İnsan Lider, İnsan Kurucu Babalar, İnsan Askerler: Atatürk 1881-1919 2.Bölüm

Bunu Paylaşın

Bugün, biraz gecikmeyle de olsa Atatürk 1881-1919 filminin 2.bölümüne dair bir incelemeyle karşınızdayız. İncelememize geçmeden önce geleneğimiz olduğu üzere filmin fragmanını izleyelim.

Fragmanın da açıklıkla ifade ettiği gibi serinin bu ikinci filmi büyük oranda Çanakkale Savaşı üzerinde duruyor. Yarbay Mustafa Kemal‘in askeri dehasının kendini gösterdiği öncelikle Conkbayırı ve Anafartalar Kahramanı payesine ulaştığı bu arena, gerçekten de Atatürk‘e generallik yolunu açmakla kalmayacak, onu, Enver Paşa‘nın direkt rakibi yapacak ve Padişah Vahdettin‘in de katıldığı büyük bir güç oyunun sonucunda milli mücadelenin başlangıcına uzanacaktır.

Peki film bu tarihi olguyu nasıl anlatıyor? Bir başka deyişle bir dökü-drama mı yoksa film mi izliyoruz? Bu sorunun büyük oranda cevabı bir film izlediğimiz yönünde. Bununla birlikte filmin tamamen belgesele ve hamasete veya daha insaflı olursak duygusallığa kaçan bölümleri var. 15’liler ve Çanakkale Türküsü sahneleri -özellikle 15’lilerin (yani o sırada 16 yaşında bulunan yedek askerlerin) yürüyüşündeki ultra ağır çekim- büyük ihtimalle Disney Plus versiyonunda olmayacaktı.

Bununla birlikte yapım, başlığımızda da belirttiğimiz gibi, dönemin figürlerinin insan olarak portrelerini merkeze alarak bugüne kadar ki Atatürk filmlerinden farkını ortaya koyuyor. Bu film bir tarih dersi değil. Bu genç ama çok tecrübeli insanların mücadelesine bir de askerin gerçekçi psikolojisi de eklenince ortaya izlenesi bir film çıkıyor.

Filmin bir başka önemli kası da çok aşırıya kaçmayan ama son derece güçlü ve daha da önemlisi gri sembolizmi. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Atatürk’ün Muş ve Bitlis çapışmalarında Rus Ordusu’nu mükemmel bir manevra ile alt edip bu iki şehri geri aldığı savaşın kara tahtadaki taktik açıklamasına, bir an için egosundan kurtulan Enver Paşa’nın sevinç ve saf ideolojik köklerini yansıtan ay yıldız çizişi,

Padişah Vahdettin’in Dolmabahçe Sarayı‘nda Atatürk’e, hem kendisini hem de aynı zamanda 600 yıllık bir fikri öncelemesini anlatan ve tek önemli olgunun kendi iktidarı olduğunu anlatmakla kalmayan aslında son derecede anlamlı olabilecek konuşmasının arka planındaki işgal kuvvetleri zırhlılarının bulunduğu sahneyi,

Balkanlar’da yurtsuz kalan Atatürk ve silah arkadaşlarının karargahlarında yaptıkları didaktik öğelere kaymayan, kadınların hayata katılımı konusundaki doğal ve eğlenceli -ki “insan” figürlerin en güçlü hissedildiği sahnelerden biri olan- konuşmanın içinde Atatürk’ün Türk töresinden ve dolayısıyla yıkılan imparatorlukta kimliğinin nasıl şekillendiğini açıklamaya yönelik sahneyi,

Ve Conkbayırı’na yapılan büyük taarruzun hazırlıkları ve hemen öncesindeki müthiş gerçekçi gerginlik ve epik saldırının teknik yeterliliğine eklenen Allah Allah nidaları ile çarpışan askerin düşman direnişini kırdığını andaki nidanın tekbire dönüşümü ve aynı anda bir sel misali anzac siperlerini aşışını gösterebiliriz. Objektif bir gözle denilebilir ki, Yüzüklerin Efendisi: Kral’ın Dönüşü‘ndeki Rohan süvari saldırısından bu yana ilk kez bir sahnede savunmanın kırılışı bu kadar net tasvir edilmiş.

Son örneğimizden hareketle, çatışma sahnelerinin başarısı kadar askeri ortam ve cephe gerisi atmosferinin temsilinin mükemmel olduğunu söylemeliyiz. Sadece… Şu ultra yavaş çekimin verdiği yapmacık hamaset ve epik boşluğun yönetmenler tarafından da hissedilmesini dileyelim.

Oyunculuklara gelirsek, temelde görevini yapan oyuncular görmekle birlikte genç oyuncu kadrosunun olayın mistik yönünden kurtulamadıklarından bahsedebiliriz. Büyük bir sorumluluk duygusuyla canlandırılan özellikle kurucu baba karakterleri maalesef biraz piyes havası taşıyor. Nuri Conker rolündeki Şahin Sancak ve Fethi Okyar rolündeki Bertan Asllani dışındaki genç aktörler için bu durum maalesef söz konusu.

Her ne kadar Atatürk’ün gerçek hayatında bu kadar yer tutmuyor olsa da Esra Bilgiç‘in canlandırdığı Madame Corinne, Songül Öden‘in Zübeyde Hanım’ı ve Sahra Şaş’ın Makbule’si ise tamamen bağımsız ve doğal performansları ise perdede canlanıyorlar.

Atatürk’ü canlandırmak gibi çok ağır bir yükün altındaki Aras Bulut İynemli ise kararını okuyucuya bırakacağımız ikili bir doğa taşıyor performansında; bir tarafta Atatürk’ün mimik ve bakışlarını mükemmelen taklit eden, yer yer güçlü ve tek bir adamın yalnız soğukluğunu yer yer ise eski arkadaşları ile Selanik ağzıyla konuşan Mustafa Kemal‘in sıcaklığını verirken teknik açıdan mükemmel.

Ancak paradoksal olarak Atatürk’ün karizmasını yansıttığı devleşme anlarında aynı zamanda da Aras bulut İynemli’yi izliyoruz. Bu noktada, söz konusu performansın Atatürk’ün gerçek bir insan olarak oyuncu tarafından ete kemiği büründürüldüğü anlar mı yoksa Aras bulut İynemli’nin kişisel karizmasını Atatürk’ün bir yorumu şeklinde sunumu mu olduğuna dair karar, izleyici ve bu durumda okuyucunun olacak.

Filmin, Atatürk’ün kendisi ile olan yüzleşmesi ve kendini tüm egolarından ve iç kavgalarından sıyırıp memlekete vakfettiği sekans ile başlayıp milli mücadelenin başlatılması ile ilgili kurulan başarılı bir planın uygulanması ile climaxini yapan finalini tarihsel olarak değerlendirmeyeceğiz. Bununla birlikte bu etkileyici kreşendo ve perde kararır kararmaz son derece başarı ile söylenmiş “Geldikleri gibi giderler…” cümlesinin meydana getirdiği olağanüstü climax anının sinemasal tadının damağımızda kaldığını ifade edeceğiz.

Sonuç olarak Atatürk 1881-1919 serisinin, aslında Atatürk’ün Mustafa Kemal olduğu ve bilinçli seçtiği zaman aralığına göre yapılmış, tutarlı ve maksimalizm içinde minimal bir yapım olduğunu ve ülkemizin bu satırların yazarına göre ihtiyacı olan bir anlayışı benimseyerek bunu gayet de başarılı bir şekilde kotardığını ifade edebiliriz.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 1 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir