İki İnsanın Hırsının ve Aşkının Dramatürjisiz Öyküsü: Napolyon

Bunu Paylaşın

Bu pazar gününü Ridley Scott’un yeni tarihi filmi Napolyon’a ayıracağız. Kadrosunda Joaquin Phoenix gibi ağır bir top ile son dönemlerin büyük ihtimalle en iyi kadın oyuncusu olan Vanessa Kirby gibi iki ağır topu içeren filmin incelemesine geçmeden önce adetimiz olduğu üzere fragmanı izleyelim. Bununla birlikte bugün bir spoiler uyarısı yapmayacağız, zira filmde, tarihi bir figürün hayatından fazla bir drama öğesi bulunmuyor.

Bu noktada kullandığımız “geçemiyor” tanımlamasını açmakta fayda var. Çünkü film, bir acemilik sebebiyle karakter gelişimini yansıtamamış değil. Film Fransız İhtilali’nin önemli bazı aşamalarını, on kadar büyük ve etkili muharebeyi, Napolyon’un İspanya macerasını olduğu gibi es geçmekle kalmıyor, işlediği savaşlardan Mısır Seferi’ni ve Borodino’yu çok kısa geçerek, ana karakterine zaman da ayırıyor. Buna rağmen filmin iki buçuk saatlik süresi yetmiyor. Unutulmamalı ki bahse konu yirmi beş yıl dünya tarihinin en aktif yıllarından birinin mimarına ait bir yirmi beş yıl, yani olağanüstü uzun bir süre.

Napolyon veya orijinal adıyla Napoleon, aslında tam bir yükseliş ve düşüş filmi, bu sebeple de karakter gelişimi veya dramadan oldukça mahrum bir yapıya sahip. Yönetmenin kafasında belli ki karakterin kendi hayatı zaten yeterince karakter gelişimi içeriyor. Bununla birlikte anlatılan kişinin aktif olduğu dönem yirmi beş yılı aşkın olduğu için bu karakter gelişimine dair olgular basit gösterimlerin ötesine geçemiyor.

Peki ne yapıyor Napolyon bir sıkıştırılmış belgeseli filme çevirmek için? Napolyon ve Josephine’nin başta ve aslında belki de bütün ilişkileri boyunca dinmek bilmeyen yükselme hırslarına eşlik eden bir dostluk/aşk ilişkisini merkezine alıyor. Başta sıradan bir generalin pek de sadık olmayan cazip ve zeki karısı olan Josephine tarafında Napolyon’un yükselişi aşkı beraberinde getirirken, Napolyon için; kopamadığı Josephine’den varis için boşanması gibi bir dengeleyici öğe portre ediliyor. Hızlı yaşıyor genç çift ve ölüyorlar sıfatları ile aynı şekilde sonunda. Tatmin olup olmadıkları biraz da izleyiciye bırakılıyor.

Buraya kadar anlattığımız öğeler uyarınca da açıkça ortaya çıkıyor ki tüm yapımda dikkate değer iki sütun bulunuyor. Oyunculuklar ve atmosfer. Oyunculuklardan başlayalım.

Napolyon rolündeki Joaquin Phoenix; sonradan görme, odipus kompleksli ve aynı nedenden ötürü çılgınca ihtiyaç duyduğu Josephine’e takıntılı ve öfke krizleri ile soğukkanlılığı, kibriyle zayıflıklarını mükemmel dengelemeyi başaran Korsikalı generali o kadar büyük başarı ile canlandırıyor ki, filmin de adını taşıyan karakterinin ağırlığını tamamen kaldırmayı başarıyor.

Terazinin diğer tarafındaki Josephine’i canlandıran Vanessa Kirby ise bir başka başarıyla izleyicilerin gözünü alıyor; Josephine’in duygularının odağının ne kadarının Napolyon, ne kadarının yükselme hırsı ve güç olduğunu belli etmeyerek… Ve dahası her ikisine karşı da samimi bir ilgiyi hissettirerek.

Diğer roller daha ziyade kısa anlatılması tercih edilmiş dökü-drama unsurlarını canlandırmaya yönelik kurgulandıkları için oyuncuların görevlerini yapmış olduğunu söyleyebiliriz. Yine de, Napolyon’un ilk amiri Barras rolünde Tahar Rahim, aşırı derecede pragmatik ve konformist dışişleri bakanı Tallerand’ı canlandıran Paul Rhys, Napolyon’u Waterloo’da yenilgiye uğratan Wellington Dükü’ne hayat veren Ruppert Everett ve özellikle Waterloo’daki samimi performansı ile Mareşal Ney rolündeki Joh Hollingworth’e de haklarını vermek doğru olacak kanaatindeyiz.

Son oyunculuk performansını da Çar Aleksander’ı canlandıran Edouard Phillipponnat’a ve bir paragrafla ayırıyoruz. Zarif, hırslı ve kibirlerini saklamayı başaran, Tilsit’te yenik, çekingen ve ürkek davranan, sonrasında galip şekilde Paris’e girip Josephine vals yapan oyuncunun yaydığı düşük frekanslı tehlike diğer oyunculardan bariz şekilde sıyrılmasını sağlıyor.

Filmin teknik özelliklerine geçmeden önce ambians ve atmosferine dair birkaç sahneden ve dolayısıyla Ridley Scott’un yönetmenliğinden bahsedeceğiz. İlk sahnemiz de şimdi incelediğimiz Çar Aleksander’ın Moskova’yı yakışı ve Napolyon’un uyandığında yanan şehri görmesi olacak. Yönetmen Scott, görevini layıkıyla yapan Aleksander rolündeki Edouard Phillipponnat’ı öyle bir sırayla yerleştiriyor ki akışa; Napolyon’un izlediği ve altında ezildiği yangın görsel bir şölen olmaktan çıkıp hırslı, avını eline almanın sarhoşluğu ve kini ile ona bakan Çar Aleksander’a dönüşüyor.

Diğer iki sahne ise Napolyon’un Toulon saldırısı ve darbe girişimi sırasındaki ölüm korkusu ile yüzleşmesine dair. Bu sahnelerde korkuyla ağır nefes alan ve inleyen Napolyon hem gerçek bir insana dönüşüyor hem de aslında ihtilalin bir sonucu olarak askerleri ile çarpışan general olmasına değiniliyor. Bu çarpışmalar Elbe Adası dönüşünde ona silah çeken askerlerinin tereddütsüz onun komutasına girmesine dair olağanüstü sahneye de -ve elbette gerçek hayata da- zemin hazırlıyor.

Son sahnemiz ise son derece basit olmakla birlikte The Duelists ile bu çağa değinmiş yönetmenin çağa olan hakimiyetine ışık tutuyor; İngiliz Ordusu’nun habercisinin kendisine ulaşıp ne zaman savaş alanına varacaklarını sorduğu Prusyalı Mareşal Blücher’in ona verdiği cevap yani mutlu bir günaydın temennisi ve arkasında savaşa giden on binlerce asker.

Teknik, efektler, sanat yönetimi açısından söylenebilecek tek şeyin mükemmel tanımı olduğu yapımda, bir önceki paragraftan devam ederek savaşlardan bahsedelim şimdi de. Savaşlar, görsel detayları ile olağanüstü başarılı resmedilmiş olmakla birlikte birer olgu olarak özet geçilmişler. Zaten 61 meydan muharebesi yapan birisini savaşlarla anlatmanın da imkanı yok. Borodino ritmik bir kurgu ve ironik bir müzikle geçiştirilirken, Austerlitz Savaşı, savaşın kendisinden çok etkisi ile gündemde tutulmuş. Waterloo ise kısa bir sekans olmasına rağmen özellikle süvari ve piyade karesinin karşılaştığı sekanslarda hem efektler hem sanat yönetimi hem dönemin savaş organizasyonuna dair bir başyapıt koymuş ortaya. Ve bunu neredeyse hiçbir climax anı ve katarsis anı olmadan başarmış. Soğuk bir şaheser…

Sivil hayata dair sanat yönetimi, mekanlar, ışık, makyaj ve özellikle kostümler de birinci sınıf kotarılmışlar. Özellikle Napolyon’un üniformaları ve tipindeki gösterişsiz değişim de daha önceden aklımızda kalan tüm Napolyon temsilleri ile aramızda bir bağ kurmuş. Bununla birlikte şişmanlayıp kibirlenen adama hayran da olmuyor, acımıyor da seyirci.

Film, klasik dramayı bilinçli olarak takip etmez ve aşkı seksten tamamen ayırırken -seks sahneleri var ama çıplaklık yok- Napolyon’un seks performansı ile Josephine’inki birbirlerini tamamlayan bir zıtlık içeriyor.

Josephine soğuk ve tamamen zorunluluktan orada iken, Napolyon sadece bir güç gösterisi ve çocuk yapma peşinde. Napolyon ayrıca tarzı ile bilinçli şekilde bir horozu andırıyor ve Fransa’nın da amblemi bir horoz. Ama Josephine’in ölümünde ağlayan kibirli adamın aşkı da kendini göstermeyi ihmal etmiyor.

Tarihteki iki sonradan görmenin aşkı ve ona karşı birleşen eski ama yumuşamış aristokrasinin, kimsenin haklı olmadığı savaşında üç milyon kişinin öldüğü notu filmin tüm yapısını da anlatır şekilde cisim buluyor final yazılarında. Neredeyse hiçbir dramatürjiye başvurmadan kamerasını hem döneme hem de karakterlerin maddi, manevi yatak odalarına sokan yönetmen şunu söylüyor adeta;

“Olaylar böyle oldu, bir karar vermek ya da görsellikle beslenmek sana kalmış izleyici, ama bu süre içinde eksik kalan şeylerle beni eleştirme, ben her saate on koca yıl sığdırdım…”

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir