk sezon hayranlarla buluştu.

Değişik eleştiriler alan ve ortalamanın üstünde olsa da, efsanenin anime versiyonunun başarısına erişemeyen yapımı incelemeye başlamadan önce, gelenkesel spoiler/sürprizbozan uyarımızı yapıp, fragmanı izleyeceğiz.

Öncelikle fragmandan da anlaşılabileceği gibi yapım, özellikle görsel açıdan olduğu kadar konseptler ve müzikler bazında da aslına ilgi uyandırıcı ve iştah açıcı bir sadakat gösteriyor. Appa ve Momo başta olmak üzere, bükme hareketleri ve mekanları içeren efektler de birinci sınıf. Yine de mekanların, arka planların ve mekan efektlerinin yakın plan sekanslarda çok yapay olduğunu söylememiz gerekiyor.

Kreşendo ve climaxlerin Aristo poetikasına göre son derece standart senaryo yapısı tutarlı olan yeniden yapımın bir başka güçlü yanı da, açık uçları izleyiciyi de sürece katarak güzel sekansların kurulmasına yol açacak düzeyde iyi açması ve kapatması.

Cast ve oyunculuklara da değinirsek; Sokka‘nın, Iroh‘un ve özellikle Bumi’nin rollerinin çok iyi yansıtıldığını, Avatar Aang‘in ve Katara‘nın senaryonun gereğince canlandırıldığını ama her iki karakterin de son derece didaktik ve stereotip mesaj taşıyıcıları olarak kurgulandığını ifade edebiliriz.

Prenses Azula ve iki yardımcısı Ty lee ile Mai üçlüsünden Ty lee’nin enerjisi ve Mai’nin enerjisizliği ile son derece başarılı depikte edildiklerini ifade edebiliriz. Bununla birlikte Mai ve Azula fiziksel görünüşleri olarak orjinal yapımdaki keskinliklerine sahip değiller. Ayrıca Azula’nın taht için verdiği mücadelenin babasının gözüne girmesi ile ilgili olmasının -Azula’nın yumuşak karnı annesidir çünkü- karakterin tüm seyrini değiştirdiği için birşey söylemek için henüz erken olduğunu ifade etmemiz gerekir.

Baba oğul olarak Zuko’nun özellikle ilk kitaptaki Zuko olarak çok başarılı bir şekilde canlandırıldığını ve dövüş koreografisi olarak özellikle başarılı olduğunu ifade etmemiz gerekirken, Ozai’nin orjinal yapımdan farklı olarak sergilediği sürekli değişen niyetleri ve koyu da olsa gri yapısı karakteri olumlu olarak son derece ilginç ve ilgi çekici kılmış.

Hatta denilebilir ki, değişen senaryo yapısında Ozai kendini kabul ettiren ilk karakter olmuş. Son olarak Amiral Zhao’nun da bir nebze karikatürize de olsa son derece başarılı kotarıldığını, ödül avcısı June’ın neredeyse orjinal yapımla aynı şekilde canlandırıldığı ve Avatar Kyoshi‘nin mükemmel bir sekansla izleyiciye izletildiğini ifade etmemiz gerekir. Bu arada özel bir not olarak Kyoshi soundtrackinin Ghost in the Shell‘den ilham aldığını da belirtmek isteriz.

Peki Avatar aldığı eleştirileri neden aldı ve olumsuz eleştiriler neden çok ileri giden yorumları içerir oldu? Aslında bu sorunun cevabı son derece basit. Avatar bir yapım olarak bahsettiğimiz konularda ve bazı özel jestlerde ünlü animeye son derece sadık olsa da, farklı bir senaryo yapısına sahip farklı bir karakter taşıdığı için, hayranların özdeşleşebildiği klişe bir “quest”ten olabildiğince uzak, rahat, salaş ve komplekssiz orjinal yapıma göre sıradan kaldı.

Bir başka deyişle sadık izleyiciler, Bumi ile Aang’in dövüşünü, lahanalarına dertlenen sebzeciyi ve olağanüstü çatışma sekanslarını görüp heyecanlansalar da, Aristo poetikası içinde neredeyse hiçbir boşluk taşımayan ve karakterlerini senaryonun büyük resmine göre görevlendiren profesyonel yapıyı satın almadılar.

Özellikle hayranlar için geçerli olabilecek bu tarz eleştiriler -hayranlar orjinal materyal dışındaki türev, spin off veya yeniden yapımları beğenmeme eğilimindedirler- zannımızca bu sefer yerinde. Çünkü Avatar’ı efsane yapan ruh, 57 bölümlük serinin belki ellisinin yaşları 12 ile 16 arasında değişen birkaç çocuğun hayatın zenginliği ile yoğrulmuş salaş ve sevimli macerasının ruhudur. Bunu, büyük ihtimalle tamamen senaryonun ana çatısını makine düzeninde ilerleten 24 bölüme indirgemek ve hayranları “my cabbages” anekdotu ile tatmin etmek haklı olarak mümkün değil.

Bir de daha önce bahsettiğimiz mekanların yakın planlardaki yapaylığına ek olarak The Witcher‘da ve Cowboy Beebop‘ta da gördüğümüz karikatürize dünyalar ve birbirlerine benzerliklerinin dönemsel olduğunu yakında anlayacağımız bir dönem standardizasyonu hesaba katılınca, Avatar’ın aslına göre oldukça geri, “özgün karakteri” olmayan bir yapım olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

Öte yandan, orjinal serisi zaten Netflix kütüphanesinde bulunan bir yapımın yine Netflix’te yayınlanacak live action versiyonunun farklı bir senaryoya sahip olması ve kısaltılması da mantığa aykırı değil.

Sonuç olarak Avatar, yer yer eski anıları geri getirebilecek, mantık örgüsü içinde tutarlı, efektleri, kreşendo ve climaxleri ile iyi bir eğlencelik. Ama bir Avatar: The Last Airbender de değil…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir